20 Mart 2020 Cuma

GÜLER MİSİN KORKAR MISIN?


 2 Ocak 2014
İnsanın kendi şeytanıyla yüzleşmesinden bahsediyordu ya, yani korkularımız.”
Tür sineması zordur, iki türü iç içe yapmak daha da zor. Orçun Benli’nin, korku ile komedinin iç içe olduğu fantastik filmi Gulyabani 28 Şubat’ta gösterime giriyor. Gulyabani’nin başrollerinde Deniz Uğur, Ceyda Ateş, Didem Balçın ve Melike Öcalan’ın yanı sıra Perihan Savaş ve Cüneyt Arkın yer alıyor.
Dört kadın, fantastik bir filmin senaryosunu yazmak üzere korku dolu bir ormanda yer alan av evine gider. Dört güzel Kadın, atmosferi soluyup mekânı keşfetmeye çalışırken, peş peşe beklenmedik olaylarla karşılaşırlar ve kendi korkuları ile yüzleşmek zorunda kalırlar. İlk olarak Süt Kardeşler filmi ile sinemada boy gösteren Gulyabani, bu sefer hem korkutacak hem de güldürecek.
Yönetmen Orçun Benli, “ülkenin ilk korku karakteri oldu bu filmle” diyor projenin önemini ve farkını belirtirken. “Daha önce cinayet gibi din referanslı yürüyordu sinemada korku, biz Anadolu’nun içinden, halkın içinden bir korku karakteri çıkardık.” Orçun Benli ile tanışıklığımız eski zamanlara uzanıyor. Sinema izleyicisi Orçun’u benim önemsediğim filmi Bu Son Olsun (2012) ile tanıdı.
Sen Türkülerini Söyle filmiyle başlayan, farklı tarih aralıklarıyla çekilen ve “12 Eylül Filmleri” başlığı altında değerlendirilen, (benim açımdan Beynelmilel ve Eve Dönüş filmiyle birlikte diğerlerinden farklı bir yerde duran) filmlerin sonuncusuydu Bu Son Olsun.
Bu Son Olsun’da 12 Eylül’ü mizahi bir dille eleştiren, yaşanan dramları, trajediyi ironi ile aktaran Orçun Benli, ikinci filminde tür sinemasına yöneliyor; Gulyabani’de korku ile gülmeceyi iç içe deniyor.
DRAKULA’DAN ŞEYTAN’A KORKU
Yeşilçam sinemasının ana gövdesi melodramlardı. Bunun yanında güldürü filmlerine ağırlık verilse de belli kalıpların dışına çıkılmıyordu. Yeşilçam, bir yandan da Westernden polisiyeye kadar her türü deniyordu.
Son yıllarda genç kuşak yönetmenler, özellikle ilk filmini yapanlar korku filmlerine yönelse de, Yeşilçam’da en az denenen türdü korku sineması. Nazım Hikmet’in yönettiği 1937 yapımı mütareke yıllarında hafızanı yitiren bir gencin hayal dolu dünyasının anlatıldığı Güneşe Doğru filminin de ilk fantastik filmimiz olduğu söylenir. Vedat Örfi Bengü’nün 1948-50 yapımı Beyaz Baykuş, Bir Fırtına Gecesi, Çıldıran Baba gibi filmlerinde korku motiflerinin yer aldığı yazılıdır kaynaklarda.
1949 yılında ise Aydın Arakon’un yine korku unsurlarını içeren, esrarengiz, loş bir konakta geçen, daha çok atmosfere dayalı Çığlık adlı filmi de söz edilecek yapımların başında gelir. İlk gerilim filmi olan “Çığlık”ı, ‘korku türüne yakın ilk film’ olarak görebiliriz. Ancak ilk korku filmi olarak Mehmet Muhtar’ın yönettiği 1953 yapımı Drakula İstanbul’da kabul edilir. Drakula İstanbul’da, Hollywood yapımı Bela Lugosi’nin oynadığı Dracula filminden esinlenerek yapılmış, özgün bir filmdir. Kaynağı ise Ali Rıza Seyfi’nin, Bram Stoker’dan kısaltarak uyarladığı, (özet-çeviri) adı sonraki basımında Drakula İstanbul’da olan Kazıklı Voyvoda romanıdır.
Çığlık filminde, fırtınalı bir gecede bir köşke sığınan, orada bir miras meselesi yüzünden dayısı tarafından çılgına döndürülen bir genç kızla tanışan bir doktorun öyküsü anlatılır. Esrarengiz, karanlık deli kızın dehşet verici çığlıklarıyla çınlayan köşkte doktor öldürülmek istenir, fakat yerine genç kız kurban gider.
Drakula İstanbul’da filminin kahramanı Vampir Kont Drakula’dır. Drakula İstanbul’da korkudan çok atmosfer yaratırken, Yavuz Yalınkılınç’ın yönettiği Ölüler Konuşmaz ki de (1970) vampir çağrışımlı, hortlaklı bir filmdir. Genç bir çift faytonla tekinsiz bir malikâneye giderler. Sürekli ayın 15’i olduğundan bahsedip duran arabacı, onları bırakıp oradan kaçar. Geldikleri ev Âdem Bey’in konağı olarak anılmaktadır ve onun vasiyeti üzerine ücretsiz otele dönüştürülmüştür. Evde sadece siyahlar giyinen ve eski sevgilisi olduğu anlaşılan bir kadın portresine taparcasına bakan bir kâhya vardır. Genç çift eve geldikleri günün gecesi eve giren garip bir adam tarafından öldürülürler. Çünkü adam aslında civardaki mezarlıktan kalkıp gelmiş bir hortlaktır ve hortlak her ayın 15’inde ortaya çıkıp cinayet işlemektedir. Malikâneye gelenlerin hortlak dehşetiyle karşılaştığı hikâyenin sonunda elinde Kurandan ayetler okuyan bir imam ve yandaşları hortlağı alt edeceklerdir.
Doğaüstücü bir korku filmi olan Şeytan (1974) usta yönetmen Metin Erksan imzasını taşır. Şeytan’ın esin kaynağı Amerikan korku yazarı William Peter Blatty’nin çok satan romanı The Exorcist ve bu romandan uyarlanan filmdir.
Şeytan, hem Yeşilçam’ın hem de Metin Erksan’ın en ilginç çalışmalarından biri olur. Film, 1973 yılında William Friedkin imzalı The Exorcist’in neredeyse kopyası niteliğindedir. Metin Erksan, filmden değil Blatty’nin romanından uyarladıklarını söylese de Şeytan, her yönüyle aynı olduğu The Exorcist’ten uyarlanmıştır. Bu uyarlama Yeşilçam sinemasına özgü biçimde Hıristiyan söylemlerin İslami söylemlere dönüştürülmesi şeklinde gerçekleştirilir.
Şeytan, bir şeytani figürün arka planda yer aldığı jeneriğinin ardından diğer film gibi Ortadoğu’da bir arkeolojik kazı alanında başlar. Kazı çalışmasındaki yaşlı bir arkeolog (Agâh Hun) üzerinde şeytan figürü olan bir madalyon bulur ve ardından büyük bir şeytan heykeline doğru ilerler. The Exorcist filminde konuşma varken, Şeytan’da herhangi bir konuşma yoktur ve doğrudan panaromik bir İstanbul görüntüsüne geçer. Filmin geçeceği evin yakın plan çekiminden sonra Ayten görülür. Genç kadın gece yarısı tavan arasından sesler duyar, sonra kızı Gül’ün odasına gidip tamamen açık olan pencereyi kapatır.
Bu arada Ayten evde bir ruh çağırma tahtası bulur ve bunun Gül’e ait olduğunu öğrenir. Gül “Kaptan Larsen” adında bir ruhla sürekli oynadığını söyler. Gece yarısı uyanan Ayten yanında Gül’ü görür. Kız yatağının sallandığını ve uyuyamadığını söyler. Bu arada Ayten tavan arasından tekrar nereden geldiği, kime ait olduğu belli olmayan bir kitap bulur. Yazarı Tuğrul Bilge’dir: “Şeytan: Akıl Hastalıkları Hakkındaki Görüşlerin Işığı Altında Evrensel Dinlerde Şeytanın Ruh Zaptetmesi Olayı ve Şeytan Kovma Merasimi.” Bu bilinmezlik de filmin metafizik yanını kuvvetlendirir.

UMUMİ TERBİYEYE VE AHLAKA MUGAYİR -


 05 Ocak 2014
Yazının başlığını ‘kamu düzeni’ ve ‘genel ahlaka’ aykırılık olarak tercüme edip, ‘sinemaya devlet desteğine ahlak kriteri (sansür)’ diye de okuyabilirsiniz. Geçtiğimiz günlerde Evrensel’e “Sinemaya da ahlak kriteri geldi” başlığıyla bir haber yansıdı.
“Özel tiyatrolara destek için ‘genel ahlak kurallarına uygun’ oyun sergileme şartı getiren Kültür ve Turizm Bakanlığı, benzer bir kriteri sinema filmleri için de uygulamaya koydu” bilgisinin olduğu haberin girişinde şu cümleler yer alıyordu: “Sinema Filmlerinin Desteklenmesi yönetmeliğinde yapılan değişikliğe göre, destek verilen sinema filmlerinin, ‘+18’ ibareli olması durumunda bakanlık filme sağladığı desteği geri alacak.” Ayrıca yönetmelik değişikliğine göre, destek alan sinema filmleri, mutlaka Türkiye’de vizyona girmek zorunda olacak. Yani, “Umumi terbiyeye ve ahlaka ve milli duygularımıza mugayir bulunan, filmlere destek verilmez, verilse de geri alınır.”
Açılımı: Yapım ve yapım sonrası kategorilerinde destek alan projelerde değerlendirme ve sınıflandırma işlemi sonucu verilen işaret ve ibarelerin kullanılmaması, ticari dolaşıma ve gösterime sunulmasının uygun bulunmaması veya 18 yaş ve üzeri izleyici kitlesi için uygun görüldüğüne dair işaret ve ibare kullanılmasının zorunlu tutulması hallerinde bu projelere sağlanan destek geri alınacak.
DENETİM VE SANSÜRÜN TARİHÇESİ
 “Umumi terbiyeye ve ahlaka ve milli duygularımıza mugayir bulunan” filmlerin denetimi çok eski yıllara uzanıyor. Yıllarca sinemacıların korkulu rüyası olan sansür dillere destan ve çoğu neredeyse komik uygulamalarıyla Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak günümüze kadar süregelmiştir. Çoğu zaman keyfi kararlarla yasaklanan filmler izleyiciye ulaşamamış ya da birçok sahnenin çıkarılmasıyla gösterilebilmiştir.
İlk sansür uygulaması 1919 yılında Mürebbiye filmiyle başlar. İşgal orduları tarafından yasaklanan filmin Anadolu’ya gönderilmesine ve gösterilmesine izin verilmez. Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın romanından uyarlanan filmde bir Türk ailesinin yanında mürebbiye olarak çalışan Fransız kadının hikâyesi anlatılır. Madam Kalitea’nın başarıyla oynadığı Fransız mürebbiye çalıştığı evin bütün erkeklerini baştan çıkarır ve birbirlerine düşürür. Fransızları küçük düşürüyor gerekçesiyle yasaklanan filmle ilk sansür uygulaması da başlamış oluyordu.
Türkiye’de sinemaya/sanata sansür devlet tarafından uygulanmaktadır. TBMM’den sonra sansür yetkisi valiliklerce kullanılırken, 1932’de Merkez Sansür Teşkilatı kurulur. 09. 06. 1932’de film, 26.12.1933’te de ek talimatname ile senaryo sansürü getirilir. Film ve senaryo sansürünü uygulamak için bir komisyon oluşturulur. Bu komisyonda, İçişleri ve Milli Savunma bakanlıkları ile Genel Kurmay Başkanlığı’ndan birer temsilci bulunur. Ülke içinde yapılan yerli filmler ve senaryolar bu komisyonlarca denetleniyor ve gerekli görüldüğünde, sansür ediliyor, yurt dışından gelenler de gümrüklerde kontrol edilip sansüre tabii tutuluyordu.
1934 yılında kabul edilen Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanununda yer alan hükümlere dayanılarak film ve senaryo sansürünü içeren bir tüzük hazırlanır. 1939 tarihli sansür tüzüğü yürürlüğe girdikten sonra 23 Eylül 1977 tarihinde yürürlüğe giren yeni Sansür Tüzüğüne kadar 38 yıl aralıksız bazı değişikler yapılarak uygulanmıştır.
1979 Tüzüğü ve 1983 Tüzüğü sansürcü zihniyetin devam ettiğinin göstergesiydi. 1986’da FİYAP’ın (Film Yapımcıları Derneği) girişimiyle “Sinema Video ve Müzik eserleri Kanunu” kabul edilir. Böylece Türkiye’de sinema ilk kez bir kanuna kavuşmuş oluyordu. Film sansüründe bugüne kadarki tüm yasal düzenlemelerin kaynağı olan “Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu”nun 6. maddesi yürürlükten kaldırılarak polis sansürüne son verilir, sinema ile ilgili tüm konular İçişleri Bakanlığının yetkisine bırakılır.
1986’da yürürlüğe giren yasa ile köklü değişikler yapılmış olsa da, yeni tüzük eski tüzükteki bazı maddeleri içermemekle birlikte, öz itibariyle yasaklamalardan vazgeçilmemiştir. 1939 yılında yürürlüğe giren “Filmlerin Ve Film Senaryolarının Kontrolüne Dair Nizamname”nin denetim hükümlerinden biri şöyledir: “Umumi terbiyeye ve ahlaka ve milli duygularımıza mugayir bulunan, filmlerin çekimine müsaade edilmez. İşte bugün getirilen ‘ahlak kriteri’nin kaynağı.
SANSÜR HİKÂYELERİ
Sansürle başı derde giren sinemacıların başında kuşkusuz Metin Erksan gelir. 1950’li yılların başında çektiği Karanlık Dünya adlı filminin adı sansür komisyonunca Âşık Veysel’in Hayatı olarak değiştirilir. Yine aynı film, oyunculardan Aclan Sayılgan ve Kemal Bekir’in Komünist Parti kurma suçundan tutuklanmasıyla 7. maddenin 5. fırkası gereğince tümden reddedilir. Daha sonra tekrar komisyona giren film şartlı olarak izin alabilir. Ekin boylarının kısa ve cılız oluşu, ziraat işleminin çok ilkel olması, turna dansı yapan dört kızdan ikisinin çıplak ayaklı, ikisinin çarıklı oluşu şartlı kabulün gerekçelerinden bazılarıdır.
Yine Metin Erksan’ın Yılanların Öcü ve Susuz Yaz adlı filmleri de sansürden nasibini almıştı. O dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Yılanların Öcü’nü köşkte izleyip çok beğenmesine ve Metin Erksan’la yapımcı Nurset İkbal’ i tebrik etmesine rağmen film sansürden izin alamayarak tümden reddedilmişti. Susuz Yaz da “gayri ahlaki” bulunarak tümüyle reddedilmişti.
Duygu Sağıroğlu’nun Bitmeyen Yol filmi köyden büyük kente göç eden köylülerin yaşam öykülerini anlatıyordu. Fakat olur mu öyle şey, sansür kurulundan haberiniz yok galiba. Tabii ki filmin halka gösterilmesine, yurt dışına çıkarılmasına “şehrin en kötü ve en sefil yerlerini, işçilerin en sefil hayat şartları içinde yaşadıklarını belirttiği, bütün işverenleri kötü huylu, hoyrat, işçiyi hakir gören kişiler olarak gösterdiği” gerekçesiyle izin verilmez.
Lütfi Ö. Akad’ın yönettiği Hudutların Kanunu da sansür kurulunca yasaklanıyordu. Yılmaz Güney’in Umut filmi 10 maddelik gerekçeyle yasaklanır. Bu maddelerden biri şöyledir: “Filmde Yılmaz Güney ve arabası bakımsız, pis, yırtık, çok zayıf bir at ile iş yapması ve geçinmesi şansa bağlı olup kalabalık bir aileyi geçindirilmesi düşünülmez iken, bu araba ve at fakirliğin bir sembolü olarak ele alınmış, çeşitli olaylarla da çalışmak imkânı bulunmadığı kanaati verilmiştir.” Yılmaz Güney’in Ağıt filminde de sakıncalı sahneler bulunarak o sahnelerin çıkarılması isteniyordu. Süreyya Duru’nun çektiği Kara Çarşaflı Gelin de “memleket asayişine zararlı” olduğu için yasaklanmıştı.

DEPREM VE ZULÜM


 22 Aralık 2013
23 Ekim 2011 tarihinden bugüne (22 Aralık 2013) dek kaç saat, kaç gün, kaç hafta, kaç ay geçti ey devlet! Van o günden bu yana üşüyor. Vanlı depremzedeler ölüme terk edildi. Başta barınma olmak üzere hiçbir ihtiyacının karşılanmadığı depremzedeler yerleştirildikleri konteynırlardan çıkarılmak isteniyor, elektrikleri kesiliyor. Depremzedelerin kaldığı çadırlarda yangınlar çıkıyor, insanlar yangınlarda ölüyor; kış koşullarında çocuklar donarak ölüyor. Yangından, soğuktan kurtulan açlıktan ölüyor. Haftalardır açlık grevinde olan ve yaklaşık 4 aydır elektriksiz yaşam mücadelesi veren depremzedeler, konteynırlara yeniden elektrik bağlanması için yaptığı girişimlerin de Valilik tarafından engellendiğini söylüyor. Konteynırları kaplayan kar ve soğuk hava nedeniyle zor günler yaşayan depremzede bir anne "Akşam olunca çocuklarımızı nefesimizle ısıtıyoruz" diyor.
Evrensel'e konuşan depremzedelerin temsilcisi Ali Ahi, "Burada insanlar çaresizliği izliyor. Burada küçük çocukların yazdığı bir pankart vardı. 'Hayatımız film olmuş' diye. Bu doğru ve yetkililer bu filmi resmen izliyor. Biz çaresiziz ölüme terk edilmiş durumdayız" diyor.
VANLI İÇİN BU ZULÜM İLK DEĞİL
Hareketli yıllardı. 12 Mart darbesi yapılmış gençler aydınlar hapishanelere atılmış, işkencelerden geçirilmişti. 12 Martın karanlık günleri kâbus gibi çökmüştü ülkeye. Deniz Gezmişler asılmış, Mahir Çayan ve arkadaşları, İbrahim Kaypakkaya ve daha birçok devrimci yargılı yargısız infazlarda, işkencelerde öldürülmüştü. 12 Mart kâbusundan uzaklaşma günlerinde, 1974 affıyla cezaevinden çıkan devrimciler örgütlenmelerini ve mücadelelerini yeniden sürdürmeye başlamışlardı. Halk muhalefetinin de yüksek olduğu yıllardı. Fakat 12 Mart öncesi de çok parçaya bölünmüş devrimciler, yeni dönemde de aynı bölünmüşlükle, farklı örgütlenmeler içinde yer alıyordu. Sol içinde iki kutuplu dünyada, daha çok Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti eksenli bölünmeler yaşanıyordu. Bu örgütlenmeler sanat dünyasına da yansıyordu kaçınılmaz olarak.
O yıllarda, Ankara Sanat Tiyatrosu'nda da bir bölünme yaşanmıştı. Başında Erkan Yücel'in olduğu bir gurup oyuncu hem siyasal farklılık hem de buna bağlı olarak oyun seçimine dek yansıyan sanat anlayışlarındaki farklı bakış nedeniyle AST'tan ayrılarak adı daha sonra Ankara Halk Tiyatrosu olan Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu'nu kurmuştu. Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu'nun oyuncularını da tanımıyordum henüz isim olarak da, yüz olarak da.
İlk oyunlarıyla Kartal'a turneye geldiklerinde tanıştık hepsiyle. Erkan Yücel'i ilk kez orada tanımıştım. Oyun öncesi sohbetler yapılmıştı Kartal Belediye Sineması'nın fuayesinde. (Kişisel bir not: O ana kadar her şey normaldi. Fakat oyun başlayıp da Erkan Yücel sahneye çıktığında ilk büyü yaşanmış, ilk tiyatro ateşi düşmüştü içime. Öncesinde de sinemaya ve oyunculuğa olan tutkum, Erkan Yücel'in sahnedeki büyüsüyle, ışığıyla, izini yıllarca süreceğim başka bir sevdaya dönüşmüştü. Bu etkilenme sadece benim için de geçerli değildi. Belediye Sineması'nı tıka basa dolduran herkes, Erkan Yücel'den çok etkilenmişti. O'nun sahneye çıktığı an, salonda bir dalgalanma yaşanıyor, kahkahadan kırılıyordu herkes.)
DAST'ın ve Erkan Yücel'in, ilk izlediğim oyunları "Halkın Gücü", "Toprak", "Ağalar Cehennemin Dibine" ve "Deprem ve Zulüm"dü. Erkan Yücelli sahneler ve ekibin oyunlarda söylediği türküler, marşlar yıllarca silinmedi belleğimden. Erkan Yücel Toprak adlı oyunu Pazarcık köylülerinin toprak mücadelesini yerinde inceleyip oyunlaştırır ve bu oyunla yılın en iyi oyuncusu da seçilir.
Mert Egemen'i, Fuat Çiyiltepe'yi, Mualla Çiyiltepe'yi, Halil Hoca'yı, Hasan Yıldırım'ı, Şıh Ali Yalçıner'i de DAST oyunlarında tanımıştım.
DEPREM VAR, DEPREM VAR MURADİYE'DE VAN'DA ZULÜM VAR, ZULÜM VAR DERSİM'DE ZİLAN'DA
6 Eylül 1975 tarihinde Diyarbakır'ın Lice ilçesi ve köylerinde 6,6 büyüklüğünde bir deprem olur. 23 saniye süren bu şiddetli sarsıntı sonrası 2385 insan hayatını kaybeder. Daha Lice depreminin acıları sürerken, yaralar kapanmamışken 24 Kasım 1976 tarihinde merkez üssü Van'ın Muradiye ilçesi Çaldıran bucağı olan 7,5 büyüklüğünde "bilançosu korkunç" bir deprem olur. Deprem Muradiye ile çevre ilçeler olan Erciş ve Özalp'de can ve mal kaybına neden olur. Bu depremde de 3840 insan hayatını kaybeder. Bütün dünyadan yardım ve destek geldiği gibi, Türkiyeli tüm devrimciler de Van'a yardıma, dayanışmaya, koşar, kurtarma çalışmalarına katılır. Fakat o gün de yardımlar yağmalanır, halk açlığa, soğuğa ve ölüme terk edilir.
DAST (Ankara Halk Tiyatrosu) da bölgeye giderek deprem üzerine bir oyun hazırlamayı kararlaştırır.  "Deprem ve Zulüm" adlı oyunun tekstlerini hazırlayan üç oyuncudan biri de oyuncu Şıh Ali Yalçıner'dir. Fuat Çiyiltepe ile Van'a gidip yerinde inceleme araştırma yaparak bölgedeki sosyal-ekonomik hayata dair edindikleri bilgileri oyun metnine dönüştürürler. Zelzele adıyla yazdıkları ilk metin beğenilmesine karşın, bağlı oldukları siyasi yapı/parti tarafından yapılan müdahaleler ve tartışmalar sonrası değişikliklerle Deprem ve Zulüm adıyla oyunlaştırılarak sahnelenir.
90'lı yıllarda yaptığımız bir söyleşide şunları söylemişti Şıh Ali Yalçıner: "İnsanların yaşadığı zulüm çok ağırdı. O bölgelerde hem doğanın zulmü hem de milli zulüm yaşanıyordu. Oyunda bunu işledik. Kürtçe ağıtlar, konuşmalar olduğu için yaklaşık on yıl yasaklandı. Gözaltılar, tutuklamalar oldu. Oynandığı her yerde soruşturmalar açıldı. Ord. Prof. Sulhi Dönmezer bilirkişi olarak, 'oyun cezalandırılmalı' diye rapor verdi. Oyunun bölücülük suçundan yargılanmasını isteyenlere karşı, tiyatronun önemli ismi Haldun Taner ise oyunun Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine hizmet ettiğini söylüyor, 'bütününe bakıldığında bölücülük yapmadığını anlarsınız' diye rapor veriyordu. Anadolu'da köylerde traktör römorklarında oynuyorduk oyunları. AST'tan 'tiyatroyu halka, Anadolu'ya yaymak gerekir' gibi düşüncelerle de ayrışma yaşanmıştı. Türkiye'de, kötü rollerde oynayan oyunculara tepki gösterecek kadar ortaoyununa uygun bir halk vardı."
Oyun Ankara'da ve gittikleri yerlerde büyük ilgi görür fakat devlet baskısı ve zulmü, yasaklamalar, davalar, gözaltılar peşlerini bırakmaz. "Devletin şahsiyetine karşı eylemde bulunmak", "Devlet kuvvetlerine karşı eylemde bulunmak" ya da "milli duyguları yok etmek ve zayıflatmak için propaganda yapmak", "bölücülük yapmak" gibi suçlamalarla davalar açılır, yargılamalar yapılır, bilirkişi raporları hazırlanır.
 

