19 Mart 2020 Perşembe

ERKAN YÜCEL


IŞIYARAK YOK OLAN AKTÖR ERKAN YÜCEL 
Erkan Yücelin zamansız ve talihsiz ölümü tanıyan herkes gibi beni de derinden etkilemişti. Bir kez daha iyilerin bu dünyayı erken terk ettiğini görmüş, “o güzel insanlar o güzel atlara binip gittiler” dedirtmişti Erkan Yücel’in erken kaybı.Ölümünün birinci yıldönümünde İstanbul İnci sinemasında sanatçı arkadaşlarının, sevenlerinin, siyasi yol arkadaşlarının katılımıyla görkemli, unutulmaz bir anma töreni yapılmıştı. Günler, aylar, yıllar geçtikçe Erkan Yücel’in adının daha az anılır olması, unutuluşa terk edilmesi canımı yakıyordu. Oysa kitaplar yazılmalı, belgeseller yapılmalı, adı yaşatılmalı, genç kuşaklara tanıtılmalıydı.
Belli tarih dönümleri önemlidir; onuncu, yirminci, ellinci, yüzüncü yıl gibi. Değerli Onat Kutlar’ın Erkan Yücel’in ölümü üzerine Milliyet Sanat’ta yazdığı yazıyı (1 Ekim 1985) Erkan Yücel’in ölümünün üzerinden yirmi yıl geçtiği günlerde okuyabilmiştim. Şöyle diyordu Onat Kutlar yazısında: “Zaten Erkan Yücel’in vakitsiz ölümü, çoğumuza, ülkemizde sanatçıya verdiğimiz değeri yeniden ve acıyla hatırlattı. Erkan Yücel de, birçok çağdaşı gibi, sanatı sadece sınırlamalar, baskılar, ilgisizlikler, mahpusluklar, yokluklarla karşılamayı seven bir dönemde yaşadı. Bütün bu acılardan payını bol bol aldı. Tüm yaşam tutkusuna, mizah duygusuna karşın, bu acıların hepsini çekti. Gene birçok çağdaşı gibi umutla direndi olumsuzluklara. Işıyarak, çevresini ışıtarak. Bu anlamda, onun yaşam çizgisi, tutarlı bir grafik oluşturur. Işırken sürekli kendinden verdi ve bir gün yok oldu. Şimdi bizlere düşen, en azından bu ışıklı anıyı, unutuşa terk etmemektir.”
O günlerde karar verdim Erkan Yücel belgