24 Mart 2020 Salı

KAPLUMBAĞALAR DA UÇAR


07 Şubat 2016
Irak-Türkiye sınırı. Amerika Birleşik Devletleri-Irak savaşından birkaç hafta önce. Türkiye-İran sınırında bulunan bir Kürt mülteci kampı. Kamp sakinleri televizyon antenlerinin yönünü ayarlayarak ülkede olup biteni izlemeye çalışmaktadır.
- “Şu Saddam’ın bize yaptığına bak. Suyumuz yok, elektriğimiz yok, hiçbir şeyimiz yok. Her şeyden mahrum kaldık. Televizyonlarımız bile çalışmıyor ki. Neler geldi başımıza, neler geldi.”
Soran’la Agrin de bu esnada kampta tanışırlar. Mayın toplayarak yaşayan Uydu lakaplı Soran 13 yaşında bir çocuktur. Ailesi katliamda öldürülen Agrin, Halepçe’den gelmiştir. Sınıra gitmek istiyordur. Ağabeyi Henkov, mayına bastığından kollarını kaybetmiş. Geleceği görebilme yeteneğine sahiptir. Arin’le Henkov’un yanında kardeşleri sanılan küçük bir çocuk vardır. Henkov Arin’in çocuğu olduğunu söylese de Arin’in yanıtı nettir ve savaşın acımasızlığını gösterir. 
- O, ailemizi öldüren ve bana bunu yapanların çocuğu değil mi? Benim çocuğum mu yani? Benim çocuğumsa babası nerede?
Her yerde savaş vardır, herkes haber peşindedir, uydu çanak alma peşindedir. Henkov, o haliyle mayın toplamayı sürdürür. 
Soran, Agrin’e âşık olur. Henkov bu durumdan hoşnut değildir. Savaş koşulları tüm acımasızlığıyla sürmektedir. Kampın çocukları tarlalardan mayın toplayıp satarlar.
Soran: Şuradaki çocukları görüyor musun? Onlar Kürt olduğunu bilmiyor, seni yabancı sanıyorlar.
Mayınları bugün kaçtan alacaksın Ahmet?
Ahmet: 22 Dinar fazlası olmaz,

Soran: Dalgamı geçiyorsun sen. Önceden daha fazla fiyat verirdin. Birleşmiş Milletlere tanesini 2200 Dinardan verdiğini bilmiyorum mu sanıyorsun? Onların ne kadar kazandığını bile biliyorum. Onların köpekleri bile bizim çocuklarımızdan 50 kat fazla kazanıyorlar. Üstelik onlar köpeklerine bir tas yemek veriyorlar. Bir Kürt olarak çocuklarımıza yardım edebilirsin.
Henkov bir kez daha geleceği görmüş ve ABD ile Irak arasında savaş çıkacağını söylemiştir. Soran bunu kampta kalanlara duyurur. ABD, Irak savaşı başlar. Amerikan helikopterlerinden atılan bildirilerde şunlar yazılıdır: “İyi günler gelecek. Adaletsizlik, talihsizlik ve zorbalığın sonu. Biz sizin dostunuz ve kardeşiniziz. Bize karşı olanlar düşmanımızdır. Bu ülkeyi cennet yapacağız. Acılarınızı dindirmeye geldik.”
ARİN’İN TRAJEDİSİ
Soran, kampın çocuklarına silah kullanmayı kimyasal saldırıya karşı maske kullanmayı öğretir. Arîn bir an önce sınırı geçmek, gitmek istiyordur fakat çocuktan rahatsızdın, onu kampta bırakmak istiyordur. Terk ettiği çocuk mayın tarlasına girer. Soran yanına aldığı mayın toplayıcısı çocuklarla onu kurtarmaya gider. Çocuğun yanına giderken bastığı bir mayın patlar, ayağından yaralanır. Çocuk kurtulmuştur.
Henkov ertesi gün her şeyin biteceği öngörüsünde bulunur. Soran bunu savaşın biteceği biçiminde yorumlar ve köylüye duyurur. ABD, Irak’ı işgal etmiş Saddam devrilmiştir. Halk televizyondan canlı yayında izler olan biteni. Saddam’ın heykelleri de yıkılmıştır. Çocuklardan biri elindeki mayınları satıp Saddam heykelinin kolunu satın alır ve Soran’a getirir. Bir de küçük kırmızı balıklar getirmiştir yanında. Henkov bu kez de Arin’in intihar edeceğini görür, Agrin’i aramaya çıkar. Amerikan işgal kuvvetleri kampa gelmiştir.
Kaplumbağalar da Uçar,  daha önce Sarhoş Atlar Zamanı adlı filmiyle 2000 yılında Cannes’da Altın Kamera ödülünü alan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin 2004’te çektiği ikinci filmidir. Berlin Uluslararası Film Festivali En iyi istikbali ve barış film ödülü (2005) başta olmak üzere birçok ödülleri alır. 2006’da İran en iyi yabancı film dalında adaylık gösterilir.
Film adını eski bir Kürt hikâyesinden alır. Hikâye şöyledir: “Göl kenarında yaşayan bir kaplumbağa, çevresindeki kuşları sürekli izler, onlara imrenirmiş. Zaman geçtikçe bu kuşlarla arkadaş olmuş ve duygularını paylaşmış. Kaplumbağa, yaşadığı gölün diğer tarafına gitmek istiyormuş; ama kendisi de biliyormuş, gidecek olsa bu gezinin bir ömür süreceğini. Kaplumbağa keşke ben de sizin gibi uçabilseydim demiş kuşlara. Kaplumbağanın bu dileğini yerine getirmek isteyen kuşlar, ‘uçabilirsin!’ demişler kaplumbağaya. Kaplumbağalar da uçar! Bir dal bulan iki kuş, kaplumbağayı karşıya geçirmek için iki yanından tutacakmış. Tek yapman gereken dalı sıkıca ısırmak demişler kaplumbağaya. Kaplumbağa dalı ısırmış ve yükselmiş yükselmişler, uçmuş uçmuşlar ama kaplumbağa korkmuş yükseklerden. Heyecanla bağıracağı an çenesi açılıvermiş kaplumbağanın ve suya düşmüş; yani ait olduğu yere... Kendi yavaş, imkânsız hayatını anlamış, yüksekler için yaratılmadığını, kuşlar gibi olamayacağını...” 
İçinde yaşadıkları köyden, kamptan başka gidecek yerleri olmayan insanların savaşın gölgesindeki hikâyeleri anlatılır filmde.

MEŞ (YÜRÜYÜŞ)


 31 Ocak 2016
Yanılmıyorsam 2011 yılının 13 Ekim’iydi. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Suriye doğumlu Yönetmen Shiar Abdi’nin Meş (Yürüyüş) filmini izlemiştik. Film Türkiye/Almanya ortak yapımıydı. Türkçe, İngilizce alt yazıyla izlediğimiz film Kürtçeydi. Filmin senaryosunu da yazan yapımcı Selamo’nun (Abdulselam Kılgı), 12 Eylül darbesinden sonra Almanya’ya ‘kaçmak’ zorunda kaldığını film sonrasında yapılan söyleşide öğreniyorduk.
Toplumsal bir altüste yol açan, egemenler adına toplumun yeniden şekillenmesini sağlamak amacıyla gerçekleştirilen Cumhuriyet tarihinin en kanlı darbesi 12 Eylül 1980, toplumun her kesiminde onarılması zor yaralar açmıştı. Bu gün de etkisi altında olduğumuz 80 darbesi Kürt coğrafyasında daha zorlu yaşanmıştı.

Meş, 1980 12 Eylül’ünün öncesinde ve sonrasında Mardin’in Nusaybin ilçesinde Halilo adlı “deli” ve onun çevresinde yaşananları aktarıyordu. Halilo’nun arkadaşlarının kimi babasız kalır, kiminin ailesi ilçeyi terk eder, kiminin yakınları gözaltına alınıp bilinmeyen yerlere götürülür. Halilo, ağzında rast gele birilerinden aldığı sigarası, omzunda paltosu ile sürekli yürüyerek sessiz protestosunu sürdürür. Ailesiyle de, dünyasına girip onu anlamaya çalışan küçük çocuk Cengo’yla da, Cengo’nun arkadaşlarıyla da konuşmayan Halilo’nun suskunluğu aynı zamanda kimlik ve dil üzerine yoğunlaşan baskılara yönelik bir protestodur.
Halilo, yerden izmarit topladığı gibi, insanların ağzındaki sigarayı da kapıp içmeyi sürdürür. Suskun protesto yürüyüşünü ‘askeriye’nin önünde sürdürürken aracına binmek için çıkan rütbeli subayın ağzındaki sigarayı da kaptığında subay Halilo’ya tokat atar. Halilo da aynı sertlikte bir tokatla subaya karşılık verir.
Subaya (otoriteye) atılan bu tokat salonda sınırlı da olsa alkışla karşılanırken, film sonrası yapılan basın toplantısında linç kültürünün yansıması tartışmalara yol açar.
Tartışmalara geçmeden bir kaç not düşmek isterim.
Aynı subay bir 12 Eylül uygulaması olarak köyleri, evleri basıyor baskı ve zulüm uyguluyordu. Bu zulüm darbe koşullarında tüm ülkede yaşansa da, dağlarında “gerilla” olan Kürt coğrafyasında daha acımasızdı. Darbe sonrasında Halilo’nun çevresindeki birçok Kürt de bundan payına düşeni almıştı. “Kürt sorunu”nu çözümü zor, acılı bir yola, savaş sürecine sürükleyen bu uygulamalar, sonrasında yakını baskı, işkence gören Cengo dâhil birçok Kürt gencinin dağa çıkmasına yol açmıştı.
Meş, Selamo’nun (Abdulselam Kılgı) yakından tanık olduğu bu gerçekliği sade bir dille aktarıyordu. Darbe koşullarının sokağa çıkma yasaklı, dur ihtarlı zorlu günlerinde “teslim ol, dur ihtarı”na uymayan suskun ve “deli” Halilo da öldürülür.
BİR HALKIN KALBİNİ KIRDIYSAN…
Film sonrası, basın toplantısına geçildiğinde söz alan bir izleyici film üzerine konuşmak yenine saldırgan ve ırkçı bir söylemle siyasi tartışma yapmayı seçiyordu. Konuşmasıyla linç kültüründen can alan ateşi alevlendiren kıvılcımı da harekete geçirmiş, salonda tahammülsüzlüğün beslediği gerilimi yükseltmişti.
İzleyici, “Filminizi Kürtçe çekmişsiniz, niye Türkçe konuşuyorsunuz? (Aynı salonda daha önce Press filminin oyuncusu Kürtçe konuştuğunda “anlamıyoruz” diye sözü kesilmiş, tepki gösterilmişti) Bir askeri, deli birisine tokatlattınız. Salondakiler de alkışladı. Nasıl alkışladılar şaştım. Ben Hakkâri’de öğretmenlik yaptım, hiç böyle şeyler yaşanmıyor. Siz bölücülük yapıyorsunuz.” gibi cümleler kurunca, salonda uğultuyu ve saldırgan üslubu yükseltenler, filmin iki küçük oyuncusunun şaşkın ve korkuyla bakan gözlerine yansıyan ruh hallerini anlamaya çalışabilselerdi keşke.
Filmde aktarılan yaşanmış bir öyküydü. Halilo da bölgedeki birçok Kürt gibi asker tarafından tokatlanmış, sonrasında öldürülmüştü. Ortada yok edilen bir hayat varken, ön yargılı ve tahammülü yok edilen Türk seyirci, bu hayatı değil, atılan tokadı görüyordu yalnızca. Benzer sorular üzerine Selamo da buna vurgu yaparak şunları söyledi: “Size gücenmiyorum. Fikrinize saygı gösteriyorum. Beraber yaşamak bir aşk gibidir. Birilerinin kalbini kırdıysanız defalarca özür dilersiniz. Ama benim kalbimi kırarak zorla birlikte yaşayalım diyemezsiniz. Özgür insanlar olarak, barış içinde yaşayalım. Halilo’nun hayatını göremiyorsunuz, tokadı görüyorsunuz, ona yanıyorum. O insan vardı, öldürüldü.”
“İnsan hakları sorunu var derseniz sizinleyim” diyen bir seyirciye de, “İnsan haklarıyla Kürt haklarını mı ayırıyorsunuz” karşılığını verdi. Filmin kahramanı Halilo’yu deli gözüyle görmediğini belirterek, “Sisteme uyum sağlayamayanlardan biriydi. Politik bir insandı. Politik bir kişiliğe sahipti” dedi.
Tartışılan film Meş, Gıyasettin Şehir ile En İyi Sanat Yönetmeni, Abdullah Ado, Nujîyan Kılgı ile en iyi çocuk oyuncu ve Frank Schreiber, Hemin Derya ile En İyi Müzik ödüllerini alarak festivalden 4 ödülle ayrılıyordu.
Selemo (Abdulselam Kılgı), ödül gecesi yaptığı konuşmada da, “Bu festivalin önemi 12 Eylül’de sansürlenen, yasaklanan filmler geç kalmış portakalla ödüllendirildi. Bizi çok mutlu etti. Ama aynı zamanda biz burada bir Kürtçe film yaptığımız için kendimizi öteki gibi hissettik. Ve basın tarafından sansürlendik. Bunu kamuoyuna duyurmak istiyorum.
Siz burada 12 Eylül sistemine bir cevap verdiniz. Sansürlenen bir filme ödül verdiniz. Biz de 12 Eylül sistemine bir tokat vurmak istedik ama bize sansür uygulandı, öyle olsun. 30 yıldır bu ülkede bir savaş var. Bunu herkes kabul ediyor. Ve şimdi tartışıyor. Yıllardır bu ülkede Kürtler’in dili yasaklandı. Filmler zaten hiç olmadı. Müzikleri yasaklandı. Asimile edildi. Şimdi bunlar yavaş yavaş kabul ediliyor. Biz beraber yaşamayı seviyoruz. Ama beraber yaşamak da bir aşk gibidir. Aşkının kalbini kırarsan ondan defalarca özür diliyorsun ama bir halkın kalbini kırdıysan, yani zorla dayatmayla da olmuyor. Birbirimizi severek ötekileştirmeden kardeşçe yaşamak istiyoruz.
Sanatın gücü büyüktür. Büyük olmasaydı 30 yıl sonra 12 Eylül döneminde yasaklanan filmlere ödül verilmeyecekti. Tek bir insanın ölmemesi için kardeşçe, barış içinde yaşayabilmek için sanatçı arkadaşlarımızın bu güçlerini kullanmalarını istiyorum.” dedi.

KÜÇÜK KARA BALIKLAR


  24 Ocak 2016
 Küçük Kara Balıklar/Güneydoğu’da Çocuk Olmak” belgeseli on yıllardır sürmekte olan savaşı, çocukların ya da savaşın en şiddetli olduğu 90’lı yıllarda bu cehennemi çocuk olarak yaşayanların gözünden anlatıyor.
5 yönetmen (Haluk Ünal, Ezel Akay, Serpil Güler, Cem Terbiyeli ve Önder İnce) kameralarını Güneydoğu’ya, Kürt çocuklarına çevirmiş ve ortaya “Küçük Kara Balıklar / Güneydoğu’da Çocuk olmak” filmi çıkmıştı.
“Devlet Dersinde öldürülmüş tüm çocukların anısına.” Ece Ayhan’ın “Meçhul Öğrenci Anıtı” şiirinin bu dizesine göndermeyle başlıyor film. 90’lı yıllarda çocuk olan ya da o yıllarda doğan 11 Kürt ‘yaşadıklarını’ anlatıyor.
“Bir adam bağırıyordu ‘Vayyy, vayyy.’ Dediler ‘aç gözlerini.’ ‘Açamam’ dedim, ‘artık halim kalmadı.’ Açtım, karşımda on yaşlarında, göğüsleri belirgin olmayan bir kız çocuğu. Saçları kocaman, böyle dağılmış. Kızın bacaklarının arasından kan akıyor, boşalıyor böyle. Ya düşünsene babasını konuşturmak için küçücük kızını getirmiş, gözünün önünde tecavüz ediyorlarmış meğer. Biz dünyanın neresindeydik? ‘Bu Türkler niye bizi görmüyor’ dedim. Hiç mi kimse duymuyor sesimizi? Çocuk bunları yaşarken bu ülkenin insanları ne diyor, niye duymuyor bizi? Bu çamur bir gün onlara sıçrayacak.”
Suzan Çelebi: “Lise döneminde ilk gözaltı sürecimi yaşadım. Beyaz Reno geldi beni aldı götürdü. Dövüyorlar habire. Hiç soru sormuyorlar, habire dövüyorlar. Hiç bağırmadım. Hiç duymayacak o benim bağırmamı dedim. Eğer bu benim devletimse, beni koruması gerektiği yerde bana bunu yapıyorsa o benim sesimi hiç duymayacak. Daha hiçbir erkekle tanışmadan erkeklerin ne kadar çirkin olduğunu orada gördük. Ben Türkiye halkının da özgürleşmesini isterdim ama bir türlü gözleri açılmadı, görmedi. Barış derken kiminle barış, neyle barış? Kaybolan hayatları mı diriltecekler? Umutları… Ne bileyim, neyi geri getirecekler?”
Ahmet Öztekin: “Bir müfettiş gelmişti, sorular soruyordu. Matematik sorularının hepsinde ben el kaldırdım, hepsini de cevapladım. Dedi ki, hadi sosyalden bir soru sorayım. Kim kalkmak ister, kim cevaplayacak. Kimse elini kaldırmadı. Çünkü soruyu anlamıyor, nasıl cevap verecek. Kimse elini kaldırmayınca bana döndü, sen çalışkan bir öğrencisin, sen cevapla dedi ve ‘Türkiye’nin başkenti neresi?’ diye sordu. Düşünüyorum. Kürtçeye tercüme ettim, dedim ‘baş iyidir’, öğretmen de sürekli Atatürk’ten bahsediyor; ‘Mustafa Kemal Atatürk’ dedim. Anlamadığımız için bize geri zekâlı muamelesi yapılıyordu. Hoca anlatıyor, yabancı bir dilde. Biz tek kelimesini anlamıyoruz. Anlamadığımız için de bu öğrencilerden bir şey çıkmaz, bu öğrenciler anlamaz, aptaldır gibi muamelelere maruz kalıyorduk. Liseye geçtikten sonra, Türkçeyi anlamaya başladıktan sonra karneme zayıf gelmedi. Teşekkür, takdir belgeleri alıyordum. Çünkü artık o zaman bir problem yaşamıyordum. Aslında verilen derslerin hiç de zor olmadığını, sadece dilden kaynaklı problem yaşadığımızı anladım. Hayatımda en büyük yarayı dil yarası oluşturdu.”
Ayhan Kızıldoğan: “90’lı yıllarda bölgede yaşayan hiçbir çocuk ben iyi yaşadım, güzel yaşadım diyemez. Hele de bizim gibi sınır bir şehirde yaşayan bir çocuk hiç diyemez. Benim yaşıtlarımın çoğu okumadı. Sabah erken bir bakıyorsun baskın gelmiş, evini basıyorlar. Anneni itekliyorlar, babanı tartaklıyorlar. Çoğunda da ‘buraya akşam terörist gelmiş, burada silah var, buradan adam geçmiş, haber vermemişsiniz’ denirdi.”

Vehbi Yıldırım“93’e kadarki hayatımız güzeldi. Öğlene doğruydu, okula gidiyorduk. O dönem çatışma başladı ki üç gün devam edecekti. Tam meydana gelmemizle birlikte olay başladı. Aşağıda, sokağın başından bir panzer çıktı birkaç askerle birlikte. Bizi taramaya başladılar. Çitlerden atlaya atlaya bizim eve kadar ulaştık. Böyle üç günden fazla devam etti, her yerde mermiler uçuşuyordu. Ahırlarda yatarak geçiriyorduk o günü. Sonra bizi bir meydanda topladılar, artık toplu olarak öldürecekler miydi bilmiyorum. Mahşer yeri gibiydi orası. Yerde yaralı insanlar, kucağında çocuğu ölmüş anneler. 14-15 yaşlarında bir kız çıktı ‘velev ki büyüklerin suçu var, çocukların ne suçu var?’ dedi. ‘Onların cezasını siz de çekeceksiniz’ dediler. O arkadaşın çıkışı çok önemlidir, benim haşatım için bir modeldir. ‘Elbet bir gün bu çocuklarımız büyüyecek ve bu hesabı size soracaklar’ dedi. Tabi hemen apar topar alındı, götürüldü oradan. Sonra duydum ki, günlerce işkencelerden geçti. Daha sonra çocuklar bırakılsın dediler. Çocuklar kendi evine dağıldı. Geldiğimde baktım iki asker var, asker elindeki tüple evi yakmaya çalışıyor. Çocuk aklımla gittim ayağına sarıldım, yapma, bizim evi yakma biz fakiriz dedim. Beni kapıya bağladı, küfür etti, ‘bu da evle yanıp gitsin yarın öbür gün başımıza bela olacak’ dedi. Diğer asker Kürt’tü, beni kurtardı, kaçtım. Evi yaktılar tabii. Ev yandığı sürece ben ağladım. Belki de son ağlayışımdı. Yanan sadece bir ev değildi, yanan benim çocukluğumdu, benim geçmişimdi ve yanan benim geleceğim olacaktı,”
Nafya Zeybek: Bölge ve özellikle Şırnak çocukları için kapkara bir dönem başladı. Sene 1992, Newroz, savaş, ölüm, kan. 6 yaşındasınız, birden içeri bir ateş açılıyor. Annemin kanlar içinde yere düştüğünü hatırlıyorum. Bizim evimiz tümenin tam karşısında. O açıdan bizim evimize doğru ateş açıldı. Annem ve ablam yaralandı. O dehşet anını hatırlıyorum. O korku anlatılamaz.”
İmren Demirbaş: “Güneydoğu’da siz doğduğunuzda bir çocuk olarak, hele 90’lı yıllardan sonra, asla siz çocuk değilsiniz. Sadece bebeklik döneminizde, 1’le 5 yaş arasında çocuksunuz. 6 yaşından sonra sen artık büyüksün.
Muhbet Encü (Roboski): Eskiden o kadar güzeldi ki bu köy, ama şimdi bu olay olduğundan beri her şey var; acı var, öfke var, kahır var. Artık bizim için hayat yok oldu.”
Gördüklerinizin, dinlediklerinizin etkisinden günlerce kurtulamıyorsunuz. İnsanların direncini, tüm olumsuzluklara karşın umutlarını yitirmeyişlerini hayranlıkla izliyorsunuz.

İKİ DİL BİR BAVUL


 17 Ocak 2016
Ülkenin bir bölümünde abluka, sokağa çıkma yasakları, çatışmalar ve ölümler sürüyor. Her yeni güne ölüm haberleriyle uyanıyoruz. Sokağa çıkma yasağının 12’nci gününde Cizre’de Sur Mahallesi’ne polisin açtığı yaylım ateşinde kurşunların bir eve isabet etmesi sonucu 6 aylık bebek yaşamını yitirirken, bebeği ambulansa taşıyan aileyi polis taradı. Hamile kadınlar öldürülüyor, çocuklar öldürülüyor, çocukların eğitim hakları oyun oynama, sokağa çıkma hakları ellerinden alınıyor.
SAVAŞIN SAVUNMASIZ YÜZÜ: ÇOCUKLAR
Türk Psikologlar Derneği, Çocuk İhmalini ve İstismarını Önleme Derneği, İnsan Hakları Derneği ve Gündem Çocuk Derneği’nin çağrısıyla Birleşmiş Milletler’in Ankara’daki binası önünde bir açıklama yapıldı. 67 örgütün imzacısı olduğu açıklamada konuşan Özge Çelik, “16 Ağustos tarihinden bugüne 7 il ve 17 ilçede uygulanan sokağa çıkma yasaklarının, Bölgede süren çatışma halinin ve başta çocuklar olmak üzere ölümlerin durmasını talep ediyoruz” dedi. 22 Temmuz tarihinden bu yana daha doğmamış bebeklerin bile katledildiğini belirten Çelik, en az 44 çocuğun yaşamını yitirdiğini kaydetti.
Geçtiğimiz haftalarda Milli Eğitim Müdürlükleri tarafından gönderilen bir cep telefonu kısa mesajıyla Cizre ve Silopi’de görev yapan yaklaşık üç bin öğretmen, Şırnak’ın ilçelerini terk etti.
