24 Mart 2020 Salı

EYLÜL FIRTINASI VE YİTİRDİKLERİMİZ


18 Eylül 2016

Önce “Aile Şerefi”nin Selim’i, “Gülen Gözler”in Temel’i oyuncu-yapımcı Mahmut Hekimoğlu’nun acı haberi geldi. Yeşilçam’ın güzel yüzlü jönlerinden Hekimoğlu’ya 2014 yılında prostat kanseri teşhisi konulmuştu. 8 Eylül 2016’da rahatsızlanan ve yoğun bakıma kaldırılan unutulmaz oyuncu, 10 Eylül’de tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. 20’ye yakın filmin yapımcısı da olan Mahmut Hekimoğlu ardında oyuncu olarak yer aldığı onlarca film bırakıyordu.
Eylül’dü bir kez… Kanlı, acımasız Eylül’dü ve yaprak dökümü sürüyordu. Bu kez yönetmen, senarist, yapımcı ve oyuncu Çetin Öner’in ölüm haberini alıyorduk. 14 Eylül’de yitirdiğimiz Çetin Öner’in ölüm haberine alışamamışken sinemamızın unutulmaz jönlerinden, önemli oyuncularından Tarık Akan’ın ölüm haberi geldi. Eylül fırtınası gibi… Eylül yine acımasız yüzünü göstermişti. Yılmaz Güney gibi, Erkan Yücel gibi onların arkadaşları ve meslektaşları Çetin Öner’i, Tarık Akan’ı da yine Eylül’de yitiriyorduk.
Çetin Öner’i 2005 yılında Erkan Yücel belgeselini hazırladığım günlerde tanımıştım. 1943 yılında doğan Çetin Öner Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademesi’ni bitirdikten sonra, 1963 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’na girer, 40’ı aşkın oyunda görev alır. Kardeş gibiydik dediği Erkan Yücel’le tanışıklığı, arkadaşlığı o günlerdendir. 
3 yıl TİSEN (Tiyatro İşçileri Sendikası) Ankara Şube Başkanlığı yapan Çetin Öner 1972-1973 yıllarında Milliyet Gazetesi Sanat Dergisi Ankara Temsilciliği de yapar. Olay ve Barış Gazetelerinde tiyatro eleştirileri, denemeler yazarken Asaf Çiğiltepe Tiyatrosunda Erol Toy’un “Hasan Tahsin olayı” isimli eserini sahneye koyar. İlk öyküsü “Keklik”1972 yılında Yeni A Dergisinde yayınlanan Çetin Öner’in ilk kitabı “Gülibik” 1975 yılında basılır.
1973 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan ayrılarak, TRT’de yapımcı olarak göreve başlar.
TRT’nin ilk televizyon dizisi olan “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” isimli diziyi yönetir. Hayatının sonuna kadar yapımcı, yönetmen, senarist, oyuncu olarak çalışan Çetin Öner serbest gazetecilik yapar, yazarlığı sürdürür. Birçok gazete ve dergide edebiyat üzerine yazıları, tiyatro eleştirileri, denemeleri ve şiirleri yayınlanır.

Sinemaya Hakkâri’de Bir Mevsim filminin Yapım Koordinatörü olarak adım atan, Gülibik, Dikenli Yol, 72. Koğuş filmlerinin senaryosunu yazan, Ölmez Ağacı, 72. Koğuş, Gömlek, Abdülhamit Düşerken ve Jan Jan filmlerinde oyuncu olarak da çalışan Çetin Öner, Abdülhamit Düşerken filmindeki rolüyle 40. Antalya Film Şenliği’nde (2003) ve 15. Ankara Film Festivali’nde (2003) En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödüllerini kazanmıştı. Hayatını böylesine dolu dolu yaşayan, ölümsüz eserler bırakan, adını sinema, tiyatro ve edebiyat tarihine çok erken yaşta yazdıran Çetin Öner gibi bir değerin ölüm haberini almak kolay katlanılır, alışılır gibi değildi.
SİNEMAMIZIN UNUTULMAZ JÖNÜNE ERKEN VEDA
Hayata ve yaptıkları işlere kenar süsü olmayan insanlar vardır Çetin Öner de, Tarık Akan da böyle insanlardandı. Beyoğlu’da arkadaşlarıyla yürürken, Çiçek Bar’a girip çıkarken sıkça gördüğüm, son yıllarda birçok eylemde ya da aydın cenazesinde rastladığım, tanışma ve konuşma olanağı bulamadığım fakat oynadığı her filmi izlediğim Tarık Akan’ın erken vedasıyla sarsıldık. “Her ölüm erken ölümdür” demişti Cemal Süreya, böylesine vakitsizine alışmak, kabullenmek zordu. Biliyorduk Tarık Akan da bütün sanatçılar, aydınlar gibi ölümsüzdü ve bunu ilk filmlerinden itibaren başarmış, adını sinema tarihine yazdırmış, erken yaşlarında ölümsüzleşmişti. Yine de aramızdan bu erken ayrılış çok sarsıcı ve üzücüydü.
Tarık Akan her döneminde ışığıyla beyaz perdeyi aydınlatmayı başarmış oyunculardandı. Güzel yüzlü, yakışıklı ve “Kartpostal çocuğu” olarak anıldığı ilk filmlerinde de büyük bir değişim yaşayarak yer aldığı toplumsal/politik filmlerdeki haliyle de o perdeyi doldurmasını bildi ve hep çok sevildi.
Tarık Akan’ın Tarık Tahsin Üregül olarak hikâyesi 13 Aralık 1949 yılında İstanbul’da başlar. Ailenin üçüncü çocuğudur. Subay olan babasının görev yerlerinde geçer çocukluğu. Babasının emekliliğinden sonra aile Bakırköy’e yerleşir. Ortaokul ve liseyi burada tamamlayan Tarık Akan, lise sonrası bir süre Yıldız Teknik Üniversitesi’nde makine mühendisliği okur. Sonra Gazetecilik Yüksek Okulu’na girer ve bu okuldan mezun olur. Bakırköylü olmak sinemada da İstanbul’da da ayrıcalıklıdır o yıllarda. Plajların olduğu yıllardır, sokaklarda işportacılık da yapan Tarık Akan bir yandan da Bakırköy’deki plajlarda cankurtaranlık yapar.
Yazlık ve kışlık sinemaların olduğu yıllardır. Yeşilçam filmleri gişe rekorları kırıyordur. 50’li 60’lı yıllardan itibaren her geçen gün büyüyen ve çok fazla film üretilen sinemaya yeni yüzler, yeni yıldızlar kazandırmak için “artist yarışmaları” yapılıyordur. Ayhan Işık, Belgin Doruk gibi büyük yıldızlar da böylesine yarışmalar sonrası tanışır sinemayla.
Tarık Tahsin Üregül de Ses dergisinin düzenlediği artist yarışmasına katılarak birinci olur, sinemaya adım atar ve Yeşilçam’ın Tarık Akan’ı olur. Tarık Akan, ilk olarak 1971 yılında Orhan Aksoy’un yönettiği Filiz Akın ve Ekrem Bora’nın başrollerde oynadığı Emine adlı filmde Metin karakterini canlandırarak Yeşilçam’a ‘Merhaba’ der. Aynı yıl gösterime giren ikinci filmi, Beyoğlu Güzeli’nde Hülya Koçyiğit ile başrolde oynamıştır. Sonraki yıllarda Ertem Eğilmez filmlerinde kendisiyle özdeşleşen “Ferit” adlı karakteri ile oynadığı ilk filmdir. Filmler arka arkaya gelirken salon filmlerinin, romantik komedilerinin yakışıklı jönü, aranan yıldızı olmuştur Tarık Akan. Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Emel Sayın, Fatma Belgen, Necla Nazır, Hale Soygazi, Perihan Savaş gibi isimlerle, yıldızlarla başrol oynar. 
CANIM KARDEŞİM
1973 yılıdır. Tarık Akan, Halit Akçatepe ve çocuk oyuncu Kahraman Kıral’ın sinema kariyerlerinde en ayrıcalıklı yeri olan, sinema tarihimizin unutulmaz filmlerinden, en iyi melodramlarından olan bir Ertem Eğilmez filmi Canım Kardeşim’de Murat karakteriyle çıkar seyircinin karşısına Tarık Akan. Birçok ödül alan film ve oyuncuları sinemaseverlerin belleğine kazınır. “Duygu yüklü” olan film o gün bugündür her izleyeni derinden etkiler. Filmin diğer oyuncuları arasında Adile Naşit, Metin Ak
pınar, Kemal Sunal, İhsan Yüce gibi isimler de vardır.
Oh Olsun, Mavi Boncuk, Ah Nerede, Bizim Aile, Öyle Olsun gibi Ferit’li, Tarık’lı filmler sürerken, 1975 yılında yine bir Ertem Eğilmez filmi olan Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı’da Damat Ferit suretinde çıkar izleyicinin karşısına.
70’li yıllar da fırtınalı yıllardır. Yaşanan toplumsal koşullardan, yükselen halk muhalefetinden herkes etkilenir. Sinemada da Yılmaz Güney rüzgârları esiyordur. 70’lerin ikinci yarısı sinemada politik filmlerin yapıldığı yıllardır. Şerif Gören, Zeki Ökten, Yavuz Özkan, Erden Kıral gibi genç yönetmenler, önemli politik filmler yapmaya başlamıştır.
Tarık Akan 1977 yılında, sallarla yola çıkan sekiz İstanbullu gencin doğa ile mücadelesinin öyküsünün anlatıldığı ve Şerif Gören’in yönettiği Nehir’den bir yıl sonra Erden Kıral’ın yönettiği ödüllü film Kanal’da oynar.
Tarık Akan’da da değişim başlamıştır. Artık daha politik, toplumsal içerikli filmlerde oynayan bir oyuncu vardır karşımızda. Hem oyunculuk çizgisi değişmiştir hem oynadığı filmlerin içeriği. Bu değişim politik tavrına, dünya görüşüne de yansır. Yine 1978 yılında Yavuz Özkan’ın yönettiği başrollerini Cüneyt Arkın, Hale Soygazi ve Meral Orhonsay’la paylaştığı Maden’de oynar. Aynı yıl Yılmaz Güney sineması için de bir destan, oyunculuklarla, görselliğiyle önemli bir başyapıt olan Sürü’de oynar. Veysikan aşiretinin 520 koyunuyla köylerinden büyük kente, Ankara’ya yolculuğunun öyküsü destansı bir dille anlatılır. Senaryosunu Yılmaz Güney’in hapishanede yazdığı filmin yönetmeni Zeki Ökten’dir. Demiryol (Yavuz Özkan), Yol (Şerif Gören) filmleri de Tarık Akan’ın yeni döneminin en önemli filmleri arasında yerini alır. 
İzleyici karşısına çıktığı son filmi Deli Deli Olma’ya kadar Berdel, İkili Oyunlar, Bir Küçük Bulut, Karartma Geceleri, Yolcu, Çözülmeler, Mektup, Eylül Fırtınası, Abdülhamit Düşerken, Vizontele Tuba gibi birçok önemli filmde yer aldı.
Sinemamızın en önemli oyuncularından Tarık Akan, salon filmlerinin, romantik komedilerin Ferit’iyken de, Sürü’nün Şivan’ı, Maden’in Nurettin’i, Demiryol’un Bülent’i Yol’un Seyit Ali’siyken de hep sahiciydi, hep bizden, içimizden biriydi. Farklı suretlerde beyazperdeye yansıyan bir aktör değil de komşumuz, ağabeyimizdi. Genç kızların sevgilisi, emekçilerin yoldaşı, sınıf arkadaşıydı. Bu yüzden de hep çok sevildi, hayatımızın da sinemamızın da en önemli isimlerinden oldu.
EYLÜL FIRTINASI
Tarık Akan 1999 yılında Atıf Yılmaz’ın yönettiği, bir “12 Eylül filmi” olan Eylül Fırtınası’nda oynar. Yazımızı hem bir 12 Eylül mağduru ve muhatabı olan hem de bir Eylül günü yitirdiğimiz Tarık Akan’ın Eylül Fırtınası filminden söz ederek bitirelim.
Atıf Yılmaz Bekle Dedim Gölgeye filminden sonra, ikinci kez 12 Eylül’ü anlatan bir filme yönelir Eylül Fırtınası ile. “Bu filmi neden çektiniz?” sorusunu, “Türkiye belleksiz bir ülke ve her şeyi çok çabuk unutuyoruz. Bir grup genç 12 Eylül üzerine bir araştırma yapmışlar ve yaşları 15-25 arasında olan gençlere “12 Eylül nedir” diye sormuşlar. Maalesef gençlerden hiçbiri 12 Eylül’ün ne olduğunu bilememiş. Biz de bir hatırlatma yapmak için bu filmi çektik.” diye yanıtlar. Filmde başrolleri dedeyi oynayan Tarık Akan, Zara ve 100 çocuk arasından seçilen, muhteşem ’oyunuyla’ harikalar yaratan sevimli Kutay Özcan üstleniyorlar.
12 Eylül askeri darbesinin ilk günleri. Siyasi nedenle gözaltına alınan annesi Ayten’le birlikte bir gününü hücrede geçiren 5 yaşındaki Metin, dedesi Hüseyin Efe tarafından ertesi günü alınır ve Bozcaada’ya götürülür. 
Annesi hücrede gözaltında tutulurken aranan babası için evi basan polisler, “biz babanın arkadaşıyız, baban nerede” diye sordukça küçük Metin onlarla dalgasını geçer. Dedesi gelene kadar geceyi annesiyle geçirmesi için hücreye götürüldüğünde, annesini işkenceden dayaktan yüzü gözü dağılmış halde görür. Ne oldu yüzüne, kavga mı ettin diye sorar. Sonra da “Seni fena pataklamışlar” der ardından da “anne biz hapis miyiz?”diye sorar.
Dedesiyle adaya döndüklerinde “Annen nasıl?” diye soran dedesini, “Biraz değişmiş” diye yanıtlar.
- Nasıl değişmiş?
- Değişmiş işte yalancı olmuş
- Polislere mi yalan söylüyor?
- Yok ya, onlarla konuşmuyor. Bana yalan söylüyor. Ben hapiste değilim diyor. Bal gibi hapiste işte