MASALDAN GERÇEĞE OTOMOBİLLER VE YILDIZLAR


15 Aralık 2013
Klasik otomobil sevdası Yeşilçam sedasıyla birleşince masal gerçeğe dönüşebiliyor. Masal gibi yıllarda Yeşilçam filmleri hayatla paralel kurgu gibi akıyordu düş bahçesi sinemaların beyazperdesinden bizlere. Hayat tüm hızıyla akarken Yeşilçam filmlerinde bir masala dönüşüyordu.
1950’li ve 1960’lı yıllar siyasal-ekonomik ve kültürel alanlarda köklü değişimlerin, gelişmelerin yaşandığı yıllardır. Bu, kaçınılmaz olarak sinemaya, izlediğimiz filmlere de yansır. Büyük kentlerde hayatımıza giren yenilikleri, örneğin büyük kentlerin caddelerinde çoğalan lüks otomobilleri, dolmuşları, onların etrafında yaşanan hayatları taşrada yaşayanlar önce filmlerde görüyordu.
Yeşilçam döneminde esas kızlar, esas oğlanlar birer yıldıza dönüşür. Kimi Şoför Nebahat olarak iz bırakır, kimi Küçük Hanım, kimi Küçük Hanımın Şoförü. Sınıflara, statülere göre “yaşam kalitesini” gösteren simgeler de vardır. Otomobil, otomobilli hayat önemli simgedir.
OTOMOBİL UÇAR GİDER
Türkiye’ye ilk kez 1891’de bir sirk gösteri aracı olarak gelen otomobilin, sonraki yıllarda ilk sahipleri önce devlet ardından “elitler”, az sayıdaki zenginler olur. Savaşlı yıllar ve yolların otomobile hazır/uygun olmaması cumhuriyetin ilk yıllarında otomobilin hızlı yaygınlaşmasına yol açmaz.
Ankara’da devleti yönetenlerin kullandığı otomobil, Menderes iktidarının diğer büyük kentlerde yaptığı çok şeritli geniş yol yapımları sonrası yaygınlaşır. Tramvayların, troleybüslerin yanında önce ‘hususi’ler, sonra damalı taksiler, ardından da dolmuşlar, otobüsler, kamyonlar kaplar kentin sokaklarını.
Otomobile olan talep ‘yerli üretim’e yönlenmeye de yol açar. “Devrim” otomobili ilk yerli üretim girişimidir. “Devlet Başkanı Cemal Gürsel tümüyle yerli üretim bir otomobil yapılmasını emreder. Çalışma mekânı olarak Devlet Demiryollarının Eskişehir’deki Cer Atölyesi seçilir. Zaman müthiş dardır. Cumhuriyet Bayramı’na kadar yalnızca 130 günü vardır ekibin. Türkiye’nin ilk yerli otomobili olacak eserin adı da konmuştur: Devrim.” Bu serüveni 2008 yapımı Tolga Örnek filmi Devrim Arabaları’nda izleriz.
MASALDAN GERÇEĞE
Yeşilçam yıldızlarını kimi zaman bugün artık antika olan lüks otomobillerin kimi zaman dolmuşların, kamyonların şoför koltuğunda izledik; anlatılan masal gibi öykülerde.
Sezer Sezin’i, (sonra Fatma Girik’i) erkeklerin dünyasında dolmuş direksiyonunda “erkek işi” yaparak, ekmeğini kazanmaya çalışan güçlü kadın suretinde Şoför Nebahat olarak izledik. Belgin Doruk’lu Küçük Hanımefendi filmlerinde zenginliğin, lüks hayatın simgesiydi otomobil. Yeşilçam’da (sonrasında da) otomobille bütünleşen oyuncular ve filmler vardı. ‘Film icabı’, düşsel öykülerde izlediğimiz bu bütünleşmeler, görüntüler bir süredir masaldan gerçeğe dönüşüyor.
Geçtiğimiz haftalarda İKOD, (İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği) kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Serkan Okay arayıp derneğin Yeşilçam etkinlikleri hakkında bilgilendirip “Hep Yeşilçam’la iç içeydik. Klasik otomobil sevdamızın temelinde Yeşilçam sinemasının önemli bir rolü olduğunu düşünüyoruz. Derneğin bir köşesini Yeşilçam temasıyla, fotoğraflarıyla dekore ettik. Bir döneme damgasını vurmuş Yeşilçam oyuncularını konuk ediyor ve filmlerde kullandıkları (bazılarını gerçek hayattaki) otomobillerle buluşturuyoruz. Belki birlikte de bazı etkinlikler yapabiliriz diye düşünüyorum.” dedi.
YILDIZLAR VE OTOMOBİLLER
1960 Model Chovrelet 
“Bir döneme damgasını vuran, artık klasikleşmiş heybetli, estetik ve konforlu araçlar; 1950’li ve 1960’lı yılların Yeşilçam filmlerinde de sık sık rol almışlardır. Bazen şoför Sadri Alışık’ın taksi durağındaki en yakın arkadaşı olmuştur 1957 model Chevrolet’i, bazen de Ediz Hun’un veya Göksel Arsoy’un sevgilisine aşkını haykırma şahidi olmuştur Kız Kulesi manzarasıyla 1949 Plymouth.” diyen İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği’ yönetimi 2013’ün ilk aylarında ilk olarak Ediz Hun’u 50 yıl önce kullandığı 1960 model Chevrolet Impala’yla buluşturur.
Ardından İzzet Günay’ı ilk filminde kullandığı 1955 model Pontiac marka otomobil ile buluştururlar. Kırık Plak filminde Zeki Müren’in şoförü olarak kullandığı arabadır bu. Göksel Arsoy da, uzun süre kullandığı İstanbul H-38541 plakalı 1957 model Chevrolet Belair Convertible tipi otomobilinin benzeriyle buluşup, anılarda yolculuğa çıkar. 1966 yılı yapımı “Altın Çocuk”, 1967 yılı yapımı “Altın Çocuk Beyrut’ta” ve “Orta Şark Yanıyor”, 1968 yılı yapımı “Altın Avcıları” serisinde ve daha birçok filminde de kullandığı, kendisine ait olan 1957 model Convertible Chevrolet’ine İstanbul Klasik Otomobilciler Derneği’nin girişimleri ile ulaşır.
YILMAZ GÜNEY’DEN SÜLEYMAN TURAN’A
Nebahat Çehre, bir gece evi terk eder ve trenle Eskişehir’deki teyzesine doğru yola çıkar. Yılmaz Güney, kendisini terk eden eşi Nebahat Çehre’nin bindiği Eskişehir trenini takip eder ve Bilecik Vezirhan’da 1966 model Buick Riviera marka otomobiliyle bir makas bularak raylara çıkar, aracın farlarını yakar ve trenin gelmesini bekler. İstifini bozmadan araçla rayların üstünde bekleyen kişiyi gören makinistler çarpmaya ramak kala durdurabilirler treni. Bir hışımla trenden inen makinistler, Yılmaz Güney’i görünce “Hayrola Ağabey?”derler. Güney ise “İçeride bir emanetim var, onu almaya geldim” der ve Çehre’yi trenden alır İstanbul’a geri dönerler.
1966 model Buick Riviera 
İsrail başkonsolosu kaçırılmıştır ve THKPC önder kadrosu her tarafta aranmaktadır. Yılmaz Güney Mahir Çayan, Ulaş Bardakçı, Hüseyin Cevahir ve Oktay Etiman’ı arabasında gizleyerek evlerine götürürken, yolda çevirme yapan asker Yılmaz Güney’i durdurduğunu anlayınca, arama yapmaz ve devam etmesini söyler. Arabayla evine getirdiği Mahir Çayan ve arkadaşlarını evinin çatı katında saklar. Mahir Çayan ve arkadaşlarının bagajında saklandıkları otomobil, yine Yılmaz Güney’in 1966 model Buick’idir.
Yılmaz Güney’in kendisine ait olan bu aracı usta aktör Süleyman Turan da bir Güney filminde kullanmıştır. Yıllar sonra yine aynı aracın direksiyonuna geçerek o günlere geri giden Süleyman Turan ilk ödülünü 1971 yılında yine bir Yılmaz Güney’le oynadığı “Yarın Son Gündür” filmiyle almıştı.
İKOD’un “Yeşilçam’a Saygı” temalı etkinliklerinin son sürprizi ise geçtiğimiz günlerde medyada da epey yer bulan İlyas Salman’ı 82 yapımı Çiçek Abbas filminde kullandığı 1981 model kırmızı klasik minibüs ve 87 yapımı Fikrimin İnce Gülü - Sarı Mercedes filmindeki 1974 model Mercedes ile buluşturmak oldu. Etkinliğe “Çiçek Abbas”ın kurgusunu yapan yönetmen Yılmaz Atadeniz de katıldı.

SANAT HAYATTIR, HAYAT SOKAK


08 Aralık 2013
33 yıldır süren Eylülist yıllar ve bugünkü sürdürücüsü AKP iktidarının devlet zulmü, halk düşmanı neo-liberal yönetimi, insanların özel hayatına müdahaleye kadar uzanan faşist uygulamaları halkın isyanıyla karşılık bulmuştu Gezi sürecinde. Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetler, yönetenler değişse de, iktidarda ister sivil giyimliler ister üniformalılar olsun devlet zulmü değişmedi.
Dün Sabahattin Ali’ye Nazım Hikmet’e, Ruhi Su’ya, Yılmaz Güney’e, Erkan Yücel’e ve daha birçok sanatçıya, aydına yönelen her türden devlet şiddeti bugün de birçok sanatçıyı hedef alıyor, arkadaşlarımıza yöneliyor; özgürlüklerini yok etmekle tehdit ediyor.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun iki emekçisi Nazlı ve Orçun Masatçı kardeşler(imiz) de bu devlet şiddetinin, saldırısının hedefinde uzunca bir süredir.
Nazlı Masatçı oynadığı bir sokak oyunu nedeniyle “halkı askerlikten soğutma” suçlamasıyla 5 ay 20 gün cezaya çarptırıldı. “2006 1 Mayıs'ında, AİHM tarafından orantısız güç kullandığı gerekçesiyle mahkûm edilen devlet, İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı kararla, Orçun Masatçı'ya eyleme katılanlardan, 10 kişi ile birlikte 2 yıl 2 ay 20 gün ceza verdi. Orçun Masatçı, 2006 1 Mayıs’ına İzmir Yenikapı Tiyatrosu pankartı arkasında, yine tiyatronun bayrağı ile katılmıştır. Polis saldırısından sonra da alanda devrimci-demokrat, işçi sınıfı ile birlikte durmuştur. Bu cezanın bugün neredeyse en üst baremden verilmesi, gezi eylemleriyle doğrudan orantılıdır.”

GEZİ'DE BAŞLAYAN SÜRECİN YANKILARI
Gezi’yle başlayan isyan günlerinde devlet terörüyle gençlerimiz öldürüldü; şairin dediği gibi “devlet dersinde” sokak ortalarında, herkesin gözü önünde. Gezi isyanıyla sokaklara, alanlara yayılan toplumsal muhalefeti sindiremeyen, sarsılan iktidarını, tüm benliğini kaplayan korkuyu hazmedemeyen muktedir intikam peşine düşü aylardır. Toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleri için her yer direniş her yer isyan oldukça, iktidar her itiraza önce gazlı-tomalı devlet terörüyle, sonra da mahkemeli-davalı saldırılarla cevap verdi.
Geçtiğimiz günlerde Redhack operasyonu adı altında hiçbir dayanağı, inandırıcılığı olmayan gerekçelerle sanatçı kardeşimiz Barış Atay da gözaltına alındı. Bu ‘akape iktidarı’nın sanata, sanatçıya ilk saldırısı değildi; son olmayacağı da açık. Her totaliter yönetim sanatın büyülü gücünden, sanatçıdan korkar. Totalitarizmde bireysel özgürlüklere izin verilmez, bireyin yaşamının tüm alanlarına müdahale edilir.
Sanat bütün dallarıyla insanların tutumlarını, davranışlarını ve düşüncelerini değiştirebilme, kamuoyu oluşturabilme gücüne sahiptir; hayata dair ve dâhildir. Bu nedenle sanat da sanatçı da egemenlerin hedefinde oldu her dönem. Çünkü sanat hayatı dönüştürür.
SANATTA YENİKAPI
Kurulduğu günden (2005) bu yana öncelikli oyun alanı olarak sokakları benimseyen ve “Sanat hayattır, hayat sokakta” diyen bir tiyatro topluluğu var İzmir’de; Yenikapı Tiyatrosu. İnsanların televizyon, internet ve teknolojinin gelişimiyle salonlardan uzaklaşması, kısıtlı bütçelerle yaşayan insanların tiyatroya gidememesi, Yenikapı’yı kuran, oluşturan sanat emekçilerini, sokak tiyatrosu yapmaya, insanları bu yolla tiyatro sanatına kazandırma çabasına yönlendirir ve ülkenin birçok sokağını sahneye çevirirler.
İlham kaynakları da 15 Temmuz 1975'te kurulan ve “bu sanatın seyircisi de emekçi halk olmalıdır bu nedenle uzun bir Anadolu turnesine çıkıyoruz” diyerek aylar süren yoğun ve yorucu bir turne düzeniyle Anadolu'yu köy köy dolaşan, traktör römorkları üstünde, köy meydanlarında oyunlar ‘sahneleyen’, tiyatroyu köyle, köylüyle, halkla buluşturan Ankara Halk Tiyatrosu ve Erkan Yücel'dir.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu da köyleri tiyatro ile hatta şenliklerle buluşturmak için bir dizi projeyi hayata geçirir. Mardin'den, Denizli’ye, Sinop’tan Tunceli’ye kadar onlarca köyde perde açan Yenikapı, büyük ilgi ve beğeniyle karşılanır. Birçok köyde tiyatro şenliği gerçekleştirirler.

