23 Mart 2020 Pazartesi

KANLI TARİH VE TEKERRÜR (1)


  18 Ekim 2015
Osmanlıdan miras iktidar savaşları Cumhuriyet tarihi boyunca da çoğu zaman ‘derinden’, kimi zaman açıktan sürdü. Toplumsal muhalefetin yükseldiği dönemlerde iktidar gücünü elinde tutanlar devlet terörü kullanmaktan, kan dökmekten geri durmadılar. Kendi aralarındaki savaşta da kılıçlar çekildiğinde her yol mubahtı. Şimdiki iktidarın öncülleri Demokrat Parti döneminde ve Özallı yıllarda yaşananların tekerrürü gibi yıllar yaşadık yakın dönemde. Yaşananlardan ders almayan iktidar güçleri, tekerrüre düşerken bu iktidarı ve başını yüz yılın demokratı ilan edenlerin sapmaları da tuz biber oldu. Yenilenen seçim döneminde yaşanan açık faşizm tarihten ders çıkartmayı gerektiriyor. İktidar savaşlarının anımsattıklarıyla biz de geçmişten günümüze bir yolculuğa çıkalım.
ANIMSAMALAR
1950’li yıllar toplumsal, siyasal çalkantılarla geçiyordu. 14 Mayıs 1950 günü yapılan seçimler Türkiye’de 27 yıllık tek parti devrini sona erdirdi. 1923 yılından itibaren ülkeyi tek başına yöneten Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı, seçim sonucunda yönetimi Demokrat Parti’ye devredecekti. 
Atatürk’ten sonra 11,5 yıldır cumhurbaşkanlığı görevinde bulunan İsmet İnönü artık ana muhalefet lideri oluyordu. 22 Mayıs 1950 günü TBMM açıldı. Refik Koraltan başkanlığa seçildi. Ardından yapılan cumhurbaşkanlığı oylamasında, DP Genel Başkanı Celâl Bayar, 453 milletvekilinin katıldığı oylamada 387 oy alarak Türkiye Cumhuriyeti’nin üçüncü cumhurbaşkanı seçildi. Hükümeti kurmakla DP Aydın Milletvekili Adnan Menderes görevlendirildi. Aynı gün Menderes kendisinin ilk, Cumhuriyet’in 19. hükümetini kurdu. 2 Haziran’da da güvenoyu aldı. 9 Haziran 1950’de DP Genel İdare Kurulu Adnan Menderes’i genel başkanlığa seçti. Demokrat Parti sırasıyla 1950, 1954 ve 1957 seçimlerini kazanmış ve on yıl boyunca (1950-1960) iktidar olmuştur.
Her mahallede milyoner yaratmak, ülkeyi ‘Küçük Amerika’ yapmak vaatleriyle Demokrat Parti iktidarının uyguladığı ekonomik politikalar, ülkeyi ekonomik darboğaza sürükler, işsizliği artırır. İktidarla muhalefet arasındaki ilişkiler günden güne sertleşir. İktidar her kesimden muhalefete karşı baskıları arttırır. CHP’nin yayın organı Ulus gazetesi başta olmak üzere, muhalefete destek veren birçok gazete aralıklarla kapatılır. Mayıs 1959’da CHP lideri İsmet İnönü Uşak’ta saldırıya uğrar. İzmir’de, İstanbul’da ve Ankara’da CHP liderine saldırılar olur. 
Muhalif yazarlar tutuklanıyor, basın sansürleniyordur. İktidar, basını ve muhalefeti soruşturmak amacıyla gazete kapatmaktan, muhalif düşüncede olanları tutuklamaya kadar geniş yetkilere sahip bir Tahkikat Komisyonu kurar. Bunun karşısında, Mecliste söz alan muhalefet lideri İsmet İnönü bunun demokratik rejim yolundan çıkıp bir baskı rejimi yoluna girmek olduğunu belirtir, “Bu yolda devam ederseniz, ben de sizi kurtaramam” der. 
Ancak 27 Nisan 1960 günü yasal olarak kurulan Tahkikat Komisyonu, İnönü’ye 12 oturum TBMM toplantılarına katılmama cezası verir. Olaya tepki gösteren CHP grubu Meclisten zorla çıkartılır. Meclisteki kargaşa sokağa taşmakta gecikmez. 28-29 Nisan 1960’ta İstanbul ve Ankara’da üniversite öğrencileri gösteriler yaparlar. Olayların üzerine şiddetle gidilir. Üniversiteler kapatılır, iki şehirde de sıkıyönetim ilan edilir. Demokrat Parti’li gençler 5 Mayıs 1960 günü DP liderine bağlılıklarını ifade etmek ve iktidara destek olmak amacıyla Ankara Kızılay Meydanı’nda bir gösteri düzenlemeyi planlarlar. Ancak 555-K parolasıyla örgütlenen muhalif gençler 5 Mayıs akşamı saat 5’te meydanı doldururlar. Arabasından indiğinde protestocular arasında kalan Başbakan Menderes tartaklanırken, olay yerinden güçlükle uzaklaşır.
21 Mayıs’ta Harbiyeliler Ankara’da sessiz bir yürüyüş gerçekleştirirler. Ülkedeki karışıklığın git gide büyümesi, sokaklarda çatışmalar çıkması, iktidar-muhalefet arasındaki sertlik, sonunda 27 Mayıs 1960 sabahı, Kurmay Albay Alpaslan Türkeş tarafından Ankara Radyo’sundan okunan bildiriyle son bulur. Milli Birlik Komitesi, Türk Silahlı Kuvvetleri adına ülke yönetimine el koyduğunu açıklar. Kara Kuvvetleri komutanı Org. Cemal Gürsel, komitenin başına geçer. Cumhurbaşkanı Celâl Bayar, TBMM Başkanı Refik Koraltan ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere Demokrat Parti’liler tutuklanırlar. Anayasa ve parlamento fesh edilir, siyasal faaliyetler askıya alınır. 28 Mayıs 1960 günü Org. Cemal Gürsel başkanlığında bir hükümet kurulur, yeni anayasa ve siyasi kurumların oluşması için çalışmalara başlanır. Tutuklu Demokrat Parti’liler yargılanmak üzere Yassıada’ya gönderilir. Demokrat Parti, 29 Eylül 1960’ta kapatılır.
Tutuklular Yüksek Adalet Divanı’nca yargılanırlar; 15 kişi idama, 31 kişi ömür boyu hapse, 418 kişi değişik hapis cezalarına çarptırılırken 123 kişi de aklanır. Milli Birlik Komitesi idam cezalarından üçünü onaylar. Tutuklu bulunan Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu 16 Eylül 1961’de, Başbakan Adnan Menderes ise ertesi gün İmralı Adası’nda idam edilirler. Celâl Bayar ve Refik Koraltan ile 11 kişinin idam cezası ömür boyu hapse çevrilir.
27 Mayıs darbesini destekleyenler yeni anayasaya da önemli bir rol biçtiler. ‘61 Anayasası’nın yapılması ve referandumla onaylatılması, eski iktidar sahiplerini ‘anayasayı ihlâl’ etmekle suçlayıp yargılayanların ‘haklılığını’ göstermek anlamına gelecekti. Bu ve benzeri sebeplerle yapılan yeni anayasa, demokrasinin sınırlarını genişleten, görece daha özgürlükçü bir anayasa olur.
1961 Anayasası’nın getirdiği bu kısmi demokratik ortamda, 12 sendikacının İstanbul Valiliğine verdikleri bildirimle 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulur. 
1961 seçimlerine katılamayan TİP, 1965 seçimlerinde, 54 ilde yüzde 3 oy alarak TBMM’ye 15 milletvekili gönderir. Bu görece özgürlükçü ortam, sinemamızda da karşılığını bulur. 1960-1965 yılları arasında toplumsal gerçekçi filmler yapılır.

