20 Mart 2020 Cuma

SANAT HAYATTIR, HAYAT SOKAK


08 Aralık 2013
33 yıldır süren Eylülist yıllar ve bugünkü sürdürücüsü AKP iktidarının devlet zulmü, halk düşmanı neo-liberal yönetimi, insanların özel hayatına müdahaleye kadar uzanan faşist uygulamaları halkın isyanıyla karşılık bulmuştu Gezi sürecinde. Cumhuriyet tarihi boyunca hükümetler, yönetenler değişse de, iktidarda ister sivil giyimliler ister üniformalılar olsun devlet zulmü değişmedi.
Dün Sabahattin Ali’ye Nazım Hikmet’e, Ruhi Su’ya, Yılmaz Güney’e, Erkan Yücel’e ve daha birçok sanatçıya, aydına yönelen her türden devlet şiddeti bugün de birçok sanatçıyı hedef alıyor, arkadaşlarımıza yöneliyor; özgürlüklerini yok etmekle tehdit ediyor.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun iki emekçisi Nazlı ve Orçun Masatçı kardeşler(imiz) de bu devlet şiddetinin, saldırısının hedefinde uzunca bir süredir.
Nazlı Masatçı oynadığı bir sokak oyunu nedeniyle “halkı askerlikten soğutma” suçlamasıyla 5 ay 20 gün cezaya çarptırıldı. “2006 1 Mayıs'ında, AİHM tarafından orantısız güç kullandığı gerekçesiyle mahkûm edilen devlet, İzmir 10. Ağır Ceza Mahkemesi’nin aldığı kararla, Orçun Masatçı'ya eyleme katılanlardan, 10 kişi ile birlikte 2 yıl 2 ay 20 gün ceza verdi. Orçun Masatçı, 2006 1 Mayıs’ına İzmir Yenikapı Tiyatrosu pankartı arkasında, yine tiyatronun bayrağı ile katılmıştır. Polis saldırısından sonra da alanda devrimci-demokrat, işçi sınıfı ile birlikte durmuştur. Bu cezanın bugün neredeyse en üst baremden verilmesi, gezi eylemleriyle doğrudan orantılıdır.”

GEZİ'DE BAŞLAYAN SÜRECİN YANKILARI
Gezi’yle başlayan isyan günlerinde devlet terörüyle gençlerimiz öldürüldü; şairin dediği gibi “devlet dersinde” sokak ortalarında, herkesin gözü önünde. Gezi isyanıyla sokaklara, alanlara yayılan toplumsal muhalefeti sindiremeyen, sarsılan iktidarını, tüm benliğini kaplayan korkuyu hazmedemeyen muktedir intikam peşine düşü aylardır. Toplumsal muhalefet ve demokrasi güçleri için her yer direniş her yer isyan oldukça, iktidar her itiraza önce gazlı-tomalı devlet terörüyle, sonra da mahkemeli-davalı saldırılarla cevap verdi.
Geçtiğimiz günlerde Redhack operasyonu adı altında hiçbir dayanağı, inandırıcılığı olmayan gerekçelerle sanatçı kardeşimiz Barış Atay da gözaltına alındı. Bu ‘akape iktidarı’nın sanata, sanatçıya ilk saldırısı değildi; son olmayacağı da açık. Her totaliter yönetim sanatın büyülü gücünden, sanatçıdan korkar. Totalitarizmde bireysel özgürlüklere izin verilmez, bireyin yaşamının tüm alanlarına müdahale edilir.
Sanat bütün dallarıyla insanların tutumlarını, davranışlarını ve düşüncelerini değiştirebilme, kamuoyu oluşturabilme gücüne sahiptir; hayata dair ve dâhildir. Bu nedenle sanat da sanatçı da egemenlerin hedefinde oldu her dönem. Çünkü sanat hayatı dönüştürür.
SANATTA YENİKAPI
Kurulduğu günden (2005) bu yana öncelikli oyun alanı olarak sokakları benimseyen ve “Sanat hayattır, hayat sokakta” diyen bir tiyatro topluluğu var İzmir’de; Yenikapı Tiyatrosu. İnsanların televizyon, internet ve teknolojinin gelişimiyle salonlardan uzaklaşması, kısıtlı bütçelerle yaşayan insanların tiyatroya gidememesi, Yenikapı’yı kuran, oluşturan sanat emekçilerini, sokak tiyatrosu yapmaya, insanları bu yolla tiyatro sanatına kazandırma çabasına yönlendirir ve ülkenin birçok sokağını sahneye çevirirler.
İlham kaynakları da 15 Temmuz 1975'te kurulan ve “bu sanatın seyircisi de emekçi halk olmalıdır bu nedenle uzun bir Anadolu turnesine çıkıyoruz” diyerek aylar süren yoğun ve yorucu bir turne düzeniyle Anadolu'yu köy köy dolaşan, traktör römorkları üstünde, köy meydanlarında oyunlar ‘sahneleyen’, tiyatroyu köyle, köylüyle, halkla buluşturan Ankara Halk Tiyatrosu ve Erkan Yücel'dir.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu da köyleri tiyatro ile hatta şenliklerle buluşturmak için bir dizi projeyi hayata geçirir. Mardin'den, Denizli’ye, Sinop’tan Tunceli’ye kadar onlarca köyde perde açan Yenikapı, büyük ilgi ve beğeniyle karşılanır. Birçok köyde tiyatro şenliği gerçekleştirirler.

Yenikapı, tiyatroların birbirinden uzaklaşmasına ve rekabet kültürü içinde dayanışmanın, dostluğun erimesine karşı bir dizi etkinliği hayata geçirir. Bu festivaller aynı zamanda yaz aylarında İzmir’in ilçelerinde yapılan büyük buluşmalara dönüşür. Dikili’de yapılan ve son üçüne benim de dâhil olduğum Türkiye Tiyatro Buluşmaları'nın ilki 2007 yılında Ürkmez, 2008 yılında Güzelbahçe, 2009 yılında Urla, 2010 yılında da Seferihisar'da gerçekleşir.
Yenikapı bu buluşmalarda yaşanan tartışmaları kurultaylara ve birlik çalışmalarına çevirir; İstanbul ve Ankara’da düzenlediği toplantılarla Türkiye Tiyatrolar Birliği'nin kurulmasına öncülük eder.
Sanat alanında bir sıkışıklığın yaşandığı düşüncesi ile sokağa yönelen Yenikapı, salon oyunlarını da sokak algısıyla biçimlendirir. Türkiye’de Sokak oyunlarıyla ödül alan ilk tiyatro olur. Birçok ödülü bulunan, birçok ilde oyun sahneleyen Yenikapı, İzmir’in birçok ilçesinde tiyatro ve film şenlikleri düzenlemeyi de sürdürüyor.
FAŞİZME KARŞI ÖZGÜR SANAT
Yalnızca bu tür etkinliklerle yetinmeyen Yenikapı Tiyatrosu’nun genç sanat emekçileri, devletin sanata, sanatçıya yönelik her türden saldırısına karşı yeni mücadele platformları, itiraz alanları oluşturmak için de çabalıyorlar yıllardır. Faşizme Karşı Özgür Sanat gecesi, Barış İçin Sanat gecesi, Şiddete Karşı Kadın Çalıştayı, Ali İsmail Korkmaz Futbol Turnuvası bu etkinliklerden yalnızca bazıları.
Hayat Tiyatro Gazetesi’ni yayınlayan Yenikapı, yeni kitaplar derlemeyi de sürdürüyor. Bu kitapların ilki Su Hayattır Satılamaz. "Sanatta İşlenebilecek Suç Yoktur" kitabı, Yenikapı Tiyatrosu emekçilerinden oyuncu Nazlı Masatçı’nın katıldığı bir vicdani red eyleminde oynadığı oyundan yargılanması dolayısıyla hazırladı. ‘Halkı askerlikten soğutmak' suçlamasıyla yargılanan oyuncu Nazlı Masatçı’nın karar duruşmasına çıktığı 11 Aralık 2012’de okurlarla buluşan ve birçok yazar, aydın, müzisyen, tiyatrocu ve her çevreden gelen yazılardan derlenen bu kitap, sanatın direnen yüzünü ve sanatın yargılanmaması gerekliliğini anlatıyor.
İzmir Yenikapı Tiyatrosu’nun derlediği kitapların üçüncüsü olan “Faşizme Karşı Özgür Sanat” kitabında da çok sayıda sanatçı, akademisyen ve yazarın “Faşizme Karşı Özgür Sanat” temalı yazıları yer aldı. Önceki aylarda Faşizme Karşı Özgür Sanat gecesinde olduğu gibi çok sayıda sanatçı ve sanatsever, 30 Kasım 2013’te de Yenikapı Tiyatrosu’nun öncülüğünde Barış İçin Sanat demek için buluştu. Yenikapı Tiyatrosu’nun genç sanat emekçileri “Sanat hayattır, hayat sokakta” diyor.