DEVLET DEVRİM: KARA BONCUK


  11 Eylül 2016
 “Yıllardır ben hiç basında gözükmedim, filmde oynamadım. Bunca sene geçmesine rağmen eşimle bir yere gittiğimiz zaman hoş bakışlarla karşılaşıyordum. Bu benim hoşuma gidiyordu. Basında görünmediğim halde bu kadar sene sonra bana hoşlukla bakmaları, tanımaları güzel bir şey. Demek ki bir iz bırakmışız.” 
Bu sözler bir dönem güzelliği dillere destan olan Türk sinemasının “Kara Boncuk”u Devlet Devrim’e ait. Güzelliğinden hiçbir şey yitirmemişti Devlet Devrim. Çok cana yakın, çok içtendi. Yeşilçam filmleriyle yetişmiş kuşaklar o dönemin filmlerini, o filmlerin oyuncularını unutamazdı elbette. O yıllarda bir saflık, bir iyi niyet ve doğallık vardı. Bugünün dünyasında pek karşılığını bulamadığımız incelikler, dürüstlükler yaşanıyordu dostluklarda ve hayatın birçok alanında. Bugün özlemini çektiğimiz birçok duygu Yeşilçam filmlerine de yansıyordu doğal olarak. Bugün bize abartılı gelen filmler, tek seçeneği ve “eğlencesi” sinema olan halk tarafından beğeniyle izleniyordu. Filmlerin o büyülü dünyası, anlatılan ‘çağdaş masallar’, insanları içine alıyordu. 
1944 yılında İskenderiye’de doğar Devlet Devrim. Dedesi oraya, saraya mütercim olarak gitmiştir. “Annem orada okuyor, büyüyor ve orada evleniyor. Annem İstanbullu, babam Mısırlıydı. Ben yarı Mısırlı yarı Türk’üm, melez oluyorum herhalde.” diyor gülerek. Devlet Devrim doğduktan birkaç yıl sonra annesi ve babası ayrılır. Annesinin ailesi İstanbul’a döner. Asıl soyadı Muhsin’dir, Devlet Muhsin. Önce Beylerbeyi’ye yerleşir aile, çocukluğu Beylerbeyi’de geçer. Sonra Moda’ya taşınırlar. 
O yıllarda Ses dergisi çok popülerdir ve sinemaya yeni yüzler kazandırmak için yarışmalar düzenler. Devlet Devrim’in bu yarışmalardan haberi yoktur o sıralar. “Hep derler ya tesadüfler diye, hakikaten de tesadüf oldu. Yeşilçam’la ilgili bir arkadaşım vardı, gelip giderdi. Oyuncu değildi ama çok arkadaşı vardı. ‘Gel İstanbul yakasına geçelim’ dedi. O zaman benim için İstanbul’a geçmek büyük bir olay tabii. Baleye hevesim vardı, bale ayakkabısı alırım diye geçiyoruz İstanbul’a. Annem Beyoğlu Ziraat Bankası’nda çalışıyor. Beyoğlu’ya geçmek büyük bir olay, korkuyoruz da. Neticede biz korkarak da olsa geçtik. Be-Ya Film’e gittik, sahibi Nusret İkbal. Orada bana ‘a, bu ne cici kız’ falan dediler. Nusret Bey, ‘biz Ses mecmuasında bir müsabaka hazırlıyoruz, seni o müsabakaya sokalım’ dedi. ‘Yok’ dedim. Mümkün değil, ailem çok kızar. Buralara geldiğimi de bilmiyorlar. ‘Biz ikna ederiz’ dediler. ‘Asla olamaz’ dedim. Orada ağzımdan laf aldılar herhalde, annemin Ziraat Bankası’nda çalıştığını öğrendiler. Birkaç gün sonra annemi aramışlar. Akşam annem eve geldi, korkunç olaylar tabii. Neyse olurdu olmazdı derken, ‘peki’ dendi. Fotoğraflar çekildi, müsabakaya girdim. 1962 yılında Tamer Yiğit’le birlikte müsabakayı kazandık. Ama ben bir sene boyunca film çekemedim. Nasıl üzülüyorum, ikinciler, üçüncüler çalışıyor ben hüzünler içinde ağlıyorum. ‘O kadar zayıfsın ki’ diyorlar, ‘Ayhan Işık’la oynatsak, sevgilisi olamazsın ancak kızı olursun’. ‘Kızını oynatın o zaman’ diyorum. 45 kiloyum, çok zayıfım. Ben böyle bir sene evde bekledim, üzüntü içinde.”
Bir gün Ümit Utku görür Devlet Devrim’i ve o gün mukavele yaparlar. Sonunda filmde oynayabilecektir. İlk filmi Orhan Günşiray ve Nebahat Çehre’yle oynadığı Çiçeksiz Bahçe’dir. “Ondan sonra tut tutabilirsen. Arka arkaya çalışmalar geldi. 
Yeşilçam’ın o yoğun döneminde Devlet Devrim de arka arkaya filmlerde oynamaya başlamıştır. Devlet Muhsin olan adı, Devlet Devrim olur. O yıllarda dünyada Brigitte Bardot’lar yani B.B.’ler, C.C.’ler vardır, Turgut Demirağ da ‘seni Türkiye’nin D.D.’si yapalım’ der ve isim babası olur. “Babalarım çok benim Türk sinemasında. Hepsi beni çok severdi, çocukları gibi severlerdi. Turgut Demirağ da saygıdeğer bir yapımcımızdı. Hep büyük şirketlerle çalıştım, şanslıydım. Ben onların kızı gibiydim. Her filmlerinde oynatırlardı beni. Rol ayrımı da yapmıyordum. En sevdiğim filmim Mor Defter’dir, Yılmaz Güney’le oynamıştık. Bağdat Yolu, İstanbul’un Kızları, Sözde Kızlar, Haremde Dört Kadın iyi filmlerdi. Halit Refiğ ve Memduh Ün’ün çektiği filmlerdi. Ben zaten onların kızlarıydım. Nilüfer Aydan’la da iyi arkadaştık. En sonunda ‘sen benim kızım ol’ dedi Halit Bey. Benim ismimi ‘Kara Boncuk’ taktı, lakabım olarak kaldı sonra. Önce ‘Kara Boncuk’ yazılırdı, sonra Devlet Devrim. Çok kısa bir dönemde çok fazla filmde oynadım ama ben yine de tatmin olamadım. Daha farklı şeyler yapmak isterdim, oyunculuk adına. Daha iyi filmlerde daha çok başrol, iyi roller oynamak isterdim.” Sinemaya ara vermiştir fakat sinema çevresinden, arkadaşlarından kopmamıştır Devlet Devrim. Yıllardır sık sık görüşür onlarla. 
Ben Yılmaz Güney’le çok filmde oynadım. Mor Defter’de Yılmaz’ın çok ilginç, trajik bir rolü vardı. Bakırköy’de, hastanede çalışıyoruz. Bunda deli gömleği falan var. Kamera da ağacın üstünde, kimse görmüyor. O böyle çılgın bir vaziyette rolünü yapıyor. Doktorlar geldi, Yılmaz’ı hemen yakaladılar ‘niye bunu saldınız’ diye. Sonra film çekildiğini anladılar. Böyle çok anı var tabii. Böyle hoşluklar, oluyordu, hep neşe içinde geçiyordu zamanımız. Yılmaz Güney çok sevecendi. O sert yapısının arkasında çok duygusal, çok sevecen biriydi. Set işçilerine kadar çok başka davranırdı, sevgi doluydu. Sinemaya yönelik çok hoş düşünceleri vardı.”
1968 yılına kadar aralıksız çalışır Devlet Devrim. O yıllarda sinema oyuncuları sahneye çıkmaya başlamıştır. Gazinocu Osman Kavran’ın ısrarıyla o da sahneye çıkar. Hiç şarkı bilmiyordur. ‘Öğretiriz’ derler. On günde on şarkı öğrenerek sahneye atar kendini. Ondan sonra sinema biraz ikinci planda kalmaya başlar. İki yıl sürer sahne çalışmaları. “Hiç boş oturmadım ne sinemada ne de sahnede. Sonra 1970 yılında tanıştıkları Agâh Selçuk Bey’le, 71 yılında evlenirler. “Ya evlilik ya mesleğin” demiştir eşi. Sahneyi de sinemayı da bırakır.