Yenikapı, tiyatroların birbirinden uzaklaşmasına ve rekabet kültürü içinde dayanışmanın, dostluğun erimesine karşı bir dizi etkinliği hayata geçirir. Bu festivaller aynı zamanda yaz aylarında İzmir’in ilçelerinde yapılan büyük buluşmalara dönüşür. Dikili’de yapılan ve son üçüne benim de dâhil olduğum Türkiye Tiyatro Buluşmaları'nın ilki 2007 yılında Ürkmez, 2008 yılında Güzelbahçe, 2009 yılında Urla, 2010 yılında da Seferihisar'da gerçekleşir.
Yenikapı bu buluşmalarda yaşanan tartışmaları kurultaylara ve birlik çalışmalarına çevirir; İstanbul ve Ankara’da düzenlediği toplantılarla Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin kurulmasına öncülük eder.
Sanat alanında bir sıkışıklığın yaşandığı düşüncesi ile sokağa yönelen Yenikapı, salon oyunlarını da sokak algısıyla biçimlendirir. Türkiye’de Sokak oyunlarıyla ödül alan ilk tiyatro olur. Birçok ödülü bulunan, birçok ilde oyun sahneleyen Yenikapı, İzmir’in birçok ilçesinde tiyatro ve film şenlikleri düzenlemeyi de sürdürüyor.
FAŞİZME KARŞI ÖZGÜR SANAT
Yalnızca bu tür etkinliklerle yetinmeyen Yenikapı Tiyatrosu’nun genç sanat emekçileri, devletin sanata, sanatçıya yönelik her türden saldırısına karşı yeni mücadele platformları, itiraz alanları oluşturmak için de çabalıyorlar yıllardır. Faşizme Karşı Özgür Sanat gecesi, Barış İçin Sanat gecesi, Şiddete Karşı Kadın Çalıştayı, Ali İsmail Korkmaz Futbol Turnuvası bu etkinliklerden yalnızca bazıları.
Hayat Tiyatro Gazetesi’ni yayınlayan Yenikapı, yeni kitaplar derlemeyi de sürdürüyor. Bu kitapların ilki Su Hayattır Satılamaz. "Sanatta İşlenebilecek Suç Yoktur" kitabı, Yenikapı Tiyatrosu emekçilerinden oyuncu Nazlı Masatçı’nın katıldığı bir vicdani red eyleminde oynadığı oyundan yargılanması dolayısıyla hazırladı. ‘Halkı askerlikten soğutmak' suçlamasıyla yargılanan oyuncu Nazlı Masatçı’nın karar duruşmasına çıktığı 11 Aralık 2012’de okurlarla buluşan ve birçok yazar, aydın, müzisyen, tiyatrocu ve her çevreden gelen yazılardan derlenen bu kitap, sanatın direnen yüzünü ve sanatın yargılanmaması gerekliliğini anlatıyor.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun derlediği kitapların üçüncüsü olan “Faşizme Karşı Özgür Sanat” kitabında da çok sayıda sanatçı, akademisyen ve yazarın “Faşizme Karşı Özgür Sanat” temalı yazıları yer aldı. Önceki aylarda Faşizme Karşı Özgür Sanat gecesinde olduğu gibi çok sayıda sanatçı ve sanatsever, 30 Kasım 2013’te de Yenikapı Tiyatrosu’nun öncülüğünde Barış İçin Sanat demek için buluştu. Yenikapı Tiyatrosu’nun genç sanat emekçileri “Sanat hayattır, hayat sokakta” diyor.

ZALİM, ACIMASIZ, ÜRKÜTÜCÜ


01 Aralık 2013
Yeşilçam’ın iyi kalpli fakat film icabı kötü adamları, tüm tepkilere rağmen sinemanın yıldızları, başrol oyuncuları kadar ilgi çekmiş, sevilmiştir hep. En tanınan, bilinen yüzlerdir “kötü adam”lar, kolay kolay unutulmazlar. Çoğunun rekor sayıda filmi vardır. Hangi filmi izleseniz bu yüzlerden birini mutlaka görürsünüz. Film gibi hayat öyküsü vardır her birinin fakat filmlere yansıyan suretlerindeki gibi kötü değildir kalpleri gerçekte. 
Yeşilçam’ın kötü adamlarının hepsi film icabı çok kötüdür, çok zalimdir, acımasızdır, ürkütücüdür. Öylesine başarılıdırlar ki rollerinde seyirci onların ve filmde izlediklerinin gerçek olduğuna inanır.
Perdeden bize yansıyan görüntülerde ölümsüzleşen öyle roller ve oyuncular vardır ki kötünün, kötülüğün simgesi olmuşlardır. Kimi gülüşüyle, kimi bakışıyla, kimi acımasızlığı ve zalimliğiyle unutulmazlar arasında birer simgedir. İzlediğimiz filmlerinde çoğu zaman hırslı, sert, zalim, acımasız baba, işadamı, ağa tiplemelerindeki heybetli cüssesi ve sert bakışlarıyla korkutsa da, her zaman güçlü oyunuyla ayrı bir yeri oldu Atıf Kaptan’ın. Kötü adam rolleriyle de sevilmeyi başaran iyi kalpli oyuncu Atıf Kaptan, kötü adam rolleriyle ilgili şunları söylüyor bir söyleşisinde:
“Kötü temsil edilmeseydi iyiliğin kıymetini nasıl bilirdik? Fakat ben bir taraflı değilim. En büyük zevkim menfi karakterli rollerde nefret topladığımı, müspet karakterli rollerde de sevgi ile karşılandığımı görmektir. Çoğu defa başarı derecemi anlamak için gizlice sinemaya giderim. Bir defa rol icabı kızıma huşunetle vurmuştum, önümdeki, yanımdaki sıralarda ‘Gözün kör olsun herif, Allah cezanı alsın, yapılır mı bu’ gibi sözleri bizzat işittim. Bir aktör için en büyük manevi kazanç da bu değil midir?”
KÖTÜ ADAM TİPİNİ  SEVDİREN KÖTÜ ADAM: AHMET TARIK TEKÇE
Yeşilçam’ın en sevilen kötü adamı. 1948 yılında Tuzak filmiyle kamera karşısına geçer ve Ahmet Tarık Tekçe efsanesine adım atar. Öyle bir efsane ki kötü adamı oynamasına karşın hızla ünlenir, izleyicilerin kalbinde taht kurar. Oynadığı her film gişe rekorları kırıyor, geçtiği caddelerde halk birbirine giriyor, trafik felç oluyordur. İlk üç filminden sonra kötü adam oynamaya başlamıştır. Hem de öyle bir kötü ki, Talihsiz Yavru filminde birlikte oynayacağı çocuk oyuncu Rüya Gümüşata bir röportajında şunları söyler:

“Bir gün Ahmet Tarık Tekçe’yle platoda karşılaştım. Filmlerin kötü adamıydı. Ondan çok korkuyordum. Elini uzattı. Titreye titreye sıktım. Ama çok, pek çok korkuyordum. İri yarıydı. Filmlerinde çocuk kaçırıyordu, çocukları dövüyordu. Ben onunla aynı filmde nasıl oynayabilirdim. O sırada filmin rejisörlüğünü yapacak olan Muharrem Gürses yanımıza geldi. ‘Korkma Rüya, o iyi bir insandır’ dedi. Ahmet Tarık’la öyle çabuk dost olduk ki.”
Tekçe, çok filmde oynadığı için çalışma çizelgesi tutmak zorunda kalır, gün gün, saat saat çalıştığı filmleri kaydeder. Onlarca filmde oynadığı için “kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe’siz film olmaz” denir.
Sevimli kötü adam Ahmet Tarık Tekçe bir set röportajında şunları söylüyordu: “Ağır Ceza Reisi Hikmet Tekçe’nin oğlu, ben Ahmet Tarık Tekçe daha ölmedim. (...) Evet, ben bu mesleğe sokaktan geldim. Beni Türk sinemasında 7’den 70’e değil, 3.5 yaşından 113.5 yaşına kadar olanlar tanır. Tevazuu bir yana bırakalım, yerli filmlere ‘kötü adam’ tipini ilk defa sevdiren benim. Ve Türkiye’de karakter oyuncusuna alkışı getiren de benim.”

ÖDÜL NİYETİNE TAŞLANAN AKTÖR EROL TAŞ
Erol Taş’ın ilk filmi Mümtaz Alparslan’ın yönettiği “Acı Günler”. Sette Yönetmen Mümtaz Alparslan, Erol Taş’a “Sen asla artist olamazsın” demiştir. Bu sözler çok ağırına gider. “Belli olmaz, belki günün birinde boynuz kulağı geçer” diye düşünür ve zaman Mümtaz Alparslan’ı yanıltır.
Taş kalpli kötü adam rollerinin yufka yürekli, iyi kalpli usta oyuncusuydu Erol Taş. Zaman zaman iyi adam rollerinde oynasa da belleklerde kötü adam olarak yer etti. Sinemamızın ‘karakter’ oyuncuları açısından ne kadar şanslı olduğunu kanıtlayan önemli oyunculardandı. Atılan taşlar, şişeler, çekilen yuhlar, edilen hakaretler en büyük ödülüydü Erol Taş’ın. Çünkü bunlar rolünü ne kadar başarıyla oynadığının göstergesiydi onun için. Belleklerden silinmeyen o unutulmaz konuşmasını da böyle bir ortamda yapar Erol Taş.
İnce Cumali filminde çok acımasız bir ağayı canlandırır. Öylesine acımasızdır ki Ağa, baskın yaptığı rakip çiftlikte, “Bu topraklar ikimize çok, birimize az demiştim” dediği çiftliğin sahibini, yeni doğum yapan karısını ve yanında çalışan herkesi öldürür. Hızını alamayan ve arkada hiçbir canlı bırakmamaya kararlı Ağa, ayaklarından ağaca astığı tavukları bile boğazlarını acımasızca keserek öldürür. Yılmaz Güney’le birlikte oynadıkları İnce Cumali filminin Ağa’sı, kötü adam rolleriyle nam salmış Erol Taş, filmin galası için diğer oyuncularla birlikte Anadolu’ya gider. Film bittikten sonra oyuncular sahneye çıkıp konuşma yapıyorlardır. Sıra Erol Taş’a gelmiştir. Birden ortalık karışır, yer yerinden oynar. Seyirciler sahnedeki Erol Taş’a şişe, taş, sopa fırlatıp yuhalıyorlardır. Öylesine başarılı oynamıştır ki ağa suretindeki kötü adam rolünü, atılan taşlar onun ödülü olur.

O unutulmaz konuşmasını şişe ve taş yağmuru dindiğinde yapar Erol Taş. Seyircilere “Atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” diyerek meşhur kahkahasını atar ve ışıl ışıl gözlerle seyircisini selamlar. Bu konuşma üzerine, az önce yuhalayan seyirci bu kez ayakta alkışlar onu.

YAKIŞIKLI JÖNDEN KÖTÜ ADAMLIĞA: TURGUT ÖZATAY
Kazıklı Voyvoda, hain mi hain mafya babası ya da hin mi hin gazino patronu olarak kötü adamlıkta özel bir yer edinen, zaman zaman iyi adam olarak da izlediğimiz Turgut Özatay, Yalnızlar Rıhtımı, Kırık Çanaklar, Hızlı Yaşayanlar gibi filmlerindeki güçlü oyunculuğuyla unutulmaz bir iz bırakır.
Güçlü oyunculuğunu ilk filmlerinde gösteren ve başa oynayan Turgut Özatay’ın jön dönemi kısa sürer nedense. İkinci adamı, jönün karşısındaki ‘kötü adam’ı oynamaya başlar. “İyi”yi oynadığı filmler de az değildir fakat kötü adam olarak ünlenir kısa sürede. Tarihi, kostüme filmlerde ise “Kahpe Bizans”taki zalim düşman olarak çıkar karşımıza. Kara Murat serisinin Kazıklı Voyvoda’sı…
O yıllarda filmlerde yaptıklarının sadece rol ve film icabı olduğunu anlatamayan Turgut Özatay da sokaklarda kötü adamların payına düşen hakaretlerden, tepkilerden payına düşeni alır. Fakat tüm Yeşilçam oyuncuları gibi onun payına düşen daha çok seyircinin sevgisi olur.