ZALİM, ACIMASIZ, ÜRKÜTÜCÜ


01 Aralık 2013
Yeşilçam’ın iyi kalpli fakat film icabı kötü adamları, tüm tepkilere rağmen sinemanın yıldızları, başrol oyuncuları kadar ilgi çekmiş, sevilmiştir hep. En tanınan, bilinen yüzlerdir “kötü adam”lar, kolay kolay unutulmazlar. Çoğunun rekor sayıda filmi vardır. Hangi filmi izleseniz bu yüzlerden birini mutlaka görürsünüz. Film gibi hayat öyküsü vardır her birinin fakat filmlere yansıyan suretlerindeki gibi kötü değildir kalpleri gerçekte. 
Yeşilçam’ın kötü adamlarının hepsi film icabı çok kötüdür, çok zalimdir, acımasızdır, ürkütücüdür. Öylesine başarılıdırlar ki rollerinde seyirci onların ve filmde izlediklerinin gerçek olduğuna inanır.
Perdeden bize yansıyan görüntülerde ölümsüzleşen öyle roller ve oyuncular vardır ki kötünün, kötülüğün simgesi olmuşlardır. Kimi gülüşüyle, kimi bakışıyla, kimi acımasızlığı ve zalimliğiyle unutulmazlar arasında birer simgedir. İzlediğimiz filmlerinde çoğu zaman hırslı, sert, zalim, acımasız baba, işadamı, ağa tiplemelerindeki heybetli cüssesi ve sert bakışlarıyla korkutsa da, her zaman güçlü oyunuyla ayrı bir yeri oldu Atıf Kaptan’ın. Kötü adam rolleriyle de sevilmeyi başaran iyi kalpli oyuncu Atıf Kaptan, kötü adam rolleriyle ilgili şunları söylüyor bir söyleşisinde:
“Kötü temsil edilmeseydi iyiliğin kıymetini nasıl bilirdik? Fakat ben bir taraflı değilim. En büyük zevkim menfi karakterli rollerde nefret topladığımı, müspet karakterli rollerde de sevgi ile karşılandığımı görmektir. Çoğu defa başarı derecemi anlamak için gizlice sinemaya giderim. Bir defa rol icabı kızıma huşunetle vurmuştum, önümdeki, yanımdaki sıralarda ‘Gözün kör olsun herif, Allah cezanı alsın, yapılır mı bu’ gibi sözleri bizzat işittim. Bir aktör için en büyük manevi kazanç da bu değil midir?”
KÖTÜ ADAM TİPİNİ  SEVDİREN KÖTÜ ADAM: AHMET TARIK TEKÇE
Yeşilçam’ın en sevilen kötü adamı. 1948 yılında Tuzak filmiyle kamera karşısına geçer ve Ahmet Tarık Tekçe efsanesine adım atar. Öyle bir efsane ki kötü adamı oynamasına karşın hızla ünlenir, izleyicilerin kalbinde taht kurar. Oynadığı her film gişe rekorları kırıyor, geçtiği caddelerde halk birbirine giriyor, trafik felç oluyordur. İlk üç filminden sonra kötü adam oynamaya başlamıştır. Hem de öyle bir kötü ki, Talihsiz Yavru filminde birlikte oynayacağı çocuk oyuncu Rüya Gümüşata bir röportajında şunları söyler:

“Bir gün Ahmet Tarık Tekçe’yle platoda karşılaştım. Filmlerin kötü adamıydı. Ondan çok korkuyordum. Elini uzattı. Titreye titreye sıktım. Ama çok, pek çok korkuyordum. İri yarıydı. Filmlerinde çocuk kaçırıyordu, çocukları dövüyordu. Ben onunla aynı filmde nasıl oynayabilirdim. O sırada filmin rejisörlüğünü yapacak olan Muharrem Gürses yanımıza geldi. ‘Korkma Rüya, o iyi bir insandır’ dedi. Ahmet Tarık’la öyle çabuk dost olduk ki.”
Tekçe, çok filmde oynadığı için çalışma çizelgesi tutmak zorunda kalır, gün gün, saat saat çalıştığı filmleri kaydeder. Onlarca filmde oynadığı için “kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe’siz film olmaz” denir.
Sevimli kötü adam Ahmet Tarık Tekçe bir set röportajında şunları söylüyordu: “Ağır Ceza Reisi Hikmet Tekçe’nin oğlu, ben Ahmet Tarık Tekçe daha ölmedim. (...) Evet, ben bu mesleğe sokaktan geldim. Beni Türk sinemasında 7’den 70’e değil, 3.5 yaşından 113.5 yaşına kadar olanlar tanır. Tevazuu bir yana bırakalım, yerli filmlere ‘kötü adam’ tipini ilk defa sevdiren benim. Ve Türkiye’de karakter oyuncusuna alkışı getiren de benim.”

ÖDÜL NİYETİNE TAŞLANAN AKTÖR EROL TAŞ
Erol Taş’ın ilk filmi Mümtaz Alparslan’ın yönettiği “Acı Günler”. Sette Yönetmen Mümtaz Alparslan, Erol Taş’a “Sen asla artist olamazsın” demiştir. Bu sözler çok ağırına gider. “Belli olmaz, belki günün birinde boynuz kulağı geçer” diye düşünür ve zaman Mümtaz Alparslan’ı yanıltır.
Taş kalpli kötü adam rollerinin yufka yürekli, iyi kalpli usta oyuncusuydu Erol Taş. Zaman zaman iyi adam rollerinde oynasa da belleklerde kötü adam olarak yer etti. Sinemamızın ‘karakter’ oyuncuları açısından ne kadar şanslı olduğunu kanıtlayan önemli oyunculardandı. Atılan taşlar, şişeler, çekilen yuhlar, edilen hakaretler en büyük ödülüydü Erol Taş’ın. Çünkü bunlar rolünü ne kadar başarıyla oynadığının göstergesiydi onun için. Belleklerden silinmeyen o unutulmaz konuşmasını da böyle bir ortamda yapar Erol Taş.
İnce Cumali filminde çok acımasız bir ağayı canlandırır. Öylesine acımasızdır ki Ağa, baskın yaptığı rakip çiftlikte, “Bu topraklar ikimize çok, birimize az demiştim” dediği çiftliğin sahibini, yeni doğum yapan karısını ve yanında çalışan herkesi öldürür. Hızını alamayan ve arkada hiçbir canlı bırakmamaya kararlı Ağa, ayaklarından ağaca astığı tavukları bile boğazlarını acımasızca keserek öldürür. Yılmaz Güney’le birlikte oynadıkları İnce Cumali filminin Ağa’sı, kötü adam rolleriyle nam salmış Erol Taş, filmin galası için diğer oyuncularla birlikte Anadolu’ya gider. Film bittikten sonra oyuncular sahneye çıkıp konuşma yapıyorlardır. Sıra Erol Taş’a gelmiştir. Birden ortalık karışır, yer yerinden oynar. Seyirciler sahnedeki Erol Taş’a şişe, taş, sopa fırlatıp yuhalıyorlardır. Öylesine başarılı oynamıştır ki ağa suretindeki kötü adam rolünü, atılan taşlar onun ödülü olur.

O unutulmaz konuşmasını şişe ve taş yağmuru dindiğinde yapar Erol Taş. Seyircilere “Atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” diyerek meşhur kahkahasını atar ve ışıl ışıl gözlerle seyircisini selamlar. Bu konuşma üzerine, az önce yuhalayan seyirci bu kez ayakta alkışlar onu.

YAKIŞIKLI JÖNDEN KÖTÜ ADAMLIĞA: TURGUT ÖZATAY
Kazıklı Voyvoda, hain mi hain mafya babası ya da hin mi hin gazino patronu olarak kötü adamlıkta özel bir yer edinen, zaman zaman iyi adam olarak da izlediğimiz Turgut Özatay, Yalnızlar Rıhtımı, Kırık Çanaklar, Hızlı Yaşayanlar gibi filmlerindeki güçlü oyunculuğuyla unutulmaz bir iz bırakır.
Güçlü oyunculuğunu ilk filmlerinde gösteren ve başa oynayan Turgut Özatay’ın jön dönemi kısa sürer nedense. İkinci adamı, jönün karşısındaki ‘kötü adam’ı oynamaya başlar. “İyi”yi oynadığı filmler de az değildir fakat kötü adam olarak ünlenir kısa sürede. Tarihi, kostüme filmlerde ise “Kahpe Bizans”taki zalim düşman olarak çıkar karşımıza. Kara Murat serisinin Kazıklı Voyvoda’sı…
O yıllarda filmlerde yaptıklarının sadece rol ve film icabı olduğunu anlatamayan Turgut Özatay da sokaklarda kötü adamların payına düşen hakaretlerden, tepkilerden payına düşeni alır. Fakat tüm Yeşilçam oyuncuları gibi onun payına düşen daha çok seyircinin sevgisi olur.

FİLM İCABI KÖTÜ ADAMLAR VE SÜTÇÜ


24 Kasım 2013
Neredeyse her mahallede bir yazlık sinema olduğu yıllarda hayat öylesine saftı ki, insanlar beyaz perdede gördüklerinin sahici olduğuna inanabiliyorlardı. İzledikleri filmlerdeki esas kızlarla, esas oğlanlarla konuşmaya çalışıyor, kötü adamları yuhalıyor, iyileri alkışlıyorlardı. Oysa her şey film icabıydı.
Film icabı çekilen görüntülerden beyaz perdeye yansıyanlar, yıllarca insanları büyüledi. İyiler alkışlarla ödüllendiriliyor, kötüler atılan taşlarla cezalandırılıyorlardı. Kendisine taş atan seyircisine “atın atın, siz bana taş değil ekmek atıyorsunuz” demişti Erol Taş. Gerçekten de atılan o taşlar onun ödülüydü, rolünü başardığının göstergesi.
Evlerde televizyonun olmadığı yıllarda, sinemalarda film izleyenlerden “hain adam”, “kalleş”, ya da “dikkat, arkanda”, “sen ona inanma kızım” gibi bağırışlar yükselirdi. Kötü şeyler olduğunda yükselen feryatlar, sevindirici olayların yaşandığı sahnelerde alkışa dönüşürdü. O zamanlardan adı “iyi kalpli”ye ya da “kötü”ye çıkmış oyuncular vardı. Yıllar geçtiği halde onların oynadığı rollerle bıraktıkları imaj belleklerden silinmedi. Cahide Sonku “bataklıktaki gül”se, Coşkun hep “tecavüzcü Coşkun” oldu. Nubar Terziyan, Kadir Savun, Hulusi Kentmen, hep iyi; Kenan Pars, Altan Günbay, Erol Taş’sa kötü. İyiler, sinema salonlarında olduğu gibi gerçek hayatta da sevgiyle, coşkulu bir ilgiyle karşılaşırlar, kötülerse sokakta, mahallelerinde hatta evlerinde de öfkeyle, hakaretle, asık suratlarla.
Yeşilçam’ın iyi kalpli fakat film icabı kötü adamları, ‘kötü kadınları’ tüm bu tepkilere rağmen sinemanın yıldızları, başrol oyuncuları kadar ilgi çekmiş, sevilmiştir hep. Melodramların, salon filmlerinin kentli kötü adamı Önder Somer anlatmıştı yaptığımız söyleşide; “Ayhan Işık’la bir film çekiminden dönüyorduk. Eşlerimiz de yanımızdaydı. Bursa’da yemek yerken, birbirimize iltifatlar ediyorduk. ‘Abi sen önemli oyuncusun’ dediğimde o, ‘sen oynadığın tarz itibariyle daha kalıcısın’ dedi, iddiaya girdik yemek paralarını vermek üzere. Yolun bir tarafından ben yürüyorum, diğer tarafından o. Ayhan’ın peşinde yüz kişi varsa benim peşimde beş yüz kişi vardı. İnsanlar benim peşimden küfretmek için geliyorlar, ‘kalleş’ diye bağırıyorlardı.
Yine başka bir gün karşıdan karşıya geçiyorum, yolun ortasında genç bir çift vardı. Başörtülü bir kadınla, bıyıklı, bıçkın, babayiğit bir delikanlı. Beni gördü, durdu on metre ötemde; yanındaki kadına baktı, bana baktı, sonra kadını benim aksi istikametime aldı. Dondum kaldım. Sokakta gördüklerinde bile benden kötülük gelebileceği korkusu olabiliyor. Kolay değil, o imajı silemiyorsunuz.”
Bir dönem Turgut Özatay’sız film yok gibiydi. Ahmet Tarık Tekçe o kadar çok filmde oynuyordu ki “kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe’siz film olmaz” deniyordu.
Yeşilçam’da iyilerin olduğu gibi kötülerin de kendine özgü bir tarzı vardı. Örneğin Erol Taş’ın oynadığı kötü başka, Ahmet Tarık Tekçe’nin oynadığı kötü başkaydı. Bilal İnci’nin, Kenan Pars’ın, Altan Günbay’ın oynadıkları başka…
 ADI ‘SÜTÇÜ’YE ÇIKMIŞ BİR KÖTÜ ADAM
Yeşilçam belki de dünyanın (neredeyse hepsi doğal yetenek olan) en cefakâr oyuncularına sahipti. Kimi tesadüfen kendini Yeşilçam’da bulmuştur, kimi bir tanıdığı aracılığıyla. Kimi de çocukluğunda sevdalanmıştır beyaz perdeye. Nubar Terziyan’la ağlamış, Yıldırım Önal’la hüzünlenmiştik. Galalarda ya da çekimlerde Erol Taş’a taş atmış, Süheyl Eğriboz’a sopayla vurmuş, Bilal İnci’ye saldırmıştık. Birçoğunu yolda görünce sevgiyle boynuna sarılıp imzalı resimler almıştık. Bizleri o büyülü dünyalara öylesine almışlar, oynadıkları rollere öylesine inandırmışlardı ki, onların özel hayatları olduğunu, gerçek hayatta başka insanlar olduklarını düşünemiyorduk. Yetmişli yılların ortalarına kadar sürmüştü bu büyü.
Yeşilçam’ın şablonları, klişeleri vardı o zamanlar. Yönetmenler aynı tarz filmler çeker, oyuncular aynı tarz rollerde oynatılırdı genellikle. Kötü adamlıkla ün salan oyuncu, bir yazgı gibi neredeyse her filminde kötü adamı oynardı. Bu kadın oyuncular için de böyleydi; örnekse Aliye Rona, Suzan Avcı, Lale Belkıs…
Yeşilçam’ın her biri çok sevilen ve birer yıldız olan Ahmet Tarık Tekçe, Önder Somer, Erol Taş, Kenan Pars, Bilal İnci, Hayati Hamzaoğlu, Senih Orkan, Danyal Topatan, Altan Günbay, Turgut Özatay, Süha Doğan, Atıf Kaptan, Hüseyin Peyda, Hüseyin Baradan, Yıldırım Gencer, Kazım Kartal, Hikmet Taşdemir, Nuri Alço, Kenan Kalav, Eray Özbal, Cem Erman gibi ‘kötü adamlıkla ün salmış’ önemli ve yetenekli oyuncuları vardı. İsimleri bu gruptakiler kadar büyük yazılmasa da, hatta bir kısmının adı jeneriklere, afişlere giremese, adları ezbere bilinmese de yüzleri, “kötülükleri” unutulmayan, çok iyi tanınan, Yeşilçam severlerin kalplerinde birer yıldız olan sinema emekçileri vardı. Onlarca, yüzlerce filmde yer alan bu emekçilerin başrol oynayanı da oldu ikinci rollerde ünleneni de, adı jeneriklere giremeyeni de. Bir kısmı genel alışkanlık ve farkı bilmemekten “figüran” olarak anıldı, kimi jönden dayak yiyen kavgacı olarak. Kalbi sinemayla, Yeşilçam’la atan bu cefakâr-vefakâr sinema emekçilerinin yıldızlaşan isimleri de oldu, sokaklarda yaşayanı da. Yeşilçam’a damgasını vurmuş bu yüzlerce isimden, sinema emekçisinden öne çıkanlar arasında hemen Süheyl Eğriboz, Kudret Karadağ, Sırrı Elitaş, İbrahim Kurt, Hakkı Kıvanç, Coşkun Göğen (Tecavüzcü Coşkun), Kadir Kök, İhsan Gedik, Yadigâr Ejder, Yılmaz Kurt, Oktay Yavuz, Sönmez Yıkılmaz, Çetin Başaran, Mehmet Uğur, Yusuf Çetin’i sayabiliriz örneğin.
Avantür filmlerin, vurdulu-kırdılı sahnelerin en önemli ve unutulmaz oyuncularından biri de, başrollerde de oynayan ve adı “sütçü”ye çıkan film icabı kötü adamı Süheyl Eğriboz’dur. En çok Cüneyt Arkın’lı filmlerin kötü adamı, kavgacı adamıdır o. Geçtiğimiz günlerde ortak tanıdıklarımız Süheyl ağabeyle ilgili üzücü haberi duyurmuştu; “Süheyl Eğriboz beyin damarındaki tıkanıklık neticesinde felç geçirerek hastaneye kaldırıldı.”
Pertevniyal Lisesi mezunu olan Süheyl Eğriboz, 1927 yılında İstanbul Mercan’da dünyaya gelir. 1940’ların sonunda sinemaya başlar fakat o doğuştan Yeşilçamlıdır. Babası Nejat Film’in sahibi, Necat Eğriboz’dur. “Yabancı değilim sinemaya. Sinemada doğdum, sinemada öleceğim. Bu işin emeklisi yok. Çok filmim var, 4-5 tane başrolüm var. Sütçü serisini yaptım. Sütçü ismi o filmlerden kaldı” demişti 90’lı yılların ortasında yaptığımız söyleşide.