PERVİN PAR


SİNEMANIN BÜYÜLÜ DÜNYASINDAN ÇİÇEKLERİN RENKLİ DÜNYASINA 04 Eylül 2016
      
Pervin Par Türk sinemasının unutulmayan yüzlerinden, önemli oyuncularındandır. Çocukluğunda rüyalarına giren, tutkuyla bağlandığı sinema oyunculuğuna Muradın Türküsü gibi önemli bir filmle başlamış, Haremde Dört Kadın, Hudutların Kanunu, Gurbet Kuşları gibi iyi filmlerde oynayarak “iyi filmlerin iyi oyuncusu” olarak ünlenmişti. 50’li yılların ikinci yarısında Muhterem Nur ve Belgin Doruk’la birlikte en çok aranan başrol oyuncusu olmuş, bu ününü 60’lı yıllarda da sürdürmüştü. Filmlerinde genellikle “masum kız”, “çile çeken kız”dı. O döneme ait fotoğraflarına baktığınızda da size bu duyguyu veriyor, bunu çağrıştırıyordu. 1939 yılında Bursa’da doğan Pervin Par’ın çocukluğu İzmir’de geçmiş. Gerçek adı Pervin Doyum. Çocukluk yıllarında başlamış sinema tutkusu. Öyle bir tutku ki çocuk yaşlarda, bu isteğine karşı çıkan ailesine rağmen evden kaçıp İstanbul’a gelecek kadar güçlü. Hiçbir yeri bilmiyor, hiç kimseyi tanımıyordur İstanbul’da.
(1939 - 2015) 
Pervin Par çocuk yaşlarda bir fotoğrafçıda, Foto Can’da çalışmaya başlar. Fakat aklı fikri sinemadadır. “Ben sinema oyuncusu olacağım” diye tutturur. Ailesi kesinlikle karşı çıkar bu isteğine. Pervin Par’ın gözü karadır, cesurdur. Rüyalarına giren bu tutkusunu gerçekleştirmek için İstanbul’a gelir. “Artist” olmak için evden kaçmıştır. Üstelik 70’li yıllarda çokça tanık olduğumuz, insanların artist olmak için evlerinden kaçtığı, soluğu İstanbul’da, Beyoğlu’da aldığı yıllar değildir henüz. Tabii ailesi evlatlıktan reddeder, uzun süre konuşmaz. “Çok gençtim. Foto Can’ın oğlu vardı, onunla birlikte İstanbul’a gittik. O da sinemacı olmak istiyordu. O olamadı, geri döndü sonra.”
Gözü karalığının yanı sıra oldukça da şanslıdır Pervin Par. O yıllarda yayınlanmakta olan Artist dergisini edinir ve görüşmeye gider. Derginin sahipleri Arif Hanoğlu ve Kadri Yurdatap’tır. Görüşmeye gittiğinde gazeteci Lütfi Gökmen de oradadır. “Ben artist olmak istiyorum” der.
“Lütfi Gökmen şöyle bir baktı, ‘çok şanslısınız’ dedi. Duru Film bir film yapacakmış, yeni bir yüz arıyorlarmış. ‘Seni oraya götüreyim, beğenirlerse olur’ dedi. Orada Atıf Yılmaz gördü beni, ‘tamam’ dedi. Müthiş bir şans, inanılmaz bir şans. İstanbul’a gittiğimden 1-1,5 ay sonra ben filme başladım. İlk filmim Gelinin Muradı’dır.”
Arka arkaya Muharrem Gürses’in filmlerinde oynar. O sıralar Muharrem Gürses melodramları çok iş yapmaktadır. Pervin Par’ın oynadığı filmler de iyi iş yapar. “Sinemaların kapıları kırılıyordu derler ya, o filmler öyle iş yaptı. Ben yeni bir tiptim ya da o tiplere çok iyi oturmuştum bilemiyorum. İlk filmden itibaren ‘Pervin çok iyi oyuncudur’ denmeye başlandı. Ben bir yanlış yaptım. Birdenbire parlamış, iyi bir çıkış yapmışken geriye çekildim. Sonra tekrar yoğunlaştı sinema. Özellikle iyi filmleri kovalardım. Artist mecmuasının sahipleri değişmişti. Yanılmıyorsam Recep Ekicigil almıştı. Gurbet Kuşları’nı yapacaklar Ekicigil’ler. Rejisöre ihtiyaçları var, karar veremiyorlar. Ahbaplık ediyorsunuz insanlarla. Ben ‘bunu Halit Refiğ’ yapar diye atıldım ortaya. Halit benim bir iki filmimde reji asistanıydı. Bir nevi baskı yaptım, zorladım filmi Halit’e vermeleri için ve çok da iyi oldu.”
Pervin Par bütün naifliğine, kırılganlığına karşın aklına yatmayan her şeye başkaldırır, mücadele eder. Yalnız kalmaktan korkmaz, tek başına ayakta kalmanın mücadelesini verir hayatı boyunca. “Bu benim tercihimdi, insanlar zorlamadı buna beni. Zor oldu ama başardım.”
İstanbul’da yaşamak, ayakta kalmak zordur. Yıldız olsanız da zordur bu, çoğu zaman. Yarın güvenceniz yoktur. Pervin Par da sinema krize girdiği dönemlerde zorlu günler yaşar. Sahneye çıkmak zorunda kalır. “Geçinmek mecburiyetindeydik. Ben önemli bir birikim de yapamamıştım ama kendimi geçindirebiliyordum. Bugün geçinecek param vardı ama altı ay sonra ne olacak endişesiyle yaşıyordum. Bunu bütün arkadaşlar yaşadı. Bugünkü imkânlar yoktu, çok arkadaşımız vasat bir hayatın içindeydi. Benim arabam yoktu, sete dolmuşla ya da taksiyle gidiyordum. Zaten birikimim olsaydı ben sahneye çıkmazdım. Sahneye kendimi göstermek, ‘aman ne hoş kadın’ dedirtmek için çıkmadım ki. Kimseye muhtaç olmadan, ‘benim yaptığım bu, ne verirsiniz’ pazarlığını yaparak yaşadım. Bu büyük bir özgürlüktü, ayakta kalabilmenin mücadelesiydi. Yaşamak mecburiyetindesiniz. Sinemadan tanınıyorsunuz zaten, teklif de geliyor. Tekrar gidip kasiyerlik falan yapamazsınız. Maksim Gazinosu’nda başladı sahne. Sinemadan iyi teklifler, yeterli teklifler gelse niye çıksın ki insanlar sahneye. Birçok arkadaş bunu yaptı. Sinemada krizin başlangıcıydı sanıyorum. Hayatınızda sizi finanse edecek erkek yoksa siz ancak geçinirsiniz. Ben de kendimi hiç finanse ettirmedim. Ben biraz özgürlüğüme düşkünüm, biraz dik kafalıyım, kendi doğrularım vardır. Sonra Ankara’dan bir teklif gelmişti, oraya yerleştim. Uzun sürdü Ankara’da sahne çalışmam ve orada bıraktım sahneyi. İstanbul’a döndüm tekrar.”
Çalışmak zorundadır. Bir - iki filmde ikinci rollerde oynar. Sinemada her şey değişmiştir. Bu onu mutsuz eder. “Hayır, ben bunu yapamam dedim. Çok şey değişmişti. Bizim dönemimizde müthiş bir saygı vardı. Rejisör o setin ilahıydı. Biz belli bir saatte sette olurduk. Baktım sabah erkenden sette olması gereken oyuncu, öğlen geliyor. Biz öteki sisteme alışmışız, yeni sistem rahatsız etti. Bir de ikinci roller beni üzdü, kırdı. Yaşım genç, anne oynasanız olmuyor, genç kızı oynayamıyorsunuz. Size uygun senaryolar yok. Gazino işi de yapamazdım. ‘Ben şimdi ne yapacağım?’ soruları başladı.”
Bir ahbabının önerisiyle İzmir’e yerleşmeye karar verir. Bir iş yapması gerekiyordur, yine arkadaşlarının önerisiyle çiçekçilik yapmaya karar verir. Çiçekleri çok seviyordur, yıldır sürdürdüğü çiçekçiliği de. Aynı zamanda İzmir Çiçek Üreticileri ve Satıcıları Derneği başkanlığı da yapar.