ACI HAYAT


TUTKULU, KARŞILIKSIZ AŞKLAR:  11 Ekim 2015
 Salon filmlerinin umutsuz, karşılıksız aşkları çokça işlenir Yeşilçam’da. Kalıp bellidir zengin kız fakir oğlan ya da fakir kız zengin oğlan ve kötü kadın ya da adam. Bu üçgen içinde yaşanır her şey. Verem olunur, kör olunur, aşkı uğruna cinayet işlenir ve fakat yine de mutlu sonla biter filmler.
Kadının toplumsal hayattaki belirlenmiş rolü, popüler Yeşilçam filmlerine sorgulanmadan, dahası bu konumu perçinleyen öykülerle yansır. Aile içindeki hiyerarşi içinde, itaat eden bir konumdur bu. Var olan kurulu ve dayatılan sistemi onaylayan, devamını savunan filmlerdir popüler Yeşilçam filmleri. Kadın da bu düzen içinde payına düşeni, tıpkı gerçek hayattaki gibi filmlerde de alır. Bu erkek egemen sistem içinde ailesine, eşine boyun eğen de, aşkı uğruna olmadık özverilerde bulunan da, her türlü ezaya boyun eğmek zorunda kalan da kadındır. Bu konumu sorgulayan, gerçekçi filmler de vardır. 

50’li, 60’lı yıllarda kadın erkek ilişkilerini anlatan, karşılıksız, umutsuz aşkların yaşandığı öykülere de rastlarız unutulmaz önemli filmler içinde. Bu filmlerin kadın kahramanları alt sınıftandır genellikle. Manikürcü, konsomatris, hayat kadını... Kadınla erkeğin alt sınıftan olduğu, birinden birinin sınıf atlayarak geçmişinden ve sevgilisinden intikam almaya çalıştığı öyküler de çokça işlenir yine bu dönemde. “Acı Hayat” (Metin Erksan, 1962), hem gerçekçi hem de yalın, büyüleyici anlatımıyla önemli örnekler arasında yer alır.
Sınıf atlama düşlerinin, sınıfsal çelişkilerin kararttığı hayatların şiirsel bir dille anlatıldığı bir tutku ve karşılıksız aşk öyküsü “Acı Hayat”ta, köy filmlerindeki başarılı toplumsal gerçekçi anlatımını bu kez kent atmosferinde sürdürür Metin Erksan. Film yoksul bir tersane işçisi olan Mehmet’le (Ayhan Işık), kuaförde çalışan manikürcü Nermin (Türkan Şoray) arasında geçen şu diyalogla başlar;
Nermin: Seni seviyorum Mehmet.
Mehmet: Ben de seni Nermin. Hem de aşkların en büyüğüyle seviyorum seni.
Nermin: Hiç ayrılmak istemiyorum senden.
Mehmet: Artık evlenelim Nermin.
Nermin: Evlenelim Mehmet. Bizim de bir yuvamız olsun, çocuklarımızı büyütelim orada.
Mehmet: Hemen bir ev arayalım. Kazancıma uygun bir yer bulunca yıldırım nikâhıyla evleniriz.
SINIF ATLAMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ
Galata Köprüsü üzerinde İstanbul manzaralı bu konuşmanın ardından genç sevgililer ev aramaya koyulurlar. Fakat hayat o yıllarda da yoksullar için pahalıdır. Bütçelerine göre ev bulmak kolay değildir. Manikürcü Nermin’in çalıştığı kuaföre gelen varsıl kadınlar Fransa’ya gitmekten, Paris’te olmaktan, oralardan kürk almaktan, Monte Carlo radyosunun mücevherlerden bahseden moda yorumcusunu dinlemekten söz etmektedirler. Mehmet tersanede kaynak yaparken, manikürcü Nermin bu konuşmaları içlenerek dinler.
Ender (Ekrem Bora), Nermin’in evlerine maniküre gittiği zengin ailenin şımarık züppe oğludur. O yıllarda zenginlik gösterisi olan lüks otomobiliyle, yaşadığı gösterişli hayatla ve tabii ki içki içirip sarhoş ederek Nermin’i baştan çıkarır. Zengin biriyle evlenip yaşadığı yoksul hayattan kurtulmak Nermin için de caziptir. “Bu film, diğer birçok filmde yaygın bir biçimde popüler yolla gönderme getiren ve gündemi meşgul eden sınıfsal bilincin nasıl oluştuğunun bir göstergesi olarak ele alınabilir. Dönem sineması, dönemin toplumsal dinamiklerinin paralelinde sınıf olgusunun ve sınıfsal değişimlerin kamuoyunu/seyirciyi çok meşgul ettiği ve bu ilginin film yoluyla pekiştirildiği örneklerle doludur. Sınıf atlamanın popüler filmlerle yürek ferahlatan bir biçimde ‘kolay’ olacağını pekiştiren yanlış bilinç Yeşilçam filmleriyle yaygınlaşmıştır. Acı Hayat bu eğilimi yeren, en azından sorgulatan gerçekçi yaklaşımları olan bir filmdir.” (Yeşilçam Öykü Sineması. Serpil Kırel. Babil Yayınları, İstanbul 2005)
Bir yandan Nermin’i elde edebilmek için her yolu deneyen, kur yapan Ender, bir yandan “Görüyorsun halimizi, hiç olmazsa sen kendini kurtar. Ne yap yap dükkâna gelen zengin müşterilerden biriyle muhakkak evlen, kurtul bu hayattan. Acı ama doğru söylüyorum, kızma bana. Sen hayatı benim kadar bilmezsin. Zengin koca aramak ayıp değil kızım, yoksa hayatın boyunca yoksulluk çekersin” diyen yoksulluktan bunalmış annesi Nermin’in direncini iyice kırmakta, kafasını karıştırmaktadır. Sonunda Nermin bütçelerine göre bir ev bile bulamamanın, yoksul bir hayatın verdiği sıkıntılara yenik düşer ve zengin bir hayatı tercih eder. Seçimini sonradan karşılaştığı Mehmet’e, “Doğduğumdan beri gördüğüm sefaletten korkmuştum, zenginliği tercih ettim.” diye anlatmaya çalışır. Bir kiralık ev bile tutamayan Mehmet’e piyangodan büyük ikramiye olan bir milyon lira çıkar. Mehmet artık milyoner bir zengindir. Yeni zengin Mehmet, lüks apartmanlar yapan bir müteahhit, gece kulübü işleten acımasız bir iş adamı olur. Kendisini daha iyi bir hayat uğruna terk eden, aşkını değil de parayı tercih eden eski sevgilisinden intikam almaya yönelir. Bu duygularla çok acımasız davranır Nermin’e. İntikam duygusuyla Ender’in kız kardeşiyle birlikte olmak da öfkesini dindirmez Mehmet’in. Bütün öykünün özünü simgeleyen asansör metaforu toplumsal dönüşümü anlatması ve filme kattığı görsel zenginlik, anlatım gücü bakımından Metin Erksan’ın ustalığının göstergelerindendir. Mehmet asansörle yukarı çıkarken, Nermin aşağıya iniyordur.