ŞOFÖR NEBAHAT, FOSFORLU CEVRİYE


 17 Kasım 2013
Yeşilçam’ın hüzün yüzlü ‘komik adamı’ Sami Hazinses’le konuştuğum günlerde Yeşilçam henüz ‘yeniden’ keşfedilmemiş, filmler, oyuncular gündeme gelmemişti. Sami Hazinses, gerçek adıyla Samuel Uluç Diyarbakır’dan İstanbul’a geldiğinde kimsesi yoktur. Besteler yapıyordur, Yeşilçam’da bulur kendini. Bir film çekilecektir, yönetmen Metin Erksan “Bu filme şarkı yapacaksın” der.
“Üç gün var sahneyi çekeceğiz, şarkı sahnesini. ‘Üç günde şarkı mı yazılırmış’ dedim. ‘Sen yaparsın’ dedi. ‘Sen yaparsın’ diyor başka bir şey demiyor. O kadar bana inanmış, o şarkılarımı duyunca. Sezer Sezin geliyor, ‘Sen yaparsın’ diyor, sarılıyor, öpüyor. Neyse şarkıyı bitirdim, ‘Haydi oku, sahneyi çekelim’ dedi. ‘Haydi, Nebahat abla, Dodge arabana atla/ Dümenimiz yolunda, gazla ablacığım gazla/ Taksim, Şişli, Sarıyer durmadan hemen gider/ Ablacığım n’olur İstinye’de duruver/ Saçları dalga dalga, canım Nebahat abla/ Sevgilim İstinye’de gazla ablacım gazla’. Bunu yazdım okudum bestesiyle beraber, havalara sıçradılar. Sinemadan seyirciler bu şarkıyı söyleyerek çıkıyorlardı, o kadar çok beğenildi.”
Sami Hazinses’in sözünü ettiği, ‘müziğini yapıp’ şarkısını bestelediği film Metin Erksan’ın yönettiği, Sezer Sezin’in de ikinci önemli çıkışını yaptığı 1960 tarihli Şoför Nebahat’tır. Sami Hazinses’ten sonra Sezer Sezin’le de (90’lı yılların başında) tanışmış, o günlerden bugüne süren bir dostluk bağı, ‘anne-oğul ilişkisi’ oluşturmuştuk. Bizim kuşağın değilse de, bizden öncekilerin beyazperdede hayranlıkla izlediği, sinemacılar kuşağının ilk büyük yıldızı her zaman annem kadar yakın oldu.
Sinemamızın, Damga (1948) ve Vurun Kahpeye (1949) filmiyle başlayan süreçte ilk yıldızlarını yarattığını söyleyebiliriz. Sezer Sezin, sinemamızın ilk yıldız oyuncularından, öncü sinemacılarındandır. Tiyatrocuların egemenliğinde olan Muhsin Ertuğrul dönemi sinemasında oyuncular tiyatrocu, oyunlar tiyatrovaridir. Cahide Sonku bu dönemin yıldızlarındandır. Sinemacılar kuşağının ilk yıldızı, sinema dilindeki oyunuyla Sezer Sezin’dir. Birçok sinemacıda onun emeği vardır.
Kendi kendini yaratan insanlardandır Sezer Sezin. Çok küçük yaşlarda, annesinden habersiz evden kaçarak Hürriyet Apartmanı ve Yayla Kartalı filmlerinde küçük rollerde oynar. Yapımcı Necip Erses’in isteğiyle, Köroğlu filminde başrollerden birini oynar. Damga (1948) filmindeki ilk önemli oyunuyla ünlenir. Filmin bir hafta salonlarda kalmasını umarlarken, dört hafta gösterilir, kapılarda uzun kuyruklar oluşur. Arkasından Vurun Kahpeye (1949) filmi ile yıldızlaşır. Üstelik sadece oyuncu olarak da yer almaz sinemada Sezer Sezin. Oynadığı filmlerin öykü-senaryo seçiminden, yönetmen seçimine, oyuncuların belirlenmesine kadar bütün aşamalarında yer alır.
Sezer Sezin’in, sonraki yıllarda çokça konuşulan ve en çok Ayhan Işık’tan, Türkan Şoray’dan bildiğimiz “yıldız kanunları, kuralları” vardır. Ayhan Işık, Türkan Şoray kanunlarını, kurallarını bilenlerin Sezer Sezin kanunlarını, kurallarını da bilmesi, araştırması gerekir. Yıldız olmanın bütün özelliklerini taşıdığını, kitleleri salonlara çekmekten aldığı ücrete, ‘kanun’larına, kurallarına kadar birçok kriteri nasıl uyguladığını o dönemin tanıklıklarından kolayca öğrenebiliyoruz.
Sezer Sezin 50’li yıllar boyunca sürdürür sinemadaki başarısını. 1960 yılında oynadığı Şoför Nebahat filmi ile ikinci önemli çıkışını yapar. Şoför Nebahat filmleri seri olarak çekilir. Önünde uzun kuyruklar oluşan, tıka basa dolu salonlardan çıkanlar filmdeki şarkıyı söyleyerek çıkıyordur.
Sonrasında daha çok Neriman Köksal ve Fatma Girik filmlerinde göreceğimiz, erkek dünyasında tutunmaya çalışan güçlü kadın imajını izleriz Şoför Nebahat’de. Sonra Fosforlu Cevriye için anlaşma yapar, başka çekimleri de olduğu için ‘çalışma tarihlerini bildirin’ diye hatırlatma çeker, cevap alamaz. Bu arada haber beklerken başka filmlerde çalışamadığından tazminat davası açar ve kazanır. Fosforluyu oynaması için tekrar teklif ederler fakat kabul etmez. Rolü sonra Neriman Köksal oynar.
Metin Erksan’ın yönettiği, senaryo ekibinde Attila İlhan ve Atıf Yılmaz’ın da olduğu ilk Şoför Nebahat filmini Süreyya Duru’nun yönettiği  Şoför Nebahat Ve Kızı (1964) ile Şoför Nebahat Bizde Kabahat (1965) izler. Süreyya Duru 1970 yılında bir de Fatma Girik’li bir Şoför Nebahat çeker.


Filmin ilk sahnesinde beş erkek arasındaki “erkek gibi” kız, hedef yaptıkları kutulara ateş eder, diğerlerinden daha fazla kutu vurarak gücünü gösterir onlara. Giyim kuşamıyla, konuşma biçimiyle “erkek gibi” olan bu kız Fosforlu Cevriye’dir.
Neriman Köksal’ın Fosforlu Cevriye olarak filmi nasıl başlıyorsa, Hatice Kökçü olarak çocukluğu da öyle başlar. Neriman Köksal, çocukluğunda da yaşıtı komşu kızları etek giyerken, o yıllarda pek de alışık olunmadığı halde pantolon giyer, topaç çevirir, erkek çocuklarla bilye ve futbol oynar. Anne baba göçmen. Annesi Lütfiye Hanım Yugoslavya’da Üsküp şehrinde doğmuştur. Altı aylıkken Türkiye’ye göçen ailesi İstanbul’a, Rami’ye yerleşir. 1929 yılında Neriman Köksal gelir dünyaya. Ailenin ilk çocuğudur. Doğduğunda o kadar zayıftır ki leğende yıkarlarken kemikleri kırılacak diye korkarlar. 15 yaşından sonra fazlaca serpilip gelişir. Bir yaşına basmamıştır babası öldüğünde. Yo
ksuldur, imkânları yoktur ve Neriman Köksal ilkokuldan sonra okuyamaz.
Bir afet olan güzel fabrika işçisi Neriman Köksal, Beyoğlu’nda yürüyorken peşinden gelen iki erkeğe çok sinirlenir ve tersler. Oysa iki erkekten biri hayatını değiştirecek olan film yönetmeni Çetin Karamanbey’dir. Neriman Köksal’ı çok beğenmiştir ve “film artisti olur musun?” der. Önceleri itiraz etse de sonunda “olurum” cevabını verir. Çetin Karamanbey’in yönettiği “Çete” (1950) filminde Rus Prensesi Nina rolü ile sinemaya adım atar. Ardından Faruk Kenç’in yönettiği “Hürriyet Şarkısı”nda (1951) oynar. 1953 yılında Lütfi Ö. Akad’ın yönettiği “Katil” filmindeki rolüyle, hayatı boyunca taşıyacağı ‘vamp, yuva yıkan, hayat karartan, kötü kadın’ tipinin başarılı bir örneğini verir ve devamı da gelir.