ALTIN ÇOCUK GÖKSEL ARSOY


28 Ağustos 2016
Yönetmen Sırrı Gültekin hocamızın Türk sinemasına oyuncu kazandırma konusunda azımsanmayacak bir katkısı vardır. Bu da neredeyse Bakırköylü olmakla özdeşleşmiştir. Bakırköylü olmanın Yeşilçam’da ayrı bir yeri vardır. Birçok sinemacı Bakırköylüdür ve öncüleri, onları sinemaya kazandıran da Sırrı Gültekin’dir. Göksel Arsoy’un da sinema oyuncusu olmasında önemli pay yine Sırrı Gültekin’indir. 
15 Mart 1936’da doğan Göksel Arsoy’un çocukluğu Kayseri’de geçer. Babası Kayseri Hava Üssü’nde görevlidir.  “Çocukluk yıllarım neşeli, zevkli ve hep spor içinde geçti. Çünkü Kayseri Hava Üssü bir spor cennetiydi. Ayrıca Amerikalı pilotlar da olduğu için, onlara gelen son yılın filmlerini de biz Türkiye’de beş sene önce seyrediyorduk. O tabii çok büyük avantajdı. O sıralar içimde bir pilotluk aşkı vardı. Dayanılmaz bir arzuydu bu. Liseyi Haydarpaşa Lisesi’nde okudum. Bitirdikten sonra Hava Harp Okulu’na girmek istedim. Maalesef ailem buna itiraz etti ve engel oldu. İktisat Fakültesi’ne girdim. Orada okurken hiç değilse uçaklara yakın olayım diye havaalanında bir İngiliz şirketinde çalışmaya başladım.”
1960’lı yılların “Altın Çocuk”u Göksel Arsoy, üniversite yıllarında havaalanında çalışırken Halk Film’in sahibi Fuat Rutkay’ın dikkatini çeker. Aynı günlerde kendisini Bakırköy’den tanıyan Sırrı Gültekin’in de dikkatini çekmiştir. Fuat Rutkay, Sırrı Bey’e “Havaalanında bir genç var, harika bir çocuk” der. Sırrı Bey de Fuat Rutkay’a Bakırköy’de bir genç var, o da harika” der. İkisinin de sözünü ettiği “harika çocuk” Göksel Arsoy’dur. Yeşilçam’a gelir. İlk filmi Kara Günlerim’dir. 
“Sonra Yaprak Dökümü, Kelepçe, Ham Meyve ve Taş Bebek’de oynadım. Bu filmler büyük ilgi gördü. Pesen Film’e, rejisörlüğünü Nevzat Pesen’in yaptığı Samanyolu’nu çektik. İşte benim patlayışım Samanyolu’yla oldu. Yıldız oldum.”
Samanyolu filmi büyük iş yapar. Belgin Doruk’la ikili oluştururlar ve birlikte başka filmlerde de oynarlar. 1961 yılında yapımcılık yapmaya başlar. Kızgın Delikanlı, Şehirdeki Yabancı, Şafak Bekçileri gibi önemli filmlerin de olduğu 12 filmin yapımcılığını da yapar Göksel Arsoy, Göksel Film olarak. 1966 yılında yine Göksel Film adına Altın Çocuk’u çekerler.
“Dönemin zevklerinin, dünyadaki sinema olayının değiştiğinin ilk farkına varanlardanım. O yıllarda James Bond, Sean Connery bütün dünya sinemalarını altüst etti. Güzel kadınlar, güzel mekânlar, hareket... Ben ilk Altın Çocuk Londra’da filmini çektim James Bond tarzı. Çok büyük ilgi gördü, büyük sükse yaptı. Arap ülkelerine sattık o filmi. Oralarda da büyük ilgi görünce co-production teklifleri geldi. Altın Çocuk Beyrut’ta, Orta Şark Yanıyor, Altın Avcıları filmlerini yaptım. Bunlar Altın Çocuk serisiydi. Döneme uygun, enteresan filmlerdi. Benim karşımda hep Lübnan, Irak, Mısır, Kuveyt artistleri oynuyorlardı. Beyrut’a, Kahire’ye, Bağdat’a gittiğim zaman çok büyük ilgi görüyordum, herkes tanıyordu. En büyük projeyi 1968 yılında yapmaya kalktığımızda, Türk, İtalyan ve Arap ortaklığı olacaktı, maalesef Lübnan harbi çıktı. Arap âlemi karıştı, olay gecikti ve çöktü. Sinemada da büyük bir sıkıntı başlamıştı. Bunu da gördüğüm için 1968 yılında sahneye de çıktım. Sahnede 14 yıl kaldım, dile kolay.”
Sahneye hazırlanmak için dersler alır, gece gündüz çalışır Göksel Arsoy. Bu konuda da şanslıdır. Türk Müziği’nin önemli bestecilerinden Yesari Asım Arsoy’un yeğenidir. Aileden gelen bir gelenek de vardır. “Amcam bana çok emek verdi. Onu hep yâd ediyorum. Ayrıca benim hayatımı değiştiren önemli iki insana bu vesileyle bir kere daha teşekkür etmek isterim. Beni sinemaya getiren rejisör Sırrı Gültekin’e ve beni müzik âlemine takdim eden Fahrettin Aslan’a. Ben vefalı insanım, hayatta vefasız insanları da sevmem. Sonra sinema ve sahnedeki krizin başlayacağını hissettiğim için ve yaşadığım çizgiyi kaybetmemek için, sorumluluklarımı da idrak ettiğimden oturup ciddi olarak düşünmem gerekiyordu. Sinema ve sahnedeki krizin beni zor durumda bırakabileceği ve bir şeyler gerektiği düşüncesi her geçen gün çoğaldı. Sahnede çok para kazanıyordum, buna rağmen 1981 Ocak ayında ‘sinemayı da sahneyi de bırakıyorum’ dedim. Kendi adıma şirketlerimi kurdum. Göktaş Şirketler Grubu olarak reklamcılık ve sigortacılık alanlarında çalışmaya başladım. Bundan sonra bana gelen film ve dizi tekliflerini de, beni bugünlere getiren esas işim olduğu için saygıyla karşılayıp bütün davetlere icabet ettim. Ama ince eleyip sık dokuduğum için, ‘uymadı bana’ dedim. Böyle yıllar geçti. Bütün zamanımı ticari işlerime ayırdım. 1996 yılında Osman Seden’le görüşmelerimiz olmuştu. Bir dizi çekeceğini, olayın tamamen bana göre ayarlandığını söyledi. Senaryo da hoşuma gitmişti. 96 Eylül’ünde Mirasyediler adlı diziyi çektik. İnsan böyle yıllar geçip tekrar bir teklif geldiğinde iyi şeyler yapmak istiyor. Ben oynamış olmak için kabul edebilecek yapıda değilim. Benim bu güne kadar halka bir takdimim var, bu pozisyonu kaybedemem. İşlerimi de yoluna koyduğum için para problemim yok. O yüzden çok hassas davranıyorum.” 
Göksel Arsoy 1961 yılında evlenmiş, İktisat Fakültesinden tanıdığı eşiyle. “Armut dibine düşermiş. Oğlum Gökhan Arsoy da dizilerde oynuyor.” Sinemanın krize girme nedenini, 70’lerden itibaren televizyona karşı koyamamak olarak açıklıyor Göksel Arsoy. “Karşı koyamayınca en kolay yolu seçtiler. En kolay yol da seks filmleriydi. Seks filmlerine dönünce de aileyi kaybetti. Çöküntü oradan oldu.” Kendi dönemlerinde daha amatör bir ruh olduğunu, o yılların güzel yıllar olduğunu söylüyordu Göksel Arsoy.