GÖÇ ÖYKÜLERİ VE GURBET KUŞLARI


  04 Ekim 2015
1960’lı yılların başında toplumsal gerçekçi filmler çeken yönetmenler, ulusal bir sinema dili oluştururken estetik kaygılar da taşıyorlar ve bunu filmlerine yansıtmaya çabalıyorlardı. Yapılan toplumsal gerçekçi filmlerle, yalnızca yaşanan hayatın salt gerçekliğini değil, bu gerçekliğin toplumsal boyutlarını da yansıtarak hem Yeşilçam sinemasının masal/hayal dünyasının dışına çıkılıyor hem de ‘devrimci’ bir uyanışın, toplumsal muhalefetin oluşmasına katkı sağlanıyordu. 
Demokrat Parti-Menderes iktidarıyla başlayan ‘çarpık kapitalistleşme’ sürecinde toplumun genetiğiyle ve algılarıyla da oynanmaya başlanmıştı. Her mahallede milyoner yaratma söylemleriyle sınıf atlama düşleri körüklenirken, başarıya giden yolda her yol mubah anlayışı yaygınlaştırılır. Sonuçta gemisini kurtaran kaptandı ve her koyun kendi bacağından asılıyordu. 12 Eylül ve sonrasında çok daha bilinçli toplum mühendislikleriyle gerçekleştirilen durumun ilk tohumları böylece atılmış oluyordu. Geleceğini Amerika’ya/NATO’ya, küresel egemen güçlere bağlayan devletin yöneticileri Menderes’ten Demirel’e, Özal’dan Erdoğan’a ve darbecilere kadar sürekliliği benzer uygulamalarla çoğaltarak, geliştirerek sürdürdüler.
1950’li yıllarda ve 1960’ların başında yaşanan toplumsal dönüşümler bunların hayata, bireye etkileri filmlere böyle aktarılırken, hayat düş şatosu sinemalarda beyazperdeye yansıyan görüntülerle paralel yürüyor, hayattaki bütün değişimler izlediğimiz filmlere yansıyordu.
Köklü değişimlerin, büyük altüst oluşların yaşanacağı 1970’li yıllara yol alırken 50’lerde başlayan dış göç akınına yoğun iç göç de ekleniyordu. Türk sinemasının önemli filmlerinden olan Gurbet Kuşları’nda Halit Refiğ, yeni bir yaşama kavuşma hayalleriyle oluşan köyden kente göç sorununu ilk kez kapsamlı bir biçimde sinemaya aktarır. 
Memleketinde işleri bozulan Maraşlı bir aile taşı toprağı altın şehir İstanbul’a göç eder. Hayalleri, altın şehrin olanaklarından yararlanmak, zenginliğine ortak olmaktır. Aile, İstanbul’a gelişin kapısı olan Haydarpaşa Garı’nda trenden indiğinde, baba Tahir Efendi, “Allahın izniyle şah olacağız İstanbul’a, şah” der. Fakat bu hayalin gerçekleşebilmesi hiç de kolay değildir. Çünkü “iş bilenin, kılıç kuşananındır.” Maraşlı aile, altın kentin ekonomik düzenine, farklı yaşam biçimine, ahlak anlayışına ayak uyduramaz, tutunamaz. İnsan yutan kentin içinde çözülmeye başlar, parçalanır. “Şah olmaya” geldikleri kente yenik düşer ve Maraş’a dönerler.
Lütfi Akad, “Gelin” (1973), “Düğün” (1973), “Diyet” (1974) üçlemesinde köyden kente göçün yarattığı olumsuz sonuçları ustalıkla ortaya koyar. Üçlemesinin ilk filmi olan Gelin’de göç sorununu, ikinci film olan Düğün’de, göç edenlerin büyük kentte tutunma çabalarını ele alırken, üçüncü ve son film olan Diyet’te ise göç edenleri bir fabrika ve çevresinde işçi-işveren ilişkilerine de yer vererek anlatıyor.