Sezer Sezin, Gülistan Güzey, Muhterem Nur, Belgin Doruk gibi güçlü oyuncuların, starların olduğu bir dönemde asıl çıkışını “Fosforlu Cevriye” (1959) filmiyle gerçekleştirir. Argo konuşan, “erkek gibi kadın” tipini başarıyla canlandıran Neriman Köksal, yuva yıkan kadın imajı gibi, hayatı boyunca “Fosforlu Cevriye” olarak da hatırlanacaktı.
 

CİLALI İBO / TURİST ÖMER / ADANALI TAYFUR /

 10 Kasım 2013

CİLALI İBO
 “Yavyumm, şinek aykadaşım” seslenişiyle seyirciyi güldüren Cilalı İbo’nun Feridun Karakaya olarak portresi 1958 yılında İstanbul Fındıklı’da başlar. İlkokulu Fındıklı’da okur, ortaokula geldiğinde çok okul değiştirir Feridun Karakaya. Sebebi tiyatrodur. 1943 yılında ‘okul temsili’ verirlerken oyunu izleyen Necdet Mahfi Ayral tarafından ‘keşfedilir’.
Ayral’ın isteğiyle 1944 yılında Şehir Tiyatroları’nın Çocuk Tiyatrosu bölümüne girer Feridun Karakaya. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği “Kızılırmak - Karakoyun” filminde figüranlık yapar. Lütfi Akad’ın yönettiği “Beyaz Mendil” filmindeki rolüyle başarılı bir kompozisyon çizer. Oyunu çok beğenilmiştir, “Rüyalarım gerçek oldu” diye düşünür; fakat aylar geçer kimse yeni bir film ve ‘iyi bir rol’ için çağırmaz Feridun Karakaya’yı.
1957 yılıdır; Kemal Film senaryosunu Sadık Şendil’in yazdığı ve Osman Seden’in yöneteceği “Berduş” filminin çekim hazırlıklarına başlamıştır. Başrolde Zeki Müren vardır. Filmde bir de ‘Boyacı İbrahim’ rolü vardır. Oyuncu ararlarken Sadık Şendil’in isteğiyle ve Zeki Müren’in de kabul etmesiyle rolü Karakaya’ya verirler. Elinde boya sandığı, yamalı pantolonu, üzerinde ‘Cilalı İbo’ yazan kepi ve peltek konuşmasıyla, 12 filmde daha hayat bulacak Cilalı İbo karakteri doğar böylece.
Kekeme ayakkabı boyacısı İbrahim’i, peltek “Cilalı İbo”ya çevirir oyuncu. Kepinin üstüne yazdığı “Cilalı İbo” yazısına yönetmen Osman Seden şiddetle karşı çıkar ve bütün ricalarına rağmen silmesini ister. Çekimler başlayınca tam silinmemiş yazıyı tekrar görünür hale sokar. Osman Seden çok kızsa da yapacak bir şeyi yoktur artık, film çekilmiştir. Zeki Müren’i izlemek için filme gidenler, “Cilalı İbo” isimli yeni bir karakteri tanırlar ve çok severler. Son derece sempatik, sevimli bir halk çocuğudur beyaz perdede izledikleri Cilalı İbo. Film çok başarılı olmuş, Feridun Karakaya da çok sevilmiştir.

Feridun Karakaya’nın sinema serüveni, çok küçük paralar alarak başladığı figüranlık döneminden sonra, neredeyse dönemin en yüksek paralarını alan Zeki Müren, Ayhan Işık ve Ayşecik gibi oyuncular kadar kazandığı Cilalı İbo filmleriyle sürer böylece.


TURİST ÖMER
“AMENEEEYY, Turist Ömer derler benim adıma, adıma / Pişman olur bakmayanlar tadıma amaneeey / Sabahları bir kadeh, akşamları beş kadeh / Neşemi de bulunca dalgama da bakarım amaneeeyy”
Onu en çok Turist Ömer olarak hatırladık, sevdik. Turist Ömer olarak yamyamların arasına gitti, boğa güreşçisi oldu, uzayda dolaştı. Ofsayt Osman oldu başka bir zaman ya da şipşak sokak fotoğrafçısı bestekâr Haşmet Bey olarak çıktı karşımıza. Ayhan Işık’ın has arkadaşıydı Küçük Hanımefendi serilerinde. Güldürürken düşündürdü, hüzünlendirdi. Kimi zaman izleyenlerin gözleri kan çanağına döndü ağlamaktan, kramp girdi çenelerine katıla katıla gülmekten kimi zaman. Sadri Alışık sanki izlediğimiz o filmlerin oyuncusu değil, mahallemizin en ‘güzel’, en bizden abisiydi.
İlk filmi Faruk Kenç’in yönettiği “Günahsızlar”dır. 1946 yılında askere gider. Orada tanıdığı disiplinsizlikten sürekli askerliği uzayan Ahmet Güzelce adlı bir asker vardır. Ne selamını doğru veriyor ne de künyesini doğru okuyordur. Turist Ömer filmleri başlayınca asker arkadaşının hareketlerini ve selamını kullanmaya başlar.
“Turist Ömer Dümenciler Kralı” (1965), “Turist Ömer Almanya’da” (1966), “Turist Ömer Arabistan’da” (1969), “Turist Ömer Yamyamlar Arasında” (1970), “Turist Ömer Boğa Güreşçisi” (1971) ve “Turist Ömer Uzay Yolunda” (1973) filmleriyle sürer seri…
“Ah Güzel İstanbul”, “Küçük Hanımefendi”, “Şakayla Karışık”, “Turist Ömer”, “Helal Olsun Ali Abi” gibi onlarca filmde oynamış sevilen bir aktör olmuştur Sadri Alışık.


‘YEŞŞEE… ABİDİK GUBİDİK’ YA DA ADANALI TAYFUR
FERİDUN Karakaya’yı Cilalı İbo, Sezer Sezin’i Şoför Nebahat, Neriman Köksal’ı Fosforlu Cevriye, Sadri Alışık’ı Turist Ömer, Belgin Doruk’u Küçük Hanımefendi olarak tanıdıysak, yine o yıllarda Adanalı Tayfur olarak tanımıştık Öztürk Serengil’i de. Serengil’in yolu Osman Seden’le çalışmaya başlamasıyla açılır. Seden’in salon güldürülerini de başlatan “Ne Şeker Şey” filminde Tayfur Pirinçeken ve “Badem Şekeri” filminde Tayfur rolleriyle dikkat çeker. Tayfur efsanesini doğuracak olan ilk örnekler olur bu yan roller. Bu tiplemenin ortaya çıkmasındaki en önemli ayrıntı, Öztürk Serengil’i ‘komik’ olarak öne çıkaran ve Tayfur tiplemesinin doğmasını sağlayanın bir dublaj başarısı, bir tiyatrocu/seslendirme sanatçısı Mücap Ofluoğlu katkısı olmasıdır. Ofluoğlu Öztürk Serengil ve Tayfur’un doğuşunu şöyle anlatır anılarında:
“Öztürk, ‘Yaman Gazeteci’ adlı bir filmde oynuyordu. Onunla konuşmam için beni çağırdılar, gittim. Seslendireceğim parçalara baktım. Öztürk’ün oyunu bana komik bir kişi olabilir gibi geldi ve ben de rolünü iyice komikleştirdim. Örneğin patron sözcüğünü ‘patrön’, evet sözlerini ‘bittabi’ yaptım. İşte Öztürk böyle başladı sinemada komik olmaya. (…) Bir filminde şoförlerin ağzında dolaşan, henüz herkesin dikkatini çekmemiş ‘yeşşeee’ sözcüğünü kullandım. Ama birkaç yerde ve tam şoför ağzıyla, genizden ‘yeşşeeee’ diye uzatarak. İşte bu ‘yeşşeee’den sonradır ki Öztürk ününün doruğuna çıktı. Giderek şapka şepke, ana ene, baba bebe, tamam temem olunca daha çok çocuklar bu sözcükleri kullanarak büyüklerini alaya almaya başladılar. Bu tuhaflıklara mangıraj, kelaj gibi sonlarına eklenmiş (j) Fransız dilini çağrıştıran uyduruk sözcükler de kullanılınca büyük küçük Öztürk’ün ağzıyla konuşmaya başladı.”
Evet, Osman Seden’in “Ne Şeker Şey” filminde Tayfur rolündeyken “yeşşeee” sözcüğü ilgi çeker. Seden Cilalı İbo’nun ardından bu kez de Adanalı Tayfur tiplemesi için kollarını sıvar.
Aynı yıl “Yaralı Aslan” ve “Sayın Bayan” filmlerinde de Tayfur olarak izleriz Serengil’i. Bu filmlerin senaryo yazarı ve yapımcısı Osman F. Seden’dir ve Öztürk Serengil Tayfur’luğa ısınmış, seyirci de bu yeni tipi sevmiştir. Bu kez Osman Seden senaryosunu yazdığı ve Öztürk Serengil’in Tayfur olarak başrole çıktığı “Adanalı Tayfur” filmini kendi firması adına Zafer Davutoğlu’na çektirir.
“Temem Bilakis”, “Abidik Gubidik” ve “Şepkemin Altındayım” gibi Mücap Ofluoğlu’nun seslendirme başarısından doğan, Öztürk Serengil’le özdeşleşen sözcüklere dayalı filmler de yapan Serengil 60’lardan sonra tüm sinema hayatı boyunca en çok Tayfur olarak anımsanır