Cizre ve Silopi’de görev yapan öğretmenlere “Tüm öğretmen ve idarecilerimiz bakanlığımız tarafından 14.12.2015 tarihinden itibaren hizmet içi eğitim seminerine alınmıştır. Öğretmenlerimiz seminerlerini memleketlerinde alabilirler” mesajı gönderildi.
Cizre ve köylerinde 1298 öğretmen görev yapıyordu. 43 bin 127 öğrencinin 104 okulda gördüğü eğitime ara verildi. Aynı durum 1873 öğretmenin görev yaptığı Silopi ilçesinde de geçerli oldu.
Sokağa çıkma yasakları ve çatışmalar eğitimi de vurdu. Yasakların uygulandığı yerlerde toplam bin 556 okulda eğitim durdu ve 362 bin öğrenci eğitim alamıyor. Barış İçin Eğitimciler Girişimi bir rapor hazırladı. Girişimin raporuna göre 1556 okulda eğitim gören 362 bin öğrenci ile bu okullarda görev yapan 16 bin 797 öğretmen yasaklardan ve çatışmalardan doğrudan etkilendi. Girişim tarafından yapılan yazılı açıklamada Milli Eğitim Bakanlığına seslenildi: “Çocukların eğitim hakkını, mutluluk ve güven içerisinde büyüme hakkını geri istiyoruz.” Sokağa çıkma yasağı süresince kapalı olan okul sayısı ve bu durumdan etkilenen öğrenci-öğretmen sayısının yer aldığı raporda şu ifadeler yer alıyor:
“12-13 Aralık 2015 tarihlerinde MEB tarafından gönderilen SMS mesajı ile Cizre ve Silopi’deki öğretmenlerin ‘hizmet içi eğitim’ gerekçesiyle memleketlerine gönderilmesi, bölgede yaşanan savaşın ve şiddetin ulaştığı boyutu herkes için bir kez daha gözler önüne sermiştir. Cizre’de 104 okulda 41.127 öğrenci ve onlara eğitim veren 1290 öğretmen; Silopi’de 68 okulda 39.128 öğrenciye eğitim veren 1701 öğretmen bulunmaktadır. Öğretim yılının ortasında böylesi bir karar ve uygulama herhangi bir demokratik ülkede insani ve pedagojik açıdan kabul edilemez bir durumdur. Bu uygulamanın tüm dünyada tanınan İnsan Hakları Haftası’nda gerçekleştirilmesi ise doğrudan insan hakları kavramının hedef alındığının bir göstergesidir. Temel insan haklarından mahrum edilen nüfusun büyüklüğü henüz kestirilemediği gibi, yerleşim yerlerini terk etmek zorunda kalan çocukların ve gençlerin hangi koşullarda yaşamlarını sürdürdüklerine ya da eğitimlerine devam edip etmediklerine dair de sağlıklı bilgiler bulunmamaktadır.”
İKİ DİL BİR BAVUL, ÇOK ÇOCUK VE ÖĞRETMEN
Yönetmenliğini Özgür Doğan ve Orhan Eskiköy’ün yaptığı İki Dil Bir Bavul adlı filmde üniversiteden yeni mezun olmuş genç bir öğretmenin zorunlu hizmet için atandığı Kürt köyünde tek kelime Türkçe bilmeyen öğrencileriyle geçirdiği bir ders yılı anlatılır.
Film Denizlili Emre Aydın’ın minibüs yolculuğunun ardından elinde bavulu, ilk görev yeri olan Demirci köyüne ayak basmasıyla başlıyor. Tek kelime Kürtçe bilmeyen öğretmen Emre ev ev dolaşıp tek kelime Türkçe bilmeyen öğrencileri okula toplar. Asıl zorluk o zaman başlar. Küçük öğrencilerine ders öğretmekten geçen öğretmen, onlara tek kelime bilmedikleri Türkçeyi öğretmeye çalışır. Dili de hayatı da birlikte öğrenmeye çalışırlar.
Gerçek bir mekana dayanmakta olan İki Dil Bir Bavul, Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinin Demirci köyünde geçmektedir. Yıllardır yaşanan anadilde eğitim tartışmalarının gerekliliğini yalın ve gerçekçi bir dilde anlatır film.
2008 yapımı film dünya galası 25 Kasım 2008 tarihinde 21. Amsterdam Uluslararası Belgesel Film Festivali’nde yapılırken Türkiye’de ilk kez İstanbul Film Festivali’nde gösterildi ve galası ise 21 Ekim 2009 tarihinde Atlas Sineması’nda yapıldı. Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Film” ve “Büyük Jüri Özel Ödülü”, Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi İlk Film Ödülü” ve Abu Dabi Uluslararası Ortadoğu Film Festivali’nde “En İyi Ortadoğu Belgeseli” ödülü dahil olmak üzere birçok festivalde çeşitli dallarda ödüller kazandı.
Orhon Murat Arıburnu Çocuk adlı şiirinde şöyle diyordu:
“Bir çocuk ağlıyorsa/ Asya’da/ Afrika’da/ Dünyada/ O Çocuk Bizimdir
Ağlayan çocuk gülüyorsa/ Asya’da/ Afrika’da/ Dünyada/ O Çocuk Hepimizindir.”