NECDET MAHFİ AYRAL


 O ÇINAR HİÇ DEVRİLMEDİ 21 Ağustos 2016
 “Aktör dediğin nedir ki? Oynarken varızdır. Yok olunca da sesimiz bu hoş kubbede bir hoş seda olarak kalır. (…) Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır durur sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. Perdeee!”
Yüzlerce oyunda oynamıştı Necdet Mahfi Ayral. Onlarca sinema filminde... Sahnede geçen yetmiş küsur yıl… Tiyatronun ve sinemanın asırlık çınarıydı o ve o çınar hiç devrilmedi; çünkü “Ağaçlar ayakta ölür.” 
Birçok sanatçı arkadaşı gibi, o da kırgın ayrıldı aramızdan. Kırgındı, çünkü oturacak evi bile yoktu. İnsanların fakir ama onurlu olduğu günlerden miras sanatçılara yakışan, bedeli ağır bir duruştu bu. Acıydı elbette fakat bu yaşanan dram Necdet Mahfi Ayral’ın değil, bu ülkenin dramıydı. Necdet Mahfi Ayral, hayatı boyunca vakur ve sade yaşadı. Cenaze töreninde konuşan tiyatro sanatçısı arkadaşı İhsan Devrim’in söylediği gibi “Tiyatroda çok para kazanılmaz, ancak geçinilir. O bu sahneye en büyük sevdalılardan biriydi.” Yoksa Necdet Mahfi Ayral da çok iyi konuştuğu Fransızcasıyla iyi para kazanma şansına sahipti. Fakat o, zor koşullarda sahneyi tercih etmişti.
‘TİYATRO, TİYATRO İSTERİM’
1908 doğumluydu Necdet Mahfi Ayral. Bulgar göçmeni babası Mehmet Mahfi Paşa, askerliğinin yanı sıra Kuleli Askeri Lisesinde ve Harbiye’de edebiyat öğretmenliği de yapar. Anne Mesadet Hanım’ın kökleri baba tarafından 3. Ahmet’e kadar uzanır. Mesadet Hanım anne tarafından İzzet Paşa’nın da akrabasıdır. Aile uzun yıllar Ayazpaşadaki İzzet Paşa Sokağında bulunan konakta yaşar. Mesadet Hanım, ilk gençliğinden itibaren Boğaz’da, Paşabahçe’de yaşamaya başlar. Oradaki araziler dedesine Abdülmecit tarafından armağan edilmiş. Halk arasında o yıllarda Paşabahçe’nin adı Paşa Bahçesi. Mesadet Hanım’ın asker olan abisi Ali Bey, tanıyıp çok sevdiği Mehmet Mahfi ile 1895 yılında evlenmelerini sağlar. Necdet Mahfi Ayral, “Paşa Bahçesi”nde doğup büyür. Beş kardeşin üçü yaşanan hastalıklar ve talihsiz bir kazayla çok küçük yaşlarda ayrılırlar bu dünyadan. Nimet ablasıyla kalır Necdet Mahfi. Bu ölümlerin ardından anne Mesadet Hanım daha çok düşer çocuklarının üstüne. Mesadet Hanım’ın içi tiyatro sevgisiyle doludur. O yıllarda çevresinde oynanan hiçbir oyunu kaçırmaz neredeyse. Tiyatrolarda özel locası vardır. Gittiği oyunlara küçük Necdet Mahfi Ayral’ı da götürüyordur yanında. “Sünnet eğlencesi ne istersin?” diye soran babasını, “Tiyatro. Tiyatro isterim” diye yanıtlar. Daha önce annesiyle izledikleri Salim Bey Kumpanyası’nın oyunları ve kantoları unutamadığı anıları arasında yer alır böylece.
Daha iyi eğitim alması için yazdırıldığı Avusturya Lisesi’ndeki öğrenciliği uzun sürmez. Birinci Dünya Savaşı başlamıştır, okul kapatılır. Necdet Mahfi Ayral, mahalle arkadaşlarından iyi derecede Rumca öğrenir. Babası Mehmet Mahfi Paşa, askeri okula gitmesini ister. Bütün amacı oğlunun iyi bir eğitim almasıdır. Mesadet hanımın itirazları sonunda Necdet Mahfi Ayral’ı, Galatasaray Sultanisi’ne yatılı verirler. Okul yıllarında futbola merak salar. Tiyatroyla ilgisi yoktur. Hatta bir defasında oynanacak bir piyese “Sen beceremezsin” diye almazlar Necdet Mahfi Ayral’ı. 1923 yılının 10 Kasımında vefat eden babasının ardından, aile geçim sıkıntısına düşer. Anne Mesadet Hanım, okulun 80 altınlık ücretini ödeyemez. Necdet Mahfi Ayral bu nedenle Galatasaray’ı da bırakmak zorunda kalır. Aile de oturdukları ev satılınca Beşiktaş’a taşınır. 
71 YIL SÜREN YOLCULUK
30 lira aylıkla Deutsche Orient Bank’a muhasebe servisine girer Ayral. Mesai arkadaşı genç becerikli ve güzel bir Rum kızı olan Eleni’ye aşık olur, görür görmez. Aile dostlarının yardımıyla, 100 lira maaşla başka bir iş bulmuştur. Eleni’ye evlenme teklif eder. Eleni’nin ailesi bu evliliğe karşı çıkar. Eleni “iki torba eşyasıyla” kaçar Necdet Mahfi Ayral’a. 52 yıl süren birliktelik böyle başlar. Bu beraberlikten bir kızları olur: Jean Mahfi Ayral (Tözüm). Bir süre işsiz kalan Necdet Mahfi Ayral, İETT’de çalışır. Askere giderken ayrıldığı İETT’ye bu kez eşi Eleni’yi aldırır. Askerde de kendini sevdirir, çalışkanlığı, kültürü, yabancı dil bilgisi ve ciddiyetiyle. Askerler için kültürel etkinlikler düzenler. Tiyatro toplulukları getirir. Bu arada tiyatroya ilgisi de başlamıştır. Askerliği bitirdiğinde “Oğlum Necdet, askerliğin bitince döneceğin bir işin var mı?” diye soran Rüştü Paşa’yı “Var efendim ama siz yardımcı olursanız tiyatroya girmek isterim” diye yanıtlar. Rüştü Paşa’nın Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ’a yazdığı mektup Darülbedayi’ye girmesini sağlar. Muhsin Ertuğrul dinledikten sonra idari işler amirine gönderir Necdet Mahfi Ayral’ı ve tiyatroya alınır. Ertesi gün provalara geldiğinde tarih 24 Eylül 1932’dir. Yetmiş bir yıl sürecek büyük yolculuğun başlangıç tarihi. 
“7 Köyün Zeynebi” oyununda figüran olarak çıkar sahneye ilk kez. Oyunda Hadi Hün, Samiye Hün, Cahide Sonku, Nezihe Becerikli, Ferih Egemen, Müfit Kiper, Kani Kipçak gibi dönemin en ünlü oyuncuları vardır. İkinci oyununda biraz daha iyi bir rolde oynar. İrili ufaklı birçok oyunda yer alarak, iki yılı geride bıraktığında Muhsin Ertuğrul, “Aysel Bataklı Damın Kızı” filminde reji asistanı yapar Necdet Mahfi Ayral’ı. Daha önce de “Cici Berber” ve “Fena Yol” filmlerinde rol vermiştir Muhsin Ertuğrul, Necdet Mahfi Ayral’a. O yıllarda Mümtaz Osman takma adıyla Nâzım Hikmet yazıyordur, Muhsin Ertuğrul’un yönettiği filmlerin senaryolarını. Muhsin Ertuğrul sinemayı da öğretir çalışkanlığını ve ciddiyetini sevdiği Necdet Mahfi Ayral’a.

SEVDA FERDAĞ


 SİNEMANIN AYKIRI SEVDA’SI  14 Ağustos 2016
60’lı yıllarda insanlar “artiz” olmak için evlerinden kaçar, soluğu İstanbul’da, Beyoğlu’da alırlardı. Anadolu’dan bakıldığında İstanbul sinema demekti. Yeşilçam’ın o büyülü dünyası her zaman insanları içine çekmişti. 
Çocukluk yıllarımdan itibaren düş bahçesi sinemalarda, filmden filme büyülü yolculuklara çıkarken unutulmayan yüzler tanımıştım; hayattan beyazperdeye yansıyan görüntülerde. Kimler yoktu ki… Sonraki yıllarda, çocukluk idollerim olan birçok sinema oyuncusunu tanıma, konuşma olanağı buldum.
Altmışlı yılların sonuna denk gelen çocukluk yıllarımda, okul tatillerinde gittiğimiz kasabada, köyde “artist” görüp görmediğimiz sorulurdu en çok. Kasabadaki çocuklar etrafımızı sarar, gördüğümüzü söylediğimiz artistler hakkında soru yağmuruna tutarlardı biz kentte doğmuş çocukları. Biz o yaşlarda gördüklerimize görmediklerimizi de ekleyerek abartılı kurgularla ballandıra ballandıra anlatırdık. Çocukları en çok Kral Ayhan Işık, Çirkin Kral Yılmaz Güney, Malkoçoğlu Cüneyt Arkın, Karaoğlan Kartal Tibet ilgilendiriyordu o yıllarda. Yaşımız biraz ilerledikçe romantik rollerin ‘esas kızları’, ‘esas oğlanları’ da eklendi sorulanlara.
Yeşilçam’ın yıldızlarını televizyon dizilerinde, sinema filmlerinde göremiyoruz yıllardır. Birçoğuna uygun bir sinema da rol de yok. Çoğu kabuğuna çekilmiş, evine kapanmış durumda. Gezdiğimiz sokaklarda onlardan birine rastlarsak büyük sevinç duyuyor, mutluluk yaşıyoruz.
Cihangir sokaklarına ne zaman çıksanız birçok oyuncunun yanı sıra Sevda Ferdağ’a rastlayabilirsiniz. O, yıllara meydan okuyan dik duruşuyla, tüm güzelliğiyle yanınızdan geçip gidebilir. Sevda Ferdağ ile tanışmamız acılı bir güne denk gelmişti. Önce ablası Ferda Ferdağ’ı tanımıştım. Çok sık gidip geldiğim Ferda Ferdağ’da, yakın oturmalarına karşın karşılaşma, tanışma olanağı bulamamıştık.
“Usul usul fark ediyorum ki Sevda, herkesin başka bir kadın veya başka bir erkek olmayı denediği, bunun için var gücüyle çabaladığı sinema ortamımızda salt kendisi olabilmenin mücadelesini veriyordu. Bütün gücünü, bütün sanatlık sezgisini, duyarlığını asıl bu mücadeleden almaktaydı. Benzemek istediği hiç kimse yoktu. Beğenilmek, önemsenmek, alkış toplamak hiçbir zaman sorunu olmamıştı. Bireyliğini yaşamaktı seçeneği.” 
Selim İleri “Hatırlıyorum” adlı kitabında Sevda Ferdağ ile ilgili bunları yazmıştı. İlk gençliğimde izlediğim filmlerden tanıdığım güzeller güzeli Sevda Ferdağ ile yıllar sonra tanışabilmiştim. Fakat bu tanışma acılı bir ortamda, hastane kapısında gerçekleşiyordu. Çok sevdiği ablası Ferda Ferdağ’ın beyin kanaması geçirdiğini, komada olduğunu duyduğumda hemen hastaneye koşmuştum. İlk karşılaşmamız böyle olmuştu. Çok acı çekiyor, üzüntüsünden yerinde duramıyordu. Ferda yoğun bakımdaydı. Kalbinin durduğu sabaha karşı 3’e kadar başında bekledik. Acı haberi öğrendiğimizde Sevda Ferdağ’ı güçlükle sakinleştirebilmiştik. Sonraki karşılaşmalarımızda sohbetlerimizin baş konusu Ferda olmuştu.
“Biz iki kardeş gibi değil de, iki âşık gibi büyüdük. Aramızda fazla yaş farkı da yoktu. Ferda bana çok düşkündü. Aynı yatakta yatardık, hayallerini anlatırdı. Türk edebiyatını, yazarları ondan öğrendim. Benim için dünyadaki en güzel insandı o, en güzel ablaydı. Modelimdi benim fakat ben modelimin yaptıklarını yapmak istemedim. Bana acı ve uzun bir yol gösteriyordu çünkü. Türk sinemasını, sinemadaki yalnızlığı gösteriyordu. Ferda’yla tiyatro tekstlerini birlikte ezberlerdik. Böyle büyüdüm, başka bir iş yapmam mümkün değildi.”
Aslında sinemacı olmak istemiyordur Sevda Ferdağ. Ablası Ferda sürekli ne yapmak istediğini sorar. Ferda’nın sinemacı, tiyatrocu arkadaşları “Sevda büyüyünce sinemacı olacak, tiyatrocu olacak” derler. Sevda da sürekli “hayır” diye yanıtlar onları. Fakat 1958’de ilk filmini çeker. Aynı kıza âşık olan iki fakir gencin öyküsünün anlatıldığı O Günden Sonra filmiyle oyunculuğa başlayan Sevda henüz 16 yaşındadır. Sonra 5 yıl kadar ara verir. “58’de sinemaya geldiğim zaman ilişkileri, sinemanın fukaralığını hiç sevmedim. Sinema parasızlık demekti, yalnızlık demekti. Sonra Ferda’nın bir Almanya serüveni oldu, beni de aldırmıştı yanına. Hep sinemacı ya da tiyatrocu olmamı istiyordu. Ben de ‘Bu işi yapacaksam, gider kendi ülkemde yaparım’ dedim. Türkiye’ye döndüm ve Atıf Yılmaz’ın çektiği Azrailin Habercisi’nde oynadım. Sonra devam etti.”
Sevda Ferdağ sinemada tanıdığı arkadaşlarını, dostlarını çok sever. Bu dostluklar içinde Sadri Alışık’ın çok özel bir yeri vardır. “Sinemanın şartlarını ne kadar sevmesen de zamanla alışıyorsun zorluklara, ödenmeyen paralarla film çekmeye. Derken ben arkadaşlarımı sevmeye başladım. Sadri, Ayhan Işık, Vahi Öz, Diclehan Baban, Ayfer Feray... Onlar benim ailem gibi oldular. Eve dönünce onları özlüyordum. Sinema zor koşullarda yapılıyordu. Sonra anladım ki, Türkiye’de her şey ne kadarsa sinema da o kadardı. Politika, gazetecilik, doktorluk ne kadarsa, senin istediğin kadar olağanüstü yeteneğin de olsa o kadar olabiliyorsun. Bu bir ülke sorunuydu. Ben yıllarca sandım ki sinemacılar yapmıyor. Bazılarına gerçekten düşman da oldum.”
Yıldız sistemini hep dışlamıştır, yıldız olmak istemez. Ödün vermeyi sevmiyordur. “Beni yıldız olmak hiç ilgilendirmedi, asla istemedim. Çünkü taviz vererek yaşamak istemiyordum. Her zaman özgür oldum. Ben yıldız olmadım ama kendimi hep yıldız gördüm. Hiçbir sinemacıyı da suçlamıyorum. Ben sadece niye iyi film yapmıyorlar diye suçladım. Sonra bunun bir ülke sorunu olduğunu anladığımda hepsi benim arkadaşım oldu. Ayrıca ben birini aşmaya çalışmaktan hoşlanmıyorum. Ben kendim olmaktan hoşlanıyorum. Yaptığım şu kadar filmle hâlâ Sevda Ferdağ’sam bu önemli bir şey.”

ATIF KAPTAN


ATIF TERZİOĞLU’DAN YAHYA KAPTAN’A ATIF KAPTAN 07 Ağustos 2016
 “Bir Millet Uyanıyor adlı bir film ve bu filmin bir ‘Yahya Kaptan’ı vardı. Milli mücadeleyi konu olarak ele alan bu filmde, Atıf Terzioğlu adındaki gencin oynadığı ‘Yahya Kaptan’ rolü öylesine benimsenmişti ki, o zamanın genç oyuncusu soyadını ‘Kaptan’ olarak değiştirmek zorunda kalmıştı. İşte o günden bu yana Atıf Terzioğlu Atıf Kaptan olarak bilinir.”

Darülbedayi’nin başarılı oyuncusu Atıf Terzioğlu, “Bir Millet Uyanıyor” filminde, Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Yahya Kaptan rolünü öylesine başarılı oynamıştır ki, sinemadaki “ilk ödülünü” kendisini Yahya Kaptan’la özdeşleştiren halk tarafından böylece almış olur.
Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Bir Millet Uyanıyor”, Atıf Kaptan’ın ikinci filmidir. İlk filmi 1929 yılında yine Muhsin Ertuğrul’un yönettiği Kaçakçılar’dır. Tiyatro geçmişi ise 1928 yılına uzanır. Atıf Kaptan, tiyatrocular kuşağındaki tiyatrovari oyunculuktan ilk filmlerinde de sıyrılarak, tüm sinema hayatı boyunca abartısız ve sade oyunuyla belleklerde unutulmaz bir yer edinmeyi başaran önemli aktörlerden, karakter oyuncularından biridir.
Çocukluk yıllarımda izlediğim filmlerinde çoğu zaman hırslı, sert, zalim, acımasız baba, işadamı, ağa tiplemelerindeki heybetli cüssesi ve sert bakışlarıyla korkutsa da, her zaman güçlü oyunuyla ayrı bir yeri oldu bende Atıf Kaptan’ın. Neredeyse her mahallede yazlık sinemanın olduğu yıllardı. Henüz evlere televizyon girmemişti. O yılların ‘düş bahçeleri’ sinemalarda seyirci, izlediği büyülü dünyaların içine öylesine girer, hikayenin sahiciliğine öylesine inanır, kahramanlarla öylesine özdeşleşirdi ki çoğu zaman kendini tutamaz, heyecanını engelleyemez ve konuya dahil olmaya çalışırdı. Filmin esas kızına “sen ona inanma kızım, seni kandırıyor” ya da jöne “dikkat, arkanda”, “kaç oğlum” diye bağırarak öğütler verirler, filmin kötü adamına de hep bir ağızdan yuh çekerler ve “hain adam”, “kalleş” diye bağırırlardı. O yıllarda Atıf Kaptan da bu tepkilerden nasibini alan oyunculardandı. Anlatılan anılardan tanıdığım, eski dergilerde, kitaplarda hakkında yazılanları okuduğum Atıf Kaptan da sinemamızın iyi kalpli kötü adamlarındandı.
Atıf Kaptan’ın, Atıf Terzioğlu olarak serüveni 1908 yılında İzmit’te başlar. Babası Terzizade Emin Bey, annesi Naciye Hanım’dır. Teyzesi, Şehzade Ziyaeddin Efendi’nin hanımıdır. Bu nedenle çocukluğu İstanbul’da sarayda geçer. Tahsilini de Nişantaşı Sultanisi’nde yapar. Birinci Dünya Savaşı yılları geldiğinde, Atıf Kaptan İzmit’e babasının yanına döner. Eğitimine bir süre de orda devam eder. Savaş koşulları nedeniyle okuduğu okul kapanır. 1925 yılında tekrar İstanbul’a döner.
1926 yılında İstanbul Umumi Sigorta Şirketi’ne girer, memur olarak. Fakat lise yıllarında tiyatroya heves etmiştir ve hep aklındadır tiyatro. Bu hevesle memurlukta uzun süre kalmaz. Avrupa’dan dönen Muhsin Ertuğrul, Darülbedayi için genç oyuncular aramaktadır. Atıf Kaptan da, 1928 yılında Darülbedayi’ye girip, ilk kez “Hamlet” oyununda, papaz rolünde oynar. Sonra “Taş Parçası”, Hisse-i Şayia”, “Ceza Kanunu”, “Müfettiş”, “Aynoroz Kadısı”, “Bir Kavuk Devrildi”, “Hülleci” ve “Paydos” adlı oyunlarda rol alır.
1930 yılında Darülbedayi’den ayrılarak Vedat Örfi Bengü ile ortak bir tiyatro topluluğu kurarlar. Yine aynı yıl “Kaçakçılar” filmiyle sinema serüveni başlar. Kendi kurduğu tiyatro topluluklarıyla, 1945 yılına kadar turneler yapar. 1932 yılında ikinci filminde oynar. Aynı yıl Fatma Leman Hanım’la evlenen Atıf Kaptan, 1964 yılında bir söyleşisinde sinemaya başladığı yılları değerlendirirken “şimdiki gençlere gıpta ediyorum” der. “Kaşla göz arasında, hemen şöhret olup çıkıyorlar. O zamanlar, şöhret böylesine ucuzlamamıştı. Biz bu duruma adeta sürünerek geldik. Sıkı disiplin vardı. Senaryoyu okuyup, diyalog ezberlerdik. Şimdi senaryonun yüzüne kimse bakmıyor bile. Hikâyeyi rejisör anlatıyor, oynayacağınız rolün mahiyetini setlerde öğreniyorsunuz.” Sinemamızın en önemli karakter oyuncularından Atıf Kaptan, bugünleri görse ne derdi bilinmez fakat kendisini tanıyanlar sinemada onca yıl ayakta kalmasını, insancıl, neşeli, arkadaş canlısı olmasına ve işini çok sevmesine bağlıyorlar. Sert, zalim ve acımasız kötü adam rollerinde oynamasına karşın halk tarafından sevilen bir aktördü Atıf Kaptan. Bu durumu kendisi de şöyle açıklıyordu: “Halkın sevgisini kazanmak kolay değildir ve halkın sevgisine mazhar olmayan her şey yıkılmaya mahkûmdur.”
Türk sinemasının en önemli karakter oyuncularından, kötü adam rolleriyle de sevilmeyi başaran iyi kalpli oyuncusu Atıf Kaptan, kötü adam rolleriyle ilgili şunları söylüyor bir söyleşisinde: “Kötü temsil edilmeseydi iyiliğin kıymetini nasıl bilirdik? Fakat ben bir taraflı değilimdir. Zira müsbet karakterli rollere de zaman zaman çıktığımı herhalde hatırlayacaksınız. En büyük zevkim menfi karakterli rollerde nefret topladığımı, müsbet karakterli rollerde de sevgi ile karşılandığımı görmektir. Çoğu defa başarı derecemi anlamak için gizlice sinemaya giderim. Bir defa rol icabı kızıma huşunetle vurmuştum, önümdeki, yanımdaki sıralarda ‘Gözün kör olsun herif, Allah cezanı alsın, yapılır mı bu’ gibi sözleri bizzat işittim. Bir aktör için en büyük manevi kazanç da bu değil midir?”
1935 yılında Yıldız Dergisi ve 1954 yılında da Türk Film Dostları Derneği tarafından En İyi Aktör ödüllerini kazanır Atıf Kaptan. Sinema serüveni içinde 250’nin üzerinde filmde rol alır. Mehmet Muhtar’ın yönettiği ilk korku filmi olan “Drakula İstanbul’da” (1953) ve Ö. Lütfi Akad’ın yönettiği “Görünmeyen Adam İstanbul’da” (1955) filmleri, oynadığı filmlerde çok çeşitli tipleri, karakterleri canlandıran Atıf Kaptan’ın filmografisi için olduğu kadar, Türk Sinema Tarihi açısından da ilginç, önemli ve özel bir yere sahip çalışmalardır.
Atıf Kaptan, 1977 yılında “Orta Şark Kaplanı” filminde oynamak için gittiği Amman’da kalp krizi geçirerek aramızdan ayrılır.