MELODRAMDAN GÜLDÜRÜYE


 03 Kasım 2013
Güldürü/gülmek tarihler boyu her kültürde küçük görülür. Buna karşın alt kültür, geniş halk yığınları egemen güçlere, seçkin zümrelere karşı gülmeceye sarılır. Gülmece onlar için hayata direnme, başkaldırı aracı olur. Ezilen, hor görülen halk ve kendi içlerinden çıkan kahramanlar güldürü öğeleriyle egemenlere, kendisine tepeden bakanlara karşı bir duruş sergiler. Keloğlan masalları, Hacivat-Karagöz oyunları bu anlamda önemli örneklerdir.

Geleneksel tiyatronun orta oyunu da bu alanda önemli bir yer tutar. Yakın tarihe kadar varlığını sürdüren orta oyununun son temsilcilerinden biri de sinemada da izleme imkânı bulduğumuz İsmail Dümbüllü’ydü. Bütün bunlara -komedinin önemli bir muhalefet ve başkaldırı aracı olmasına karşın- belli dönemlerde, özellikle de toplumsal uyanışın, toplumsal muhalefetin yükseldiği dönemlerde egemenlerin güldürüyü ucuzlatılmış mizaha dönüştürülmüş biçimiyle halkı uyutma, uyuşturma aracı olarak kullanılmasının eklenmesi de başka bir gerçekliktir. Sinemada 1960’ların sonunda, özellikle de 1970’li yıllarda ucuz ve yozlaştırılmış güldürünün uyuşturma aracı olarak kullanılmasının örneklerini çokça gördük.

Geleneksel Türk Tiyatrosu’ndan sinemaya geçen komedinin ilk dönemlerinde Ali ile Veli, Memiş ile İbiş, Edi ile Büdü gibi ikili karakterler oluşur. 1950’li yıllardan başlayarak 1960’lara damgasını vuran önemli komedi oyuncuları yer alır filmlerde. Settar Körmükçü, Vahi Öz, Aziz Basmacı, Toto Karaca, Kenan Büke, Tevhit Bilge’yi bu oyunculara örnek olarak verebiliriz. Yeşilçam’ın yükselişe geçtiği, film sayısında önemli artış yaşandığı 1960’larda Amerikan sinemasının da etkisiyle salon komedileri doğar.
Atıf Yılmaz 1957 yılında Gelinin Muradı ve 1960 yılında da Dolandırıcılar Şahı filmleriyle, öyküsü kasabada geçen güldürü filmlerini çeker. Salon güldürülerinin bir anlamda başlatıcısı ve ‘yıldız yönetmeni’ Osman F. Seden olur. Bol yıldızlı ve büyük kadrolarla çekilen filmlerin yapımcı yönetmeni Osman Seden’in melodramları da, salon güldürüleri de bir yıldızlar geçidi, Yeşilçam’da unutulmayan yüzler geçidi gibidir. Arka fondaysa, bütün güzelliğiyle bir belgesel gibi İstanbul akar. Osman Seden’in bu türde verdiği ilk örnekler olarak 1962 tarihli Ne Şeker Şey, 1963 tarihli Badem Şekeri ve 1964 tarihli Beş Şeker Kız adlı ‘şekerleme üçlüsü’nü sayabiliriz. Bu türün bir başka önemli yönetmeni de Hulki Saner’dir. 1958-1964 yılları arasında Osman F. Seden’in Cilalı İbo ile Adanalı Tayfur’u ve Hulki Saner’in Turist Ömer’i güldürü sinemasının üç büyükleri olarak ortaya çıkar. Popüler Yeşilçam sinemasının öne çıkan bu üç tiplemesi çok tutar, seriye, furyaya dönüşür. Bu üçlünün ilk kahramanı Cilalı İbo’dur. Melodramların, salon güldürülerinin yapımcı yönetmeni Hulki Saner, Belgin Doruk’lu, Göksel Arsoy’lu, Ayhan Işık’lı, Türkan Şoray’lı, Suphi Kaner’li, Vahi Öz’lü aile-gişe filmleri yaparken Ayşecik’li filmler furyasına da katılır.

1960 yılında Memduh Ün’ün yönettiği Ayşecik filmiyle Türk sinemasında çocuk oyunculara dayanan filmler dönemi başlıyordu. Daha önceki yıllarda da kimi filmlerde, örneğin 1952 yılında Süavi Tedü’nün yönettiği Göçmen Çocuğu filminde çocuk oyuncular rol almıştı. Hatta bu filmin başrolünde Perihan Tedü’yle birlikte Küçük Erkan adındaki çocuk oyuncu vardı. Filmde ayrıca çok sayıda ilkokul çocuğu oynatılmıştı. Fakat Ayşecik filmiyle çocuk oyuncular, ‘çocuk yıldızlar’ dönemi başlar.
Ayşecik serisinin beş filminin yönetmeni Hulki Saner’dir. Hulki Saner’in 1963 yılında yönettiği Ayhan Işık’lı, Sevda Ferdağ’lı Sadri Alışık’lı filmi Helal Olsun Abi filminde Sadri Alışık, Turist Ömer rolündedir ve ilgi çekmesiyle bir tipin seriye dönüşmesinin yolu açılır. Ayşecik’li filmler sürerken (o filmlerin de Turist Ömer’i olan) Sadri Alışık, 1964 yılında Hulki Saner yönetmenliğinde başrole çıkar, Turist Ömer olarak. Rüknettin (Vahi Öz) ve Bedia (Mualla Sürer) filmin öne çıkan diğer iki yıldızı olurlar. 1960’lı yılların salon güldürüleri arasında Nejat Saydam’ın yönettiği Belgin Doruk’lu, Ayhan Işık’lı, Sadri Alışık’lı 1961 tarihli Küçük Hanımefendi de yerini alır, ilk film tutunca seriye dönüşür. Ardından Küçük Hanımın Şoförü, Küçük Hanımın Kısmeti ve Küçük Hanım Avrupa’da çekilir.
AYŞECİK, ÖMERCİK
Ayşecik’li, Ömercik’li filmlerde de, diğer birçok salon güldürüsünde de belirgin roller, komik karakterler vardır; dede, dadı, aşçı, kâhya, bahçıvan, şoför, kötü adamlar, kötü kadınlar, kahramanın iyilik meleği arkadaşları ve bu rollerin başarılı unutulmaz oyuncuları... Hulusi Kentmen, Münir Özkul, Salih Tozan, Ali Şen, Necdet Tosun, Cevat Kurtuluş, Vahi Öz, Mürüvvet Sim, Mualla Sürer, Sami Hazinses, Hüseyin Baradan, Önder Somer, Dursune Şirin, Jale Öz, Feridun Çölgeçen, Suna Pekuysal gibi oyuncular bu rollerle özdeşleşmiş unutulmaz, yüzleri, sevimli tipleridir bu filmlerin.
Hiçbir ekonomik gücü, desteği olmayan, tamamen seyircisine bağımlı Yeşilçam sineması o yıllarda film sayısı hızla artan sinema endüstri olamadığından, ne teknik imkânlar ne de farklı projeler, metinler üretebilecek yeni yazarların, senaryocuların gelmemesi, sermayesizlik yapılan filmlerin niteliklerine yansır. Bu yıllarda çekilen film sayısı artmış fakat bunu karşılayacak teknik imkânlar, altyapı aynı oranda gelişmemiştir. Birbirinin tekrarı filmler salonları doldurur.
Yeşilçam’ı var eden ve devamlılığını sağlayan en önemli koşul, filmleri halkın beğenmesidir. Bu nedenle halkın tercihlerine, beğenilerine hitap eden filmler üretilir, bunlar bütün ülkede hızla tüketilir ve ardından yenileri gelir. Bu sistem işlerken kimi zaman, küçük ya da gelgeç yapımevleri tarafından halkın duygularını istismara, sömürmeye varan filmler üretilmekten de kaçınılmaz.
Böyle olunca da 1960’ların sonlarına doğru ve sonrasında gittikçe ‘yozlaşan’, ‘istismar sineması’nın ürettiği filmlerin egemen olduğu dönemlerde, bu sinema toplumu uyutma, uyuşturma işlevi görür. Hayatın gerçekliğiyle, toplumsal sorunlarla ilgilenmeyen, sorgulayan-muhalif bir tavır sergilemeyen pasif halk yığınları oluşmasına yol açan bu tür bir ‘sanat’ anlayışı, toplumu yöneten egemenlerin işine yarar.

KADININ KONUMU VE AŞKIN HALLERİ


27 Ekim 2013
Yazının başlığını "Toplumsal Hayattan Sinemaya Kadının Konumu" olarak da okuyabilirsiniz. Kadının sinema teması olması, ülkemizin sinemayla tanıştığı yıllarda, ilk filmlerde başlar. 1917 tarihli Pençe'de şehvet düşkünü isterik bir kadınla ilişki kuran Pertev ve evli bir kadın uğruna yuvasını unutan, arkadaşı Vasfi'nin, Binnaz'da da (1919) Lale Devri'nde güzelliği ve fettanlığıyla iki erkeğin başını döndüren, birbirine düşüren Binnaz'ın öyküsü anlatılır.

Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın aynı adlı romanından uyarlanan 1919 tarihli Mürebbiye'de, Fransa'da dikiş tutturamayarak sevgilisi Maksim'le İstanbul'a gelen ve bir ailenin konağına mürebbiye olarak giren Anjel'in öyküsü anlatılır. Maksim, Anjel'i otel odasında başka bir erkekle suçüstü yakalar ve kovar. Konaktaki tüm erkekleri baştan çıkarır, Konağın sahibi Behri Efendi'den aşçıbaşı Tosun Ağa'ya kadar hepsini parmağında oynatmaya başlar. Film İşgal altındaki İstanbul'da kısa bir süre gösterilmesine karşın, "Fransızları küçük düşürdüğü gerekçesiyle" İşgal Kuvvetleri tarafından Anadolu'da gösterilmesi yasaklanır. Cinsellik içeren ve bir kadının kişiliği çevresinde kurulan öyküye sahip ilk filmlerden Mürebbiye'deki rolü ile Madam Kalitea adlı Rus asıllı oyuncu da sinemamızın ilk fettan/vamp kadını olmuştur.
Ön-Yeşilçam döneminde varsıl/sosyete çevresi, düşen kızlar, metres hayatı yaşayan kadınlar yansır filmlere. Yeşilçam döneminde de öz değişmemekle birlikte yeni motifler eklenir. Esas kız kentli de olsa, köyde de olsa edilgen ve erkeğe bağımlıdır. Köy filmlerinde genel olarak kaderi erkek tarafından (ağa-baba-ağabey-koca) belirlenen 'çaresiz' kadının 'çilesi', yaşam mücadelesi anlatılırken salon filmlerinin baş rolünde masum 'esas kızlar' vardır. 'Kötü yola' düşse de, barda, pavyonda, genelevde çalışıyor olsa da masum, kader kurbanı kadınlar… Arabesk filmlerin kadını da farklı değildir; yine çileli, kaderci, erkeğe bağımlı ve teslimiyetçidir.
TOPLUMSAL HAYATTAN SİNEMAYA
Salon filmlerinin umutsuz, karşılıksız aşkları çokça işlenir Yeşilçam'da. Kalıp bellidir zengin kız fakir oğlan ya da tersi ve kötü kadın ya da adam. Bu üçgen içinde yaşanır her şey. Verem olunur, kör olunur, aşkı uğruna cinayet işlenir ve fakat yine de mutlu sonla biter filmler.
Kadının toplumsal hayattaki belirlenmiş rolü, popüler Yeşilçam filmlerine sorgulanmadan, dahası bu konumu perçinleyen öykülerle yansır. Aile içindeki hiyerarşi içinde, itaat eden bir konumdur bu. Var olan kurulu ve dayatılan sistemi onaylayan, devamını savunan filmlerdir popüler Yeşilçam filmleri. Kadın da bu düzen içinde payına düşeni, tıpkı gerçek hayattaki gibi alır bu filmlerde. Erkek egemen sistem içinde ailesine, eşine boyun eğen de, aşkı uğruna olmadık özverilerde bulunan da, her türlü ezaya boyun eğmek zorunda kalan da kadındır. Bu konumu yansıtan, sorgulamamızı 'sağlayan', gerçekçi filmler de vardır. Memduh Ün'ün yönettiği Kırık Çanaklar, Lütfi Akad'ın yönettiği Üç Tekerlekli Bisiklet (Filmin bazı sahnelerini Memduh Ün çeker) kadının aile ve toplumsal hayat içindeki konumunu anlatan önemli örneklerdir.
 Kırık Çanaklar aile yapısını, aile içindeki rol dağılımını gerçekçi ve duru bir anlatımla yansıtır. Ailesini kıt kanaat geçindirmeye çalışan kamyon şoförü Cemal, evin reisi olarak karısından evin bütün işlerini yapmasının dışında güler yüz ve uyumluluk beklemektedir. Evin bütün yükünü omuzlayan Sebahat, bir de küçük çocuğu Ayten'in yaramazlığı ve Cemal'in babasının geçimsizliğiyle boğuşur. Çile çektiği için yakınan Sebahat yemekten, çamaşıra koşuşturup durur. Bütün yakınmalarına rağmen yaptığı işleri küçümseyen kocasından beklediği karşılığı alamaz. Bir de Cemal'de gözü olan, hafif meşrep Mualla 'kötü kadın' olarak araya girince, asılsız bir dedikodu yüzünden yuvası yıkılmanın eşiğine gelir. Cemal'in en yakın arkadaşı Sabri ile ilişkisi olduğu dedikodusunu çıkaran Mualla, Sebahat'ın evden kovulmasını sağlar ve Cemal'le birlikte olur. Sonunda gerçeği gören Cemal'i affeden Sebahat evine döner.  
Üç Tekerlekli Bisiklet'te, kocası iş buldum diye Almanya'ya giden ve yıllardır ortalarda olmayan Hacer'in tüm baskılara ve erkeklerin tacize varan rahatsız edici yaklaşımlarına rağmen, çamaşırcılık yaparak 'kadın başına' çocuğunu büyütme ve var olma çabasını izleriz. Bir de cinayet suçuyla aranan kaçak bir adamın evlerine sığınmasıyla işler daha da karışır.
Evde çamaşır yıkadığı bir sırada evlerine sığınan yaralı kaçağı, tavan arasında saklar. Zamanla aralarında duygusal bir yakınlık oluşur. Çocukla da babası sandığı adam arasında iyi bir ilişki kurulur. Çocuğun düşü üç tekerlekli bisiklet, kadınınsa kendisine sevgi gösterecek bir eştir. Kahvede dedikodu üreten mahallenin erkeklerinin de Hacer'e yönelik tacizleri artar. Kira alacakları için tacizlerini arttıran Yakup Efendi, yalnız olduğunu düşündüğü Hacer'in evine gelerek sahip olmaya yeltenir. Kaçak Ali'yi, arama çabaları hızlanmışken Hacer'in yıllardır görmediği kocası döner gelir. Hacer adamı istemez. Sonunda Ali tutuklanır.
TUTKULU, KARŞILIKSIZ AŞKLAR VE ‘ACI HAYAT’
50'li, 60'lı yıllarda kadın erkek ilişkilerini anlatan, karşılıksız, umutsuz aşkların yaşandığı öykülere de rastlarız unutulmaz filmler içinde. Bu filmlerin kadın kahramanları alt sınıftandır genellikle. Manikürcü, konsomatris, hayat kadını...
Kadınla erkeğin alt sınıftan olduğu, birinden birinin sınıf atlayarak geçmişinden ve sevgilisinden intikam almaya çalıştığı öyküler de çokça işlenir yine bu dönemde. 'Acı Hayat' (Metin Erksan, 1962), hem gerçekçi hem de yalın, büyüleyici anlatımıyla önemli örnekler arasında yer alır.
Sınıf atlama düşlerinin, sınıfsal çelişkilerin kararttığı hayatları şiirsel bir dille anlattığı bir tutku ve karşılıksız aşk öyküsü, Acı Hayat'ta, köy filmlerindeki başarılı toplumsal gerçekçi anlatımını bu kez kent atmosferinde sürdürür Erksan. Film yoksul bir tersane işçisi olan Mehmet'le (Ayhan Işık), kuaförde çalışan manikürcü Nermin (Türkan Şoray) arasında geçen şu diyalogla başlar;
Nermin: Seni seviyorum Mehmet.
Mehmet: Ben de seni Nermin. Hem de aşkların en büyüğüyle seviyorum seni.
Nermin: Hiç ayrılmak istemiyorum senden.
Mehmet: Artık evlenelim Nermin.
Nermin: Evlenelim Mehmet. Bizim de bir yuvamız olsun, çocuklarımızı büyütelim orda.
Mehmet: Hemen bir ev arayalım. Kazancıma uygun bir yer bulunca yıldırım nikâhıyla evleniriz.
Galata Köprüsü üzerinde İstanbul manzaralı konuşmanın ardından genç sevgililer ev aramaya koyulurlar. Fakat hayat o yıllarda da yoksullar için pahalıdır. Bütçelerine göre ev bulmak kolay değildir. Manikürcü Nermin'in çalıştığı kuaföre gelen varsıl kadınlar Fransa'ya gitmekten, Paris'te olmaktan, oralardan kürk almaktan, Monte Carlo radyosunun mücevherlerden bahseden moda yorumcusunu dinlemekten söz etmektedirler. Mehmet tersanede kaynak yaparken, manikürcü Nermin bu konuşmaları içlenerek dinler.