Gelin’de, daha iyi yaşam koşulları için Anadolu’dan İstanbul’a gelen kalabalık bir ailenin, bu büyük kentin yaşam pratiği karşısında eski değerlerini yitirip çözülmesi anlatılır. Hacı İlyas Efendi, eşi, büyük oğlu ve geliniyle Yozgat’ın Sorgun ilçesinden İstanbul’a göç eder. 6 yıl sonra da küçük oğlu Veli, eşi Meryem ve oğlu Osman ile İstanbul’a babasının yanına göç eder. Baba Hacı İlyas, ailenin yerleştiği varoş mahallede küçük bir bakkaliye dükkânı işletmeye başlar. Ama ailenin yaşlı reisi ile onun büyük oğlu Hıdır ticarete atılınca para hırsına kapılırlar, asıl amaçları Şişli’de büyük bir bakkaliye açmaktır.
Bu arada Hacı İlyas’ın ticarete yatkın olmayan küçük oğlu Veli’nin çocuğu Osman hastalanır. Osman’ın önceleri ciddiye alınmayan hastalığının ciddi olduğu, ameliyat için de çok para gerektiği ortaya çıkar. Öte yandan büyük dükkân için de paraya gereksinim vardır. Büyük gelin bu iş için ziynetlerini vermeye razıdır, ama küçük gelin Meryem ziynetlerini oğlunun ameliyat parası için ayırmak istemektedir. Yaşlı reisin hasta torununu masraflı olduğu için hastaneye götürmemekte direnmesine oğlanın annesinin yakarışları bile etki etmeyince göç trajedisi kaçınılmaz hale gelir.
Osman, Kurban Bayramı’nın ilk gününde kuzenleriyle birlikte sokaktan geçen at arabasının peşinden koşarken fenalaşır ve ölür. Oğlunun ölümüyle sarsılan Meryem kocasının ailesinin yanından ayrılarak bir fabrikada çalışmaya başlar. Bunu duyan Veli’nin ailesi ondan Meryem’i öldürerek namuslarını temizlemesini ister. Meryem’in çalıştığı fabrikanın kapısına gelen Veli iş çıkışında Meryem’le karşılaşır. Ancak onu öldürmek yerine onunla ailesinden ayrı yeni bir yaşam kurar.
Üçlemenin
1974 yapımı ikinci filmi Düğün’de göç ve başlık parası konuları işlenir. Ailenin erkekleri köyden getirdikleri gelenekleri devam ettirir. Kızlarını büyük başlık paraları karşılığında isteyene vererek ekonomik durumlarını güçlendirmek ister. Fakat ailenin kızlarından Zelha bu tutuma karşı çıkar. Zelha, başlık parası karşılığı ile bir anlamda satılan kardeşlerini düğün günü istemedikleri bu durumdan kurtarıyor. Ailenin erkeklerini de karşısına alıyor ve direnişlerine rağmen kendini ve kardeşini kurtarıyor.
Diyet’te de Afyon’dan İstanbul’a gelen Hasan, köylüsü Bilal Usta’nın yardımıyla büyük bir imalathanede işe başlar. Bu sırada imalathanede bazı işçiler sendikaya girmişlerdir. İşveren ve onun en yakın adamı olan Bilal Usta ise buna karşı çıkmaktadırlar. Hasan bir süre sonra evli olan ama eşi iki yıl önce onu ve iki çocuğunu terk ederek Almanya’ya giden Hacer’le tanışır. İkisi arasında duygusal bir bağ oluşur. Bilal Usta’nın yardımıyla Hacer’le evlenir. Bu arada çalışmakta olduğu makinenin arızalı olduğunu, kendinden önce çalışan adamın iş kazasına uğrayıp bacağının kesildiğini öğrenir. O sırada sendikayla ilgili bazı gelişmeler, iki genç arasında sorunlar çıkarır. Hacer sendikaya girer. Hasan bir yandan kendisine danışmadığı için bir yandan da bu yüzden Bilal Usta’ya karşı mahcup düştüğü için Hacer’e kızsa da yaşadığı kazayla bedelini ağır öder.

OTOBÜS - 2


MEDENİYET AÇLIK, VE BİZİMKİLER  27 Eylül 2015
“Otobüs filmi övüle övüle göklere çıkarılıyor. Bu durumda bu filmin özünün kötü ve yanlış olmasının da ötesinde insanoğlunun aşağılanması olduğunu söylemem, yine şimşekleri üzerime çekebilir diyen Aziz Nesin filmle ilgili şunları söyler:
“Özgün olmak, özgün görünmek meraklısı değilim. Herkesin, eleştirmenlerin, ilerici çevrelerin ve sanatçıların çok beğenip alkışladıkları bir filmi, kötünün kötüsü bir film diye nitelemek, bu aykırılık-son yayınlanan bir masalımın uğradığı saldırılar gibi- yeni saldırılara da neden olabilir ama yinede susamadım, bu konuda yazmayı görev sayıyorum. ‘Bu saçları değirmende ağartmadıksa’ uyarı görevimizi yapmamız gerekiyor.
Duyduklarım doğruysa, Otobüs filmi değişik ülkelere değişik montajlarla sunulmuş. Sinemaya güzel bir film seyredeceğim umuduyla gitmiştim. Yabancı ülkelerde ödüller kazanmış, Türkiye‘de oynatılması yasaklanmış bir Türk filmi. Böyle bir filmi seyredeceğim için daha baştan mutluluk duyuyorum.
Nedir bu filmde benim beğenmediğim? Türkler pasaportları ve paraları olmadığından ve dil bilmediklerinden otobüsten çıkamazlar. Üstelik İsveç polisinden de korktuklarından, otobüsün perdelerini çeker, kapıyı kilitler kendilerini otobüse hapsederler. Hiç bir umutları yoktur. Soğuktur yiyecekleri de tükenmiştir. Açlığa dayanamadıkları için, yiyecek bulmak umuduyla-nasıl bulacaklarsa -geceleyin otobüsten çıkarlar. İçlerinden biri arkadaşlarını yitirir, geceyi açıkta geçirdiği için donar, sabahleyin önünden gecen biri dokununca, arkasındaki denize düşüp gömülür. Yine işçilerden biri, genel helâda bir İsveçli cinsel sapıkla karşılaşır. İsveçli sapık, Türk‘ü alır bir gece kulübüne götürür. Orada Türk gencine öylesine cinsel saldırıya geçer ki, Türk delikanlısı bağırıp çağırmaya başlayınca kulüpten onu atarlar, döverek ve bıçaklayarak öldürürler. Türk delikanlısı, öylesine açtır ki, bıçaklanır ve kanlar içinde yerlerde sürünürken bile, tıpkı bir aç kurt gibi elindeki pirzola kemiğini sıyırmaya çalışmaktadır. Öbür işçiler, birbirlerinden ayrılmadan kentte dolaşırlar. Bir çöp bidonuna öylesine saldırıp çöpleri iştahla yemeğe kalkarlar ki, İstanbul sokaklarındaki başıboş itler bile çöplere öylesine saldırmazlar. Geceleyin birtakım İsveçliler, bunların aç ve hödük olduklarını anlayıp, o gece saatinde nerden bulurlarsa yapma sosis, yapma yumurta filan gibi şeyler bulup onların görecekleri yerlere koyarlar. İşçiler bu yiyeceklere saldırır, ağızlarına atarlar ama plastik maddeleri çiğneyip yiyemezler, onları gizlice seyreden İsveçliler de kahkahalarla gülerek alay ederler. Bu Türkler daha bir sürü ‘hödüklükler!’ yaparlar. Örneğin bir yürür merdivenden hep birlikte inişleri vardır ki ormandan yakalanmış ayıları da yürüyen merdivene koysanız, bundan daha gülünçlü olmaz. Film yapımcısı bu görüntüyü çok beğenmiş olacak ki, bu zavallıları bir kez de yürüyen merdivenle yukarı çıkarır. Sonunda İsveç polisi bu zavallı hödükleri yakalar ama polisin, karakola ya da emniyet müdürlüğüne götürmesine öyle vahşice karşı korlar ki, sanırsınız bunlar kesim için salhaneye götürülüyor. Film biter.
Yanımdaki Bulgar arkadaşım Strahil Nikolov filmi seyrederken bana birkaç kez aynen şöyle dedi: ‘Bu nasıl şey’ bu ne rezillik! Ben yıllarca Türkiye’de yaşadım. İstanbul’da da Anadolu’da da bulundum. Köylüyü de tanıdım. Türk köylüsünü hayvandan aşağı göstermişler filmde. Ben Bulgar sinema yetkililerine şöyle dedim: ‘Bu filmde, her şeyden önce, insanoğlunu, Türkiye insanını aşağılama var. Bulgar insanını bunun gibi aşağılayan bir film olsaydı, ben o filmin satın alınıp Türk seyircisine gösterilmesini istemezdim.’ (Aziz Nesin. Milliyet Sanat dergisi 19 Aralık 1977 sayı 256 / Soruşturma: “Otobüs filmi Türkiye’de gösterilmeye başlandı: yazar ve eleştirmenlerin film üstüne görüşleri”)
OTOBÜS VE SANSÜR
“Bir Tunç Okan Filmi” olan Otobüs “15.12.1975 tarihinde İstanbul il film kontrol komisyonu tarafından görülerek 975/319 sayı ile halka gösterilmesinin ve yurt dışına çıkarılmasının sakıncalı bulunduğuna karar verilir.
“PAN film kurumuna ait (OTOBÜS) adlı film sahibinin müracaatı üzerine ve nizamnamenin 15. maddesi gereğince merkez film kontrol komisyonu tarafından itirazen 0.4. 1976 tarihinde yeniden görülür. Film ve senaryolarının kontrolüne dair nizamnamenin 7. maddesinin 2-3-6-10 fıkralarına göre halka gösterilmesinin ve yurt dışına çıkarılmasının sakıncalı bulunduğuna ekseriyetle” karar verilir.
Sakıncalı bulunmasına neden olan sahneler (özetle) şöyle sıralanır:
“7 Türk işçisinin mola verdikleri yerde göle doğru bir araya gelerek ayakta işemeleri ve nihayetinde ellerini yıkamadan sofraya oturmaları, Türk örf ve adetlerine aykırı düşmesi.
Sofrada sadece bayat kuru ekmek ve bir kutudan bir kuru soğan çıkartılarak yenmesiyle Türk’ün beslenme meselesiyle alay edilmesi
Otobüs şehre girdiğinde sağa dönülmez ve girilmez işaretlerine rağmen dönmesi ve girmesi sahnesi ile Türklerin trafik kaidelerini tanımaması.
Su bulmak için otobüsten aşağıya indiklerinde telefon kabini içindeki bir çiftin cinsi münasebet içerisinde acayip seslerle sevişmeleri
Türk işçilerinin otobüsten aşağıya inmeyerek tuvalet ihtiyaçlarını otobüsün içinde halletmeleri küçük abdest sularının otobüsün kapısından meydana dökülmesi
Açlıktan dolayı otobüsten aşağıya inerek gördükleri ilk çöp bidonuna birbirlerini iterek koşmaları ve yiyecek aramaları ve kırıntıları yemeleri sahnesinde Türk’ün haysiyet ve şerefi ile oynama sahneleri…

OTOBÜS - 1


20 Eylül 2015
Her yanın karlarla kaplı olduğu, puslu havada yol alan eski otobüs görüntüsüyle başlar film. İçinde kendi halinde, düşünceli, dalgın 9 yolcusu vardır. Bunlar umuda, ‘medeniyete’ yol alan Türkiyelilerdir. Her birinin ayrı hikâyesi olsa da artık aynı hikayenin kahramanlarıdırlar. Kendinden öncekiler gibi, yaşadıkları ülkenin büyük kentlerini görmemişken dilini, kültürünü bilmedikleri ülkelere, kentlere yolculukta buluşup tek dişi kalsa da ‘medeniyete’, refaha, paraya, insan gibi yaşamaya yol aldıklarına inanıyorlardır.
İnsan kaçakçısı şoför direksiyonda keyfi yerinde “ağlama değmez hayat bu gözyaşlarına” şarkısını söylerken bir yandan da otobüstekilere kendince moral vermeye çalışıyordur: “Ulan nasıl da uyuttuk gümrükçüleri beee. Ne ulan öyle dut yemiş bülbül gibi düşünüyorsunuz ha? Kurtuldunuz ulan, medeniyet ulan burası, para lan para…”
Buz tutmuş göl kenarında ihtiyaç molası verdiklerinde çaresizliklerine eklenen ürkeklik yansır her adımlarına. Tahta köprüde ihtiyaç gidermek için yan yana tek sıra dizildiklerinde tam da tellere konmuş göçmen kuşlar gibidirler. İki lokma azık atıştırdıktan sonra biraz eğlenmeyi de ihmal etmezler. Nasılsa yarın işe başlayacaklar, bol para kazanacaklar, bol yemek yiyeceklerdir. Umut fakirin ekmeği sonuçta.
Kimi namazını kılar, kimi tıraşını olur, kimi seyrek de olsa saçını tarar hep birlikte yeni güne hazırlanıp yola koyulurlar. Yola çıkmadan insan kaçakçısı otobüsün önünde hatıra fotoğraflarını çeker. “Makineye bak be, son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğimin medeniyeti.”
Stockholm’e ulaştıklarında peşindekileri ve polisi atlatan simsar şoför, otobüsü kentin en büyük meydanına çeker; ‘kurbanlarına’ son numarasını yapıp otobüsü içindekilerle birlikte orada bırakıp kayıplara karışacaktır.
“Hadi bakalım, toslayın paraları, geldik memlekete. Şimdi de herkes geri kalan parasını pasaportunun içine koyup bana versin. Burada adet böyle, polise götürüp yazdırmak lazım. Bozuklukları da unutmayın haa, doldurun şu kesenin içine.” Otobüstekiler tüm paralarını da pasaportlarıyla birlikte son kuruşuna kadar teslim ederler insan kaçakçısına.
“Tamam, polis binası şuracıkta. Paraları kaydettirip, çalışma müsaadesini aldım mı hemen buradayım. Sonra da konuştuğumuz gibi işbaşı.” Otobüsten inip kayıplara karışmadan önce uyarmayı da ihmal etmez: “Ben gelene kadar sakın polislere gözükmeyin, çalışma müsaadesi yok diye atarlar adamı hudut dışına.”
Adam para dolu çantayla alandan ayrılırken, meydanda gitarıyla müzik yapan sokak müzisyeninin çaldığı şarkı duyulur. Pasaportları çöpe atan insan kaçakçısı kalabalığa karışıp gözden kaybolur. Köylerinden başka bir yer görmeyen 9 Türkiyeli kaçak koca kentin koca meydanında hurda bir otobüs içinde kaderleriyle baş başa bırakılmıştır. Sonrası her biri için ayrı bir öykü, ayrı bir film.
Bir yanda medeniyetin beşiğinde tek dişi kalmış canavarın yabancılaştırdığı insanlar/insan ilişkileri, yozlaşmışlıklar, alt kültürün ‘çığırından çıkmış’ yaşam biçimi, diğer yanda medeniyet yüzü görmemiş “Barbar Türk’ün/Türklerin görmemişlikleri, zavallılıkları, “hödüklükleri”.
Tunç Okan’ın 1974 yapımı tartışmalı ve sansürün gazabına uğramış, Danıştay kararıyla gösterim izni alan filmi Otobüs, göç ve mülteci sorununu kara mizah üslupla ele alıyor. Asıl mesleği diş hekimliği olan Tunç Okan’ın ilk filmi. Film kimilerine göre bir başyapıt, kimilerine (örneğin Aziz Nesin) ve sansür kuruluna göre Türklüğü aşağılayan bu ve benzeri nedenlerle başarısız, “kötünün kötüsü” bir film.
Filmle ilgili yapılan bir soruşturmada Onat Kutlar şunları yazar: “… Çarpıcı, ilginç belli standartların üstünde bir film izlemiştim ama beni tedirgin eden bir olay vardı. Bu tedirginliğin bugün çok iyi biliyorum ama nasıl giderileceği konusunda şu anda bir fikrim yok. Bunu zaman gösterecek.
Tedirginliğimin kaynağı şu: filmde homoseksüeller, orospular, aracılar, domuz gibi tıkınan, kendi çıkarlarından başka hiç bir şey düşünmeyen bencillerden, yabancı düşmanlarından oluşan bir ‘batı’ ile hayvansal bir korku içinde, gene hayvansal yönsemelerden (yemek, işemek, korkmak) ibaret bir az gelişmiş ülke köylü topluluğunun çarpıcı karşılaşması anlatılıyor gerçekçilik ile natüralizmin aynı şey olmadığını biliyoruz.
Gene biliyoruz ki, ne günümüzde İsveç, salt yukarda verilenlerden ibarettir, ne de Türk köylüsü salt orada verildiği kadardır. Öyleyse soru şurada: Acaba yönetmen daha geniş bir gerçekliğin belirli bir yönünü, kapitalist iki toplum yapısının çarpıklıklarından doğan unsurların bir karşılaştırmasını mı göstermek istemiş, bu nedenle abartmalara başvurmuştur; yoksa yönetmen, batıyı filmde gördüğümüz biçimde, Türk köylüsüne de gene orada gördüğümüz gibi mi kavramaktadır?
Birincisi gibiyse, yönetmen başarılı bir iş yapmıştır. Hiçbir sanatçı yapıtında gerçeğin tümünü yansıttığını iddia edemez. İkincisi gibiyse, film önemli bir sakatlığa uğramış, ilkel bir bakışı bize kabul ettirmeye çalışan bir gösteri düzeyine inmiş olur. İşte tedirginliğimin nedeni buydu. Filmi beğenen batılı ya da Türk aydınlarının tepkileri de bu tedirginliği gideremedi çünkü onlarda ‘bu eksik gerçekliğe’ kendi kültürel ve ideolojik birikimlerine yaslanarak bakıyorlar. Bilinçli aydınlar filmde yukarıdaki birinci yorumu buluyorlar. Bilinçsizler ise, filmdeki ‘yoz bir batı ile ilkel bir doğu arasındaki zıtlığa’ bakıp eğleniyorlar mı? (Milliyet Sanat. 19 Aralık 1977)
Filmi “kötünün kötüsü” olarak niteleyen Aziz Nesin de özetle şunları söyler: “Olağanüstü başarılı çekim. Olağanüstü başarılı kamera kullanımı. Olağanüstü başarılı kurgu. Olağanüstü başarılı laboratuar çalışması ve montaj, çok güzel renkler ve olağanüstü güzel müzik ve başarılı oyuncular… İşte bütün bu olağanüstü başarılar ve güzellikler; ‘Otobüs’ filminin olağanüstü kötü ve çirkin özünü, yanlışlığını kimi gözlerden gizleyebilen bir örtü oluyor.

UMUDA YOLCULUK, MÜLTECİ, BANKER BİLO


UMUDA YOLCULUK13 Eylül 2015
İnsan kaçakçıları, göçmen kaçırma çeteleri, batan tekneler, sulara gömülen insan bedenleri, kıyıya vuran insan cesetleri, bebekler… İnsan kaçakçılarının yarattığı trajedi toplu katliamlara dönüştü.
Filmlerde daha çok traji-komik öykülerde izlediğimiz mülteci/göçmen/insan kaçakçılığı sorunu, bölgede yaşanan savaşlar sonrası vicdanların, yüreklerin kaldıramayacağı kadar ağır bir trajediye dönüştü.