AĞLAMA ANNE, GÜZEL YERDEYİM


 10 Ocak 2016
 “Gülemiyorsun ya, gülmek/ Bir halk gülüyorsa gülmektir” demişti Edip Cansever Mendilimde Kan Sesleri adlı şiirinde. “Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar/ Mendilimde kan sesleri.”
Bu yazıyı hazırladığım sırada bir yandan Roboski katliamının dördüncü yıl anmalarına Ankara’dan, İzmir’den, İstanbul’dan polis saldırısı haberleri geliyordu, bir yandan da Cizre’den, Silopi’den çocuk ölümü haberleri. Cizre’de 5 yaşındaki çocuk ensesinden vurularak yaşamını yitiriyordu. Bu satırları yazarken (28 Aralık 2015) devlet güçlerinin saldırıları nedeniyle, 15 günde Cizre ve Silopi’de aralarında henüz anne karnındaki bir bebek ile 3 aylık Miray bebeğin de bulunduğu 36 kişi yaşamını yitirmişti.
İSTİHBARAT KAZASI DEĞİL KATLİAM
Roboski katliamının dördüncü yılında tek bir tutuklama, görevden alma olmaz, failler ortaya çıkarılıp yargılanmazken ülkenin her yanı yaşanan katliamlarla Roboski’ye dönüyordu. Roboskî katliamı üzerinden tam 4 yıl geçti. 28 Aralık 2011 tarihinde Roboskî’de dünyanın hafızasına kazınan, Türkiye tarihinin en kanlı katliamlarından biri yaşandı. Şırnak’ın Uludere ilçesinin Gülyazı (Bujeh) ve Ortasu (Roboski) köylerinden, yaşları 12-41 arasında 34 köylü, sınır ticareti yaptıkları sırada, sınırı geçtikten hemen sonra savaş uçaklarıyla bombalanarak öldürüldü. Öldürülenler Encü ailesinden Cemal, Celal, Hüseyin, Serhat, Salih, Muhammet, Selman, Cihan, Erkan, Erhan, Zeydan, Vedat, Fadıl, Şervan, Şerafettin, Şivan, Savaş, Karker, Nevzat, Mahsun, Bilal, Hüsnü, Hamza, Aslan, Selam, Bedran ile Seyithan Enç, Mehmet Ali Tosun, Nadir Alma, Özcan Uysal, Osman Kaplan, Âdem Ant, Yüksel ve Salih Ürek’di.
28 Aralık 2011 tarihinde saat 21.37 ile 22.24 arasında Türk savaş uçakları sınır boyundaki bir grubu bombalıyor, 34 kişinin yaşamını yitirdiği öğreniliyordu. Ana akım medya TV kanalları ve gazeteler saatlerce sessiz kalıyor, katliamı görmezden geliyordu. Olayın üzerinden 12 saat geçtikten sonra ve TSK’dan yapılan açıklamanın ardından haber medyada yer bulabildi.
TSK açıklaması şöyleydi: “Bölgenin teröristler tarafından sıkça kullanılan bir yer olması ve geceleyin hududumuza doğru bir hareketin tespit edilmesi üzerine hava kuvvetleri uçakları ile ateş altına alınması gerektiği değerlendirilmiş ve saat 21.37-22.24 arasında hedef ateş altına alınmıştır.”
Aynı günlerde AKP’li Hüseyin Çelik, “Uludere bir operasyon kazasıdır” diyordu. Başbakan Erdoğan ise “Bir grubun olması daha önce Gediktepe ve Hantepe baskınlarında silahlar katırlarla taşınmasını hatırlatıyor. O zaman da niye bunlara müdahale edilmemişti denilmişti.” şeklinde açıklama yapıyordu.
ROBOSKİ SÜRÜYOR
7 Ocak 2014’de Askeri Mahkeme, Roboskî’de kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi. Takipsizlik kararının gerekçesi, “TSK personeli TBMM ve bakanlar kurulu kararları çerçevesinde, Genelkurmay’ın onayıyla hareket etmiştir… Asker, kaçakçıları terörist sanarak kaçınılmaz hataya düştü ve TBMM tezkeresinin gereğini yaptı,” biçimindeydi
Roboskî Katliamı’nda ailesinden 11 kişiyi yitiren Ferhat Encü, “Bizi yıldırmak için cezalar uygulanıyor. İki yıldır Roboskî konusunda vicdanların bu kadar körelmesini, taşlaşmasını, insanların körleşmesini kabullenemiyorum.” diyordu. Katliamdan yaralı kurtulan Servet Encü’nün evi kimliği belirsiz kişi veya kişilerce uzun namlulu silahlarla taranıyor, köylünün katırları katlediliyordu.
Roboski dün Diyarbakır, Adana, Suruç, Ankara, bugün Sur, Silopi, Cizre katliamlarıyla bütün ülkeyi Roboski’ye çevirerek sürüyor.
AĞLAMA ANNE
Önemli belgesellere imza atan Ümit Kıvanç, Roboski katliamında hayatını kaybedenler için İnsan Hakları Derneği (İHD) ve İnsan Hakları ve Mazlumlar için Dayanışma Derneği’nin (MAZLUMDER) desteğiyle “Ağlama Anne, Güzel Yerdeyim” adlı bir belgesel hazırlamıştı.
Katliamın tanıklarının, ölenlerin yakınlarının konuştuğu belgeselde yaşanan katliamın acısı tüm gerçekliğiyle aktarılıyor. Dönemin başbakanı ve diğer yetkililerin katliama ve TSK’ya sahip çıkan açıklamaların da yer aldığı belgeselde hayatını kaybedenlerin ve yakınlarının yaşam öykülerine, düşlerine de tanıklık ediyoruz.
Hatun Enç (Seyithan’ın ablası): “Kardeşim bir sene İstanbul’da kaldı. Fırında çalışıyordu. Kız işçilerde vardı. Sevdiği kız baya çaba göstermiş, kardeşime teklif açmış. Birbirlerini sevmişler. İki üç yıl birlikte oldular. Sevdiği kız şu anda Uludere’de yaşıyor. Psikolojisi tamamıyla sıfıra inmiş. Kız ölümü beyninde gerçekleştirmiş, ölümü istiyor. ‘Ben hayatım boyunca evlenmeyeceğim, Seyithan olmazsa benim için hayat boştur’ diyor. Birbirlerini çok seviyorlardı. Seyithan köye gelince biraz da ben babama bakacağım dedi. Babam yaşlıdır, emekli köy korucusudur.  Nüfusumuz kalabalıktır. Seyithan da diyor, ‘Nasıl geçinebiliriz, ben biraz para kazanayım. Belki bir evimiz olur, sevdiğim kızı getirebilirim.’ Onun için bu yola başvurmuş, kaçakçılık yoluna. O da ilk kez gitti, sonra da ölüm haberini aldık. Baya zordur.”
Nazmi Encü (Şervan’ın Babası: “Allah onu bağışladığında Roboski karakolundaydık. Orada dünyaya geldi. Bize zulmediyorlardı. Köyümüz boşaltılmıştı. O büyüyene kadar biz de buraya yerleştik. Sonra annesi hakkın rahmetine kavuştu. Lisede okuyordu, son sınıftaydı. Hayali müdür olmaktı. ‘Müdür olmak istiyorum’ derdi. Efendi bir çocuktu. Okulda çalışkandı. Hayali gözümün önünden hiç kaybolmuyor. Kalktı, sabah gitti. ‘Yılbaşı için kendime harçlık biriktireceğim’ dedi. Uçakların sesini duyduk. Öncesinde de askeri araçlar gidip yolları kesmişlerdi. Eskisi gibi yolu tutup bir saat sonra bırakırlar sandık. Uçakların böyle yapacağını tahmin edemedik. Katliamın olduğu yere gittiğimde 10-12 yaralı vardı. Kimse yardımlarına gitmemişti. Oğlumu gördüğümde kolu kopmuştu, başı bedeninde değildi. Onu ayakkabılarından tanıdım. Bu yaşadığımız kimsenin başına gelmesin. Bize büyük haksızlık yaptılar. Zulüm ettiler.”
Çok daha fazlasıyla Roboski katliamı… “Ağlama Anne,Güzel Yerdeyim”

BİR MAHALLEDE YAŞANABİLECEK HER ŞEY


  03 Ocak 2016
Çocukluğumun ilk kahramanları tüm çocuklar gibi, çizgi roman ve sinemadandı. Her çocuğun hayran olduğu bir süper kahramanı vardı, bir de hepimizin neredeyse ortak kahramanları olan çizgi romanlar vardı elden ele dolaşan. Teksas, Tommiks, Zagor, Tom Braks, Kaptan Swing, Mandrake, Kızıl Maske, Red Kit en yaygın ve hepimizin mutlaka okuduğu, biriktirdiği, değiş tokuş yaptığı çizgi romanlardı. Her kahramanın eğlenceli yardımcıları da vardı bu çizgi romanlarda. Örneğin Çelik Blek Teksas’ın Profesör Oklitus ve genç Rodi, Tommiks’in Doktor Salloso ve Konyakçı, Baltalı İlah Zagor’un Çiko, kılıktan kılığa giren Tom Braks’ın Tonton ve Baron, Kaptan Swing’in Gamlı Baykuş, Mister Blöf, Blöf’ün köpeği Puik en eğlenceli olanlarıydı. ‘Esas kahraman’ kadar onları da severdik. Bunların dışında yayınlanmış çok sayıda çizgi roman vardı. Çizgi romanların süper kahramanları dışında, sinemanın kahramanları da bizler için örnek aldığımız öykündüğümüz, onlar gibi olmak istediğimiz figürlerdi. Karaoğlan, Malkoçoğlu, Kara Murat, Tarkan beyazperdeye yansıyan en önemli kahramanlarımızdı.
Şimdi yerinde kendimi hep yabancı hissettiğim, sevimsiz bir apartmanın, soğuk bir beton yığınının olduğu bahçe içindeki o güzelim eski evde doğmuştum; arka cephemizin Çankırılı, ön cephemizin Erzincanlı güzel komşularla çevrili olduğu, mahalle kültürünün, komşuluk ilişkilerinin yaşandığı, televizyonun, buzdolabının, telefonun olmadığı fakat insanların varını yoğunu paylaştığı güzel yıllardı.
Karşı komşumuz, yine bahçe içindeki evlerinde yaşayan dondurmacı Kamil amcalardı. Dondurmacılığı Kamil amcadan sonra sürdüren büyük oğlu Mustafa ağabey, daha sonra pamuk helvacılığa başlamıştı. Pamuk helvanın hazırlanmasını izlemek büyülü bir serüvendi bizim için. Kızgın tepsiye serpilen toz şekerin tepsi üzerinde gezdirilen çubuğa pembeleşerek sarılması, pamuk helvaya dönüşmesi görsel bir şölendi; şekerin pamuk helvaya nasıl dönüştüğünü anlayamasak da.
Evlerde telefon, televizyon, buzdolabı yoktu. Mahallede ilk telefon Seniye Hanım teyzelere bağlanmış, ilk televizyonu da Azime hanım teyzeler almıştı. Bizim evimize buzdolabı ve televizyon 70’lerin ilk yarısında gelse de telefon bir türlü bağlanamamıştı, bahçe içindeki ev yıkılıp beton yığınına dönüşene dek.
Babam pikapla eve geldiğinde yanında Suat Sayın plakları getirmişti. İlk kez 45’lik plaktan dinlediğim Suat Sayın’la yıllar sonra tanışıp uzun sohbetler etme olanağı bulmam da hoş bir anıdır yaşamımda.
İlkokul öncesine uzanan anılarımı, bugün unutulmuş, adı bile anımsanmayan oyunlar kaplıyordu. Saklambaç, köşe kapmaca, mendil kapmaca, yakar top, istop, aç kapıyı bezirgân başı. Beş taş oynamaya, gazoz kapağı ve misket biriktirmeye okul öncesinde başlamıştık. Bazen demir paralarla, bazen gazoz kapağıyla kimi zaman da misketlerle ‘hangi baş’ oynardık daha çok. Misket oyunları arasında kafa karış ve çukur da vardı. Birkaç büyük teneke kutu gazoz kapağı, onlarca misket biriktirdiğimi anımsıyorum.
Kibrit kutusu kapaklarıyla daha çok da çikletlerden çıkan artist resimleriyle oynadığımız oyun da eğlenceliydi. İp atlama ve sek sek o yaşlardan başlayan bir ayrımcılıkla kız oyunu sayılırdı. Yaşımız ilerledikçe uzuneşek, isim şehir, amiral battı, adam asmaca gibi oyunlar da eklenmişti oyun dağarcığımıza.
İlkokul yıllarımızda ise laklak, topaç, niyet gibi yeni oyuncaklar, okul önlerinde satılan macun, leblebi tozu gibi yeni tatlar edinmiştik. Sonrasında niyet çekme oyununu geliştirerek kendi aramızda da oynamayı sürdürürdük. Yine o yıllardan sepya görüntüler yansıyor gittikçe silikleşen belleğime. At arabaları, faytonlar, sırtında küfelerle üzüm satan ‘çavuş üzüm’cüler, bozacılar, omzundaki değneğe asılı tepsilerde satış yapan yoğurtçular, eşek sırtında dolaşan yağcılar, sucular…
İlkokul öncesine uzanan günlerden, babamın okul öncesi okuma yazma öğretme çabalarını sıkıcı ve sinir bozucu olarak anımsasam da işime yaramadı diyemem. Okula başladığımda ilk kırmızı kurdeleyi alan olarak ödüllendiriliyor, çalışkanlar kümesi sayılan masaya oturuyordum. İlkokulda, mahallemizdeki yaşıtlarıma ders çalıştırır, aileleri tarafından çocuklarına örnek gösterilirdim. Sonraki okul hayatımda ise -belki bu ilk zorlamalara tepki- hiç çalışkan olmadım, okulu ve dersleri önemsemedim.
Bahçeli evimizin ilk kiracısı olarak eşi Almanya’da işçi olan, iki oğluyla yaşayan Hediye ablayı anımsıyorum. Eşi Hediye ablayı ve çocuklarını yanına aldırdıktan sonra, o zamanlar “fruko” diye anılan toplum polisi Halit ağabey taşınmıştı annesi eşi ve kardeşiyle. Üniversite olaylarını ilk kez ondan dinlemiştim. Yaptığı işi sevmiyordu ve sonra polisliği bırakıp Almanya’ya gitti.
Duvar yazılarıyla ilkokulda tanışmıştım. Okul yolundaki evlerin duvarlarında “Tek Yol Devrim Dev-Genç” yazıları olurdu. O dev gibi gençlerin “fruko”ları peşlerinden nasıl koşturduklarını komşumuz Halit ağabeyden dinliyordum. 15-16 Haziran’ı anımsıyorum. İşçilerin ‘ayaklandığı’ yakınımızdaki Yakacık Yolu’nda ve Ankara Asfaltı’nda yürüyüş yaptıkları söyleniyordu. 12 Mart Darbesi’ni, devriye gezen askerleri de anımsıyorum. O günlerde bahçelere saklanan gençler devriye gezen askerleri kolluyor, onlar uzaklaştığında çıkıp duvarlara yazılar yazıp ortadan kayboluyorlardı.
O günlerden çok net hatırladığım iki olay vardı. Biri Deniz Gezmişlerin asıldığı gün, diğeri de Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir’in Maltepe’de bir evde kuşatıldıklarında yaşıma ve bacak kadar boyuma aldırmadan Maltepe’ye gidip kalabalığın arasında olan biteni izlememdi.
Çıkarcılığın, ihanetin, her türden soysuzlaşmanın her gün çoğalarak yayılan habis bir ur gibi her yanımızı sardığı günümüzde bunları anımsamak acı veriyor.

MASAL GİBİ YILLARIN, MASAL SİNEMASIYDI YEŞİLÇAM


 20 Aralık 2015
      Masal gibi yılların, masal sinemasıydı Yeşilçam. Nice unutulmayan yüz tanıdık, hayattan beyazperdeye yansıyan görüntülerde, unutulmaz filmler izledik. Esas kızlar, esas oğlanlar evlerimizin duvarlarını süsleyen kartpostallarda birer ikonaya dönüştüler. Esas kızlar, esas oğlanlar kadar sevdik kötü adam ya da kötü kadın suretinde perdeye yansıyan ve gönlümüzde yıldızlaşan Yeşilçam’ın iyi kalpli oyuncularını.
Aslında bir melek olan anneler, kanımızın hemen ısındığı, baba demek istediğimiz amcalar, posbıyıklı iyi kalpli fabrikatörler ve daha niceleri. Sanki sinemanın kahramanları değil mahalle komşularımızdı onlar. Öylesine sahici, öylesine inandırıcı ve bizden olan.
Yeşilçam bir furya sinemasıydı aynı zamanda. Ya türler ya da tipler furyaya dönüşür, seri filmler halinde yansırdı beyazperdeye. Kimi zaman masallar diyarında gezindik Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’le, kimi zaman dünyayı kurtardık kötülerden yıldız savaşlarında.