Ender (Ekrem Bora), Nermin'in evlerine maniküre gittiği zengin ailenin şımarık züppe oğludur. O yıllarda zenginlik gösterisi olan lüks otomobiliyle, yaşadığı gösterişli hayatla ve tabii ki içki içirip sarhoş ederek Nermin'i baştan çıkarır. Zengin biriyle evlenip yaşadığı yoksul hayattan kurtulmak Nermin için de caziptir.
Bir yandan Nermin'i elde edebilmek için her yolu deneyen, kur yapan Ender, bir yandan "Görüyorsun halimizi, hiç olmazsa sen kendini kurtar. Ne yap yap dükkâna gelen zengin müşterilerden biriyle muhakkak evlen, kurtul bu hayattan. Zengin koca aramak ayıp değil kızım, yoksa hayatın boyunca yoksulluk çekersin" diyen yoksulluktan bunalmış annesi Nermin'in direncini iyice kırmakta, kafasını karıştırmaktadır. Sonunda Nermin bütçelerine göre bir ev bile bulamamanın ve yoksul bir hayatın verdiği sıkıntılara yenik düşer, zengin bir hayatı tercih eder.
Seçimini sonradan karşılaştığı Mehmet'e, "Doğduğumdan beri gördüğüm sefaletten korkmuştum, zenginliği tercih ettim." diye anlatmaya çalışır. Bir kiralık ev bile tutamayan Mehmet'e piyangodan büyük ikramiye olan bir milyon lira çıkar. Mehmet artık milyoner bir zengindir. Yeni zengin Mehmet, lüks apartmanlar yapan bir müteahhit, gece kulübü işleten acımasız bir işadamı olur. Kendisini daha iyi bir hayat uğruna terk eden, aşkını değil de parayı tercih eden eski sevgilisinden intikam almaya yönelir. Bu duygularla çok acımasız davranır Nermin'e. İntikam duygusuyla Ender'in kız kardeşiyle birlikte olmak da öfkesini dindirmez Mehmet'in. Bütün öykünün özünü simgeleyen asansör metaforu toplumsal dönüşümü anlatması ve filme kattığı görsel zenginlik, anlatım gücü bakımından Metin Erksan'ın ustalığının göstergelerindendir. Mehmet asansörle yukarı çıkarken, Nermin aşağıya iniyordur.
TUTKULU, İMKÂNSIZ AŞKLAR… 'VESİKALI YÂRİM'
Lütfi Ö. Akad'ın yönettiği unutulmaz filmlerinden Vesikalı Yârim'de (1968) de manav Halil'le konsomatris Sabiha'nın tutkulu fakat karşılıksız aşkları anlatılır. Jenerik "Kalbimi Kıra Kıra" şarkısının müziği ile akar. Manav dükkânlarına götürmek üzere, üç arkadaşıyla birlikte at arabasına sebze yükleyen Halil'i (İzzet Günay) görürüz ilk sahnede. Filmin esas kızı, arzu ve aşk nesnesi konsomatris Sabiha'yı (Türkan Şoray) görmek için, dört arkadaşın Beyoğlu'ndaki Şen Saz'a gitmelerini bekleriz. Dört arkadaşın sıklıkla yaşadıkları, rakılı meyhane gecelerinden birinde Fethi'nin (Semih Sezerli) isteğiyle gidilir Beyoğlu'na ve Şen Saz'a. "Bir büyük şişe ve nevalesi benden. Fazlasına aklım yetmez. Size bu ikramı Beyoğlu'nda yapacağım. Bıktım Ayı Rıfat'ın meyhanesinden. Daha masraflı olur ama gözümüz gönlümüz açılır birazcık." Sahnede Şükran Ay'ın sesinden "Kahverengi Gözlerin" söylenmekte, Müjgan (Ayfer Feray) elinde sigara dolanmaktadır dört kafadar içmeye başladığında. "Sokağın Ardındayım" başladığında keyifler yerindedir. Servisleri Yeşilçam'ın değişmez garsonu Hakkı Haktan yapmaktadır.
Fethi: "Gariban kızlar işte, ne olacak. Bunların baktıkları aynalar bile küflenmiştir."
Cemil: "Bunlar var ya, muhabbetin her türlüsünü bilirler. Erkeklerine kul köle olurlar. Dayaktan, küfürden, jiletten, bıçaktan geçtim, üste para yedirir de gene yaranamazlar. (…) Bunlar bir erkeğe tutuldular mı, hele bir de içip sarhoşladılar mı dağları düz ederler be."
Bu diyalogdan sonra Halil'in de yaşantısını değiştirecek anlar başlar. Üç arkadaş aralarında fısıldaştıktan sonra başka bir yere gitmek üzere kalkarlar. "Kalkalım, Halil yabancımız değil, başımız da bağlı değil.". Halil, "Ben bir iki kadeh daha içip eve yollanacağım" diyerek kalır. Sahnedeki şarkı sigara dumanları arasında sürmektedir. "Sokağın ardı çarşı, evimiz karşı karşı/Sevgilim barışalım dosta düşmana karşı/Senin yüzünden bitmiyor derdim/Bir sevda uğruna ben ömrümü verdim". Bir imkânsız sevda uğruna ömür verilecek an da tam bu sırada yaşanır. Halil garsonu çağırmak için arkasını bakıp masaya döndüğünde hem vesikalı hem de yar olacak Sabiha ile göz göze gelir.
"Bir sigara içebilir miyim? Yakar mısın?" Dumanlar arasında gülümseyen Sabiha'nın sigarasını yakar Halil. Sabiha masaya oturmuştur bile. İlk anda büyülenmiş, çarpılmıştır Halil İmkânsız aşk, o anda başlamıştır.
Etkileyici sahnelerden s
onra imkânsız aşk yol alır. Vesikalı yar Sabiha çoğu zaman alaycı, umursamaz davranır Halil'e. Halil, sazdaki işinden ayrılan Sabiha'nın yanına taşınır. Sabiha içinse yaşadığı ev farklılaşmıştır. "Halil… Bu evi şimdi seviyorum. Ondan evvel, ne bileyim ben, bir barınaktı sadece. Şimdi ev oldu." İkisinin de yaşam biçimi değişmiştir. Halil evine, Sabiha işine gitmemeye başlamıştır. Süslü, kokulu Sabiha sade, sıradan görüntüsüyle pazara, alışverişe çıkar, Halil manavda dalgındır, kendini işine veremez.
Tutkulu bir aşktır yaşanan fakat aşkları dikiş tutmaz, imkânsızdır, kalıcı değildir. Sabiha, Halil'in evli olduğunu öğrenmiştir. Evli olduğunu söyletemez Halil'e. Tutku sürse de aşkın imkânsızlığı belli olmuştur. Bütün film boyunca anlatıyı destekleyen müzik eşliğinde finale yol alırız. İç hesaplaşmalar yaşar Halil. Sabiha'nın hediye ettiği tabakaya bakar, "Kalbimi Kıra Kıra" şarkısı eşliğinde. "Senden bana ne kaldı/ Bir hatıradan başka/ Bir daha geri dönmem/ Yalan kattın aşka"
Aralarındaki sorunlar Halil'in evine dönmesiyle sonuçlanır. Kapıyı açan çocuk içeri doğru seslenir, "Anne… Babam geldi." Sabiha bir kez daha Halil'e dönmeyi dener, manav dükkânına uzaktan bakarken baba ile göz göze gelir. Halil, çocuklarını sevmekte, önlüğünü takmış işinin başındadır. Bu artık, aşkın imkânsızlığının, Halil'e ulaşamayacağının ispatıdır. Sabiha, geri dönüp İstanbul sokaklarında, erkekler arasında yürümeye başladığında bir başınadır. Bu iç burkan sahneye Şükran Ay'ın sesi eşlik eder: “Gözyaşların boşuna/ Düşmem artık peşine/ Yansın yüreğin yansın/ Şimdi de bende sıra/ Kalbimi kıra kıra/ Bıraktın bir hatıra/ Günahını yalancı/ dudaklarında ara”