FİLM İCABI KÖTÜ ADAMLAR VE SÜTÇÜ


24 Kasım 2013
Neredeyse her mahallede bir yazlık sinema olduğu yıllarda hayat öylesine saftı ki, insanlar beyaz perdede gördüklerinin sahici olduğuna inanabiliyorlardı. İzledikleri filmlerdeki esas kızlarla, esas oğlanlarla konuşmaya çalışıyor, kötü adamları yuhalıyor, iyileri alkışlıyorlardı. Oysa her şey film icabıydı.
Film icabı çekilen görüntülerden beyaz perdeye yansıyanlar, yıllarca insanları büyüledi. İyiler alkışlarla ödüllendiriliyor, kötüler atılan taşlarla cezalandırılıyorlardı. Kendisine taş atan seyircisine “atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” demişti Erol Taş. Gerçekten de atılan o taşlar onun ödülüydü, rolünü başardığının göstergesi.
Evlerde televizyonun olmadığı yıllarda, sinemalarda film izleyenlerden “hain adam”, “kalleş”, ya da “dikkat, arkanda”, “sen ona inanma kızım” gibi bağırışlar yükselirdi. Kötü şeyler olduğunda yükselen feryatlar, sevindirici olayların yaşandığı sahnelerde alkışa dönüşürdü. O zamanlardan adı “iyi kalpli”ye ya da “kötü”ye çıkmış oyuncular vardı. Yıllar geçtiği halde onların oynadığı rollerle bıraktıkları imaj belleklerden silinmedi. Cahide Sonku “bataklıktaki gül”se, Coşkun hep “tecavüzcü Coşkun” oldu. Nubar Terziyan, Kadir Savun, Hulusi Kentmen, hep iyi; Kenan Pars, Altan Günbay, Erol Taş’sa kötü. İyiler, sinema salonlarında olduğu gibi gerçek hayatta da sevgiyle, coşkulu bir ilgiyle karşılaşırlar, kötülerse sokakta, mahallelerinde hatta evlerinde de öfkeyle, hakaretle, asık suratlarla.
Yeşilçam’ın iyi kalpli fakat film icabı kötü adamları, ‘kötü kadınları’ tüm bu tepkilere rağmen sinemanın yıldızları, başrol oyuncuları kadar ilgi çekmiş, sevilmiştir hep. Melodramların, salon filmlerinin kentli kötü adamı Önder Somer anlatmıştı yaptığımız söyleşide; “Ayhan Işık’la bir film çekiminden dönüyorduk. Eşlerimiz de yanımızdaydı. Bursa’da yemek yerken, birbirimize iltifatlar ediyorduk. ‘Abi sen önemli oyuncusun’ dediğimde o, ‘sen oynadığın tarz itibariyle daha kalıcısın’ dedi, iddiaya girdik yemek paralarını vermek üzere. Yolun bir tarafından ben yürüyorum, diğer tarafından o. Ayhan’ın peşinde yüz kişi varsa benim peşimde beş yüz kişi vardı. İnsanlar benim peşimden küfretmek için geliyorlar, ‘kalleş’ diye bağırıyorlardı.
Yine başka bir gün karşıdan karşıya geçiyorum, yolun ortasında genç bir çift vardı. Başörtülü bir kadınla, bıyıklı, bıçkın, babayiğit bir delikanlı. Beni gördü, durdu on metre ötemde; yanındaki kadına baktı, bana baktı, sonra kadını benim aksi istikametime aldı. Dondum kaldım. Sokakta gördüklerinde bile benden kötülük gelebileceği korkusu olabiliyor. Kolay değil, o imajı silemiyorsunuz.”
Bir dönem Turgut Özatay’sız film yok gibiydi. Ahmet Tarık Tekçe o kadar çok filmde oynuyordu ki “kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe’siz film olmaz” deniyordu.
Yeşilçam’da iyilerin olduğu gibi kötülerin de kendine özgü bir tarzı vardı. Örneğin Erol Taş’ın oynadığı kötü başka, Ahmet Tarık Tekçe’nin oynadığı kötü başkaydı. Bilal İnci’nin, Kenan Pars’ın, Altan Günbay’ın oynadıkları başka…
 ADI ‘SÜTÇÜ’YE ÇIKMIŞ BİR KÖTÜ ADAM
Yeşilçam belki de dünyanın (neredeyse hepsi doğal yetenek olan) en cefakâr oyuncularına sahipti. Kimi tesadüfen kendini Yeşilçam’da bulmuştur, kimi bir tanıdığı aracılığıyla. Kimi de çocukluğunda sevdalanmıştır beyaz perdeye. Nubar Terziyan’la ağlamış, Yıldırım Önal’la hüzünlenmiştik. Galalarda ya da çekimlerde Erol Taş’a taş atmış, Süheyl Eğriboz’a sopayla vurmuş, Bilal İnci’ye saldırmıştık. Birçoğunu yolda görünce sevgiyle boynuna sarılıp imzalı resimler almıştık. Bizleri o büyülü dünyalara öylesine almışlar, oynadıkları rollere öylesine inandırmışlardı ki, onların özel hayatları olduğunu, gerçek hayatta başka insanlar olduklarını düşünemiyorduk. Yetmişli yılların ortalarına kadar sürmüştü bu büyü.
Yeşilçam’ın şablonları, klişeleri vardı o zamanlar. Yönetmenler aynı tarz filmler çeker, oyuncular aynı tarz rollerde oynatılırdı genellikle. Kötü adamlıkla ün salan oyuncu, bir yazgı gibi neredeyse her filminde kötü adamı oynardı. Bu kadın oyuncular için de böyleydi; örnekse Aliye Rona, Suzan Avcı, Lale Belkıs…
Yeşilçam’ın her biri çok sevilen ve birer yıldız olan Ahmet Tarık Tekçe, Önder Somer, Erol Taş, Kenan Pars, Bilal İnci, Hayati Hamzaoğlu, Senih Orkan, Danyal Topatan, Altan Günbay, Turgut Özatay, Süha Doğan, Atıf Kaptan, Hüseyin Peyda, Hüseyin Baradan, Yıldırım Gencer, Kazım Kartal, Hikmet Taşdemir, Nuri Alço, Kenan Kalav, Eray Özbal, Cem Erman gibi ‘kötü adamlıkla ün salmış’ önemli ve yetenekli oyuncuları vardı. İsimleri bu gruptakiler kadar büyük yazılmasa da, hatta bir kısmının adı jeneriklere, afişlere giremese, adları ezbere bilinmese de yüzleri, “kötülükleri” unutulmayan, çok iyi tanınan, Yeşilçam severlerin kalplerinde birer yıldız olan sinema emekçileri vardı. Onlarca, yüzlerce filmde yer alan bu emekçilerin başrol oynayanı da oldu ikinci rollerde ünleneni de, adı jeneriklere giremeyeni de. Bir kısmı genel alışkanlık ve farkı bilmemekten “figüran” olarak anıldı, kimi jönden dayak yiyen kavgacı olarak. Kalbi sinemayla, Yeşilçam’la atan bu cefakâr-vefakâr sinema emekçilerinin yıldızlaşan isimleri de oldu, sokaklarda yaşayanı da. Yeşilçam’a damgasını vurmuş bu yüzlerce isimden, sinema emekçisinden öne çıkanlar arasında hemen Süheyl Eğriboz, Kudret Karadağ, Sırrı Elitaş, İbrahim Kurt, Hakkı Kıvanç, Coşkun Göğen (Tecavüzcü Coşkun), Kadir Kök, İhsan Gedik, Yadigâr Ejder, Yılmaz Kurt, Oktay Yavuz, Sönmez Yıkılmaz, Çetin Başaran, Mehmet Uğur, Yusuf Çetin’i sayabiliriz örneğin.
Avantür filmlerin, vurdulu-kırdılı sahnelerin en önemli ve unutulmaz oyuncularından biri de, başrollerde de oynayan ve adı “sütçü”ye çıkan film icabı kötü adamı Süheyl Eğriboz’dur. En çok Cüneyt Arkın’lı filmlerin kötü adamı, kavgacı adamıdır o. Geçtiğimiz günlerde ortak tanıdıklarımız Süheyl ağabeyle ilgili üzücü haberi duyurmuştu; “Süheyl Eğriboz beyin damarındaki tıkanıklık neticesinde felç geçirerek hastaneye kaldırıldı.”
Pertevniyal Lisesi mezunu olan Süheyl Eğriboz, 1927 yılında İstanbul Mercan’da dünyaya gelir. 1940’ların sonunda sinemaya başlar fakat o doğuştan Yeşilçamlıdır. Babası Nejat Film’in sahibi, Necat Eğriboz’dur. “Yabancı değilim sinemaya. Sinemada doğdum, sinemada öleceğim. Bu işin emeklisi yok. Çok filmim var, 4-5 tane başrolüm var. Sütçü serisini yaptım. Sütçü ismi o filmlerden kaldı” demişti 90’lı yılların ortasında yaptığımız söyleşide.