Popüler Yeşilçam döneminin furyalara dönüşen en önemli damarıydı fantastik sinema. Fantazyanın sınırsız evreninde gezinen Yeşilçam, türün her alanında örnekler verdi, furyalar yarattı. Kimi zaman masal filmleri furyası esti, kimi zaman tarihi filmler, süper kahramanlar ya da kovboy filmleri furyası. Bilim kurgu filmleri de yapıldı, korku sineması örnekleri de.

Yeşilçam kalıpları, süper kahramanlar furyasına alabildiğine hâkimdir. Avantür sinemanın bütün kuralları, genç seyirciyi salonda tutabilmek için aksiyonun, vurdulu kırdılı sahnelerin, şiddetin artmasıyla sürdürür varlığını.
Birbirinin benzeri süper kahramanlarımız değişse de, anlatılan öyküler birbirine benzer. Formül aynıdır: Dünyayı mahvetmek isteyen bir kötü adam ve dünyayı kurtaran çoğu maskeli kahramanlarımız.
Filmlerin mutlu biten sonlarında “kuş kafese girer” ve tıpkı o tekerlemedeki gibi “olmaz böyle vakalar” Türk polisi mutlaka kötü adamları yakalar. Dünyayı kurtaran ilk ve tek kahramanımız Cüneyt Arkın değildir. Çok öncesinde de dünyayı kötülerin elinden kurtarmaya çalışan süper kahramanlarımız vardır. Örneğin Süpermenlerimiz ya da Yılmayan Şeytan filminde Bay Tekin, nam-ı diğer Bakırbaş…
FANTASTİĞİN SİNEMASI
Bu filmlerin perdeye yansıyan vurdulu kırdılı ya da eğlenceli öyküleri kadar kamera arkasında da kimi zaman tehlikeli, kimi zaman eğlenceli unutulmaz anlar, anılar yaşanır. Yeşilçam kaynaklarını Batı’nın, Amerika’nın çizgi romanlarında ararken, kimi zaman tarihe ve destanlara dalıp kendine ulusal kahramanlar yaratır. Yerli çizgi roman tarihsel fantazyayı etkilerken, yabancı çizgi roman da Yeşilçam’ın süper kahramanlarına esin kaynağı olur. Çizgi romanın yetmediği yerde fotoroman kahramanları yetişir imdadımıza. Çizgi romanların süper kahramanları da, dünyayı kötülük saçan tehlikeli adamlardan kurtarmak için farklı suretlerde yansır fantastik sinemanın düşsel öykülerine.
Tarihi filmlerin dekoru Bizans’tır. Bizans da surlar, kaleler yani kaçınılmaz olarak Rumeli Hisarı, saraylar, zindanlar ve kavga sahnelerinin çokça yaşandığı meyhaneler demektir. Yeşilçam’ın kalıpları kaçınılmaz olarak tarihi filmlere de yansır.
Kahramanlarımızın gözü karadır, çoğu kez tek başlarına dalarlar onca düşmanın arasına. On parmaklarında on marifet, yaylarında birden çok ok vardır düşmana atılacak. Komiktirler, alabildiğine ironik ve mizahi. İçlerindeki çocuk hiç büyümemiştir ve bu filmlerine de oyunlarına da yansır, kendileriyle dalga geçmeyi de bilirler. Yiğittirler, kimseye boyun eğmedikleri gibi sözlerini de sakınmazlar. Bütün bunların toplamında onlar sadece Yeşilçam’ın değil bizlerin de çocukluk kahramanlarıdırlar. Sanki filmlerin unutulmaz oyuncuları değil, mahallemizin örnek aldığımız ağabeyleri, ablalarıdırlar.
SİNEMA BİR TUTKUYDU O YILLARDA, BİR ŞENLİK, BİR MUCİZE
Yerli westernlerde oynamayan yoktur neredeyse. Doğal mekânlar hazırdır nasılsa. Bir anda yerli Cango’lar, Ringolar, Sabata’lar, Gringolar, kötü haydutlar, şuh Meksikalı kızlar, şerifler, çiftlik sahipleri, Kızılderililer çoğu küçük bütçeli ve iç içe çekilen yerli western filmlerinde boy gösterir. Bildiğimiz Yeşilçam kalıplarının dışında bir fantazya oluşturur bu filmler.
Bilim kurgu Yeşilçam’a Görünmeyen Adam İstanbul’da ve Uçan Daireler İstanbul’da ile girse de görsel efektler gibi teknolojileri ve dolayısıyla çok büyük bütçeleri gerektirdiğinden hep düş olarak kalmıştır son yıllara kadar.
Son yıllarda genç kuşak yönetmenler, özellikle ilk filmini yapanlar korku filmlerine yönelse de Yeşilçam’da en az denenen türdü korku sineması. Drakula İstanbul’da korkudan çok atmosfer yaratırken doğaüstücü bir korku filmi olan Şeytan, usta yönetmen Metin Erksan imzasını taşır.
Yeşilçam, Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler filmiyle, Walt Disney’in çizgilerle anlattığı, Grimm kardeşlerin ölümsüz masalını ilk kez canlı olarak sinemaya aktarır. Ertem Göreç’in yönettiği film hâsılat rekorları kırar ve masal sinemasının pek de yer bulamadığı Yeşilçam’da bir furyaya dönüşür.
Yeşilçam’ın Ayşeciği Pamuk Prenses olurken, film Salih Güney’i beyaz atlı prens, Suna Selen’i de yıllarca unutulmayacak kötü kalpli kraliçe ve cadı olarak belleklere kazır. Masal furyası birçok filmle sürerken Külkedisi de unutulmaz tabii ki. Masal dünyası Yeşilçam’a yerleşmişken halk masallarının hazır cevap Keloğlan’ı unutulur mu? İlk Keloğlan filmi Anadolu’yu kasıp kavurur, büyük hâsılat elde eder.
Halkın en önemli eğlencesi sinemalara, şenliğe gider gibi gidilirdi. Henüz televizyonun evlere girmediği, yazlık ve kışlık sinemaların olduğu yıllarda izledik bütün bu filmleri. Sinema bir tutkuydu o yıllarda, bir şenlik, bir mucize. Popüler kültürün hayatımızda henüz böylesine yıkıcı etkiler yaratmadığı yıllardı. Düş bahçelerinin beyazperdesine yansıyan hayal kahramanları, kalbimizden hayatımıza akar, örnek aldığımız kahramanlara dönüşürdü