Umut olmazsa hayat olmaz, yaşam sürüyorsa umut var demektir. Bu durumda Umuda Yolculuk kaçınılmaz. Yabancı Dilde En İyi Oscar Ödülünü (1990) kazanan, başrollerinde Necmettin Çobanoğlu, Nur Sürer, Yaman Okay ve Emin Sivas’ın yer aldığı İngiltere, İsviçre ve Türkiye ortak yapımı Umuda Yolculuk filminin yönetmeni Xavier Koller.
Senaryosu Feride Çiçekoğlu’na ait filmde Maraşlı yoksul aile yalnızca kartpostallarda gördüğü ve Haydar’ın “Orada umut var” dediği İsviçre’ye gitmek ister. Haydar umuda yolculuk için ellerinde avuçlarında ne varsa yok pahasına satar. Dağların ardındaki bilmediği o düş ülkesini umut bellemiş, yoksulluktan kurtuluşun, insan gibi yaşamanın tek yolu olacağına inanmıştır.  Fakat önlerindeki seçenek yasa dışı yollardır. Babasının tüm itirazlarına, nasihatlerine rağmen bu yolculuğa çıkmakta kararlıdır Haydar.
Haydar: Cemal’in işini yapan Şeref dedi ki, seni de götürürsem daha iyi olurmuş.
Meryem: Şimdiden mi?
Haydar: Şimdiden ya, aile olunca daha rahat alıyorlarmış.
Meryem: İyi ya, hepimiz gideriz.
Haydar: Deli misin sen, nasıl kalkarız altından? Hangi parayla?
Meryem: Çocukları başıboş mu koycaz burada?
Haydar:  Niye başıboş olsunlar. Bak Mustafa koskoca adam oldu. Fatma gelinlik çağında. Hem annemle babam var.
Meryem: İyi ya; onları ne zaman alırız oraya?
Haydar: Nerden bileyim. Belki hemen, belki bir zaman sonra. Ne bileyim Allah aşkına.
Meryem: Yok öyle bilmeden bırakmam çocukları. Hem kuru başıma ne yaparım orda?
Haydar: Çalışırsın. Bak Müslüm’ün karısı çalışıyormuş
Meryem: Çocuklar burada, ben orda. Olmaz, gelmem ben.
Haydar: Sen de işi büsbütün yokuşa sürmesen olmaz sanki.
Çaresizlik ve umutsuzluk Haydar’ı iyiden iyiye boğuyordur. Kararlıdır umudun peşinden gidecektir. Dağların ardındaki umut ışığı, düşler ülkesi onu çağırıyordur. Fakat babası da hoşnut değildir bundan. Hele haydar para eden her şeyi yok pahasına sattıkça kederlenir, içlenir.
Baba: Sen çocukların da kafasına sokuyorsun bu gitme işini. Hiç hoşuma gitmiyor.
Haydar: Ben niye sokacağım, kendileri görüyorlar.
Baba: Neyimiz eksik?
Haydar: Orda hiç değilse bir umut var.
Baba: Kimse bir yere gitmiyor. Herkes otursun oturduğu yerde. Hem hangi parayla gideceksin?
Haydar: Atlan, inekleri satsam diyorum.
Baba: Oğlanları mı süreceksin düvene?
Haydar: Orada işimiz olursa düvene ne hacet.
Baba: Sen bu aklınla kolay sanıyorsun bu işi?
Haydar: Bizim gibilere nerede kolay ki?
Baba biraz sakinleştikten sonra bu kez öfkeyle değil de şefkatle yaklaşır oğluna; nasihatte bulunur, hayat dersi gibi cümleler kurar.
Baba: Gördün mü şu ot bile köküyle çıkıyor. Malını sattın mı ot kadar hükmün kalmaz. Köksüz öyle kalakalırsın ortalıkta.
Haydar kararından dönmez. Parayı denkleştirir, Meryem’in ısrarıyla küçük çocukları Mehmet Ali’yi de yanlarına alarak yola çıkarlar. Zorlu bir yolculuk onları bekliyordur. İnsan kaçakçılarının elinde trenler, minibüsler, gemiler, tırlar, otobüslerle çıkılan riskli bir yolculuk. Ailenin umut yolundaki trajedisi de başlamıştır. Mehmet Ali’nin küçük bedeni dayanamaz zorlu yolculuğa.
MÜLTECİ
Reis Çelik’in yaşanmış bir olaydan uyarladığı 2007 yapımı anlatısı Mülteci’nin başlıca rollerinde Luk Piyes, Derya Durmaz, Numan Acar, Numan Çakır, Yüksel Arıcı, Necmettin Çobanoğlu yer alır. 
Şivan’ın Türkiye’nin doğusundan Almanya’ya uzanan zorunlu yolculuğu masalsı bir üslupla anlatılır filmde. Şivan, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan, 20 yaşında bir gençtir. Şivan’ın dedesi Şaho, varlığını sürdürebilmek için hem devlet güçlerine hem de bölgede güçlü olan örgüte mesafeli duran Givdanlı aşiretinin ağasıdır. Şivan, sevdiği kız Berfin ile tarlada buluştuğu bir gün, tarlaya sabotaj düzenlenir ve köyün tüm harmanı yakılır. Olay üzerine başlayan polis sorgusu, olay anında tarlada olduğu kanıtlanan Şivan’ın hayatını geri dönülmez bir şekilde değiştirir. 
Şivan’ın köyündekiler, filmde adı hiç anılmayan “örgüt” ile devlet arasında bir seçim yapmaya zorlanır. Köyün ağası, Şivan kullanılarak bu seçimi yapmaya zorlanır. Her iki tarafın baskısından da kurtulmak isteyen ağa, tek çareyi Şivan’ı yurtdışına yollamakta bulur. İnsan kaçakçıları ile anlaşılır ve Şivan kendini Almanya’nın Nürnberg kenti yakınında tellerle etrafı örülmüş bir mülteci kampının kapısında bulur... 
Mülteci filminin büyük bir bölümü bu kampta geçiyor. Filmde, Şivan’ın kampta tanıştığı mültecilerin hikâyelerini, ülkelerini terk etme sebeplerini dinliyoruz; anlamadıkları bir sisteme anlam verme, yordamlarını bulma çabalarına şahit oluyoruz. Ama Şivan bir çeşit hapis hayatı yaşadığı bu sisteme ayak uyduramıyor... Dilini bilmediği bu ülkede Şivan’ın önünde Türkiye’de yaşadığı deneyime farklı boyutlar ekleyecek bir sınav vardır.
Zeytin toplayıcısı Bilo ve arkadaşları Almanya’ya gitmek için Maho ile anlaşmışlardır. Maho bir kamyonun arkasında onları götürecektir. Ancak Maho usta bir dolandırıcıdır. Köylüleri Almanya diye İstanbul’a götürür. Bilo ve arkadaşları İstanbul’da olduklarını öğrendiklerinde büyük bir şok geçirirler. Bu arada Maho zengin bir aile kızı olan Necla ile evlenmiş ve işlerin başına geçmiştir. Bilo Maho’yu bulmaya kararlıdır. Hayat onları birçok kez karşı karşıya getirir.

İSYAN


06 Eylül 2015
21. yüzyılın ilk yıllarında üçüncü dünya savaşı çıktı. Bu savaştan kurtulanlarımız, insanoğlunun dördüncü bir savaştan kurtulamayacağını biliyordu. Her an patlamaya hazır doğamız, insanlığın içindeki vahşet duygusuyla daha fazla yaşaması riskini alamazdı.
Bu yüzden yeni bir güvenlik gücü yarattık; “Gramaton Rahibi”. Tek görevi gerçek kaynağı bulup yok etmekti; insanın insana kötü davranmasının kaynağı... Yeteneği ise hissetmekti.
2002 yılında, Kurt Wimmer’in yazıp yönettiği bilimkurgu-distopik filmi İsyan, bu cümlelerle başlar. Ardından polisin, özel (Gramaton) kuvvetlerin baskınına tanık oluruz. Baskında orijinal Mona Lisa heykeli ‘ele geçirilir’.
SANATA DÜŞMAN
Üçüncü Dünya Savaşı sona ermiş, Libria şehrinde faşistler yönetime hâkim olup baskıcı bir sistem kurmuştur. “Barışı korumak adına” insanların duygularını baskı altına almaktadır. Sanatsal nesneler bulundurmak ve güzel sanatlarla ilgilenmek yasaktır. Duygu ve heyecan uyandıracak şeylerle ilgilenmek, ölüm cezasına bile yol açabilmektedir.
Savaş travmasını üzerinden atamayan rejim, barışı korumak adına insan duygularını Prozium adlı bir ilaç vesilesiyle kontrol altında tutmaktadır. Bu ilacın denetiminden John Preston adlı bir ajan sorumludur. Rejim duygularla birlikte sanatın da düşmanıdır. Savaş öncesinden kalma tüm sanat eserleri yok edilmektedir. Duygular gibi sanat da yasaktır.  John Preston, bir gün ilacı kullanmayı unutur ve duygularının farkına varır. Geçmişte yaşadığı anılar tazelenince, kimliğinden sıyrılır; hizmetinde olduğu rejime karşı isyan başlatır.
Fahrenheit 451’e benzerlik gösteren filmin başrollerinde Christian Bale ve Sean Bean, yan rollerde ise Taye Diggs, Angus MacFadyen, Sean Pertwee, Emily Watson ve David Hemmings yer alır.
KURGU GİBİ GERÇEK
İçinde yaşadığımız son 35 yıl, bir distopya filminden (ya da romanından) farksız. Kurgusal/distopik bir dünyadayız sanki. Kurgu dünyasının sıkça söz ettiğimiz, örneklediğimiz filmlerinde öngörülen, varsayılan, olanaksız gibi gözüken distopik durumu yaşadık, yaşıyoruz. “Büyük ağabey” görev başında. İktidarı boyunca bilimi, kitabı, sanatı “bombadan tehlikeli” gördü; basılmamış kitaplar toplatıldı. Roboski’de gencecik insanlardan sonra katırlar da “ölü ele geçirildi”.
Belleklerimizi tazeleyelim ve unutmayalım; ülke (bugün de süren) koca bir tele kulak merkezine, dinleme/dinlenme arenasına dönmüştü, yakın geçmişte. 12 Eylül ve sonrasında ‘Yeni Ortaçağ’ kurulmuş, bu iktidar döneminde tüm kurumlarıyla ele geçirilerek pekiştirilmişti bir kez. Sonrası geldi...
Kurgu dünyasında distopik bir toplum otoriter/totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında anlatılır. Distopya, (dystopia) çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır; anti-ütopya... Karşı ütopya da denebilir. Ütopya olumluluk içeren, aranan istenen, olması için mücadele edilen ‘yok ülke’ ise, distopya da karşıtı olarak “kötü bir yer” anlamında kullanılır.
Roman ya da sinemada kurgulanan distopyaların ortak niteliği, “toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermektir. Bu tehlike, bir yandan makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesidir. Öte yandan, insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir. Bu distopyaların amacı, insanları bu türden tehlikeler için önceden uyarmaktadır.”
OTOMATİK PORTAKAL
Film Britanya’da endüstri sonrası bir şehirdeki, ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği toplumda, gençlerden oluşan bir çetenin insanlara uyguladıkları şiddet ve Alex üzerinden toplumsal değerlerin çatışması aktarılır.
Bir holigan olan Alex’in zaman geçirmek için üyesi olduğu sokak çetesi ile beraber işledikleri birçok suçtan sonra çete ile ayrılığa düşünce, onlar tarafından ihbar edilmesini ve polis tarafından beyninin yıkanarak topluma kazandırılma metodu ve sonrası anlatılır.
Anthony Burgess’in aynı adlı yapıtından uyarlanan 1971 yapımı filmde, yönetmen Stanley Kubrick olayları büyük bir ifade gücü ile o günlerden bugüne değişen dünya düzeni ve bu değişimin insanların üzerindeki farklı etkilerini, suça ve şiddete eğilimi ustaca yansıtmıştır.
PSİKOPATİ DÜNYASI
Başlıca distopik roman örnekleri olarak; Biz (Yevgeniy İvanoviç Zamyatin), Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (George Orwell), Hayvanlar Çiftliği (George Orwell), Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley), Fahrenheit 451’i (Ray Bradbury) sayabiliriz.

Başlıca distopik filmleri de şöyle sıralayabiliriz: 
Metropolis (1927)Alphaville (1965)Fahrenheit 451 / Değişen Dünyanın İnsanları (1966)Planet of the Apes / Maymunlar Cehennemi (1968)
A Clockwork Orange / Otomatik Portakal (1971)
Blade Runner / Bıçak Sırtı (1982)
Nineteen Eighty-Four / 1984 (1984)
Brazil (1985)
Twelve Monkeys / 12 Maymun (1995)
The City of Lost Children / Kayıp Çocuklar Şehri (1995)
Strange Days / Tuhaf Günler (1995)
Gattaca (1997)
exiStenZ / Varoluş (1999)
The Matrix (1999)
Equilibrium / İsyan (2002)
Minority Report / Azınlık Raporu(2002)
The Road / Yol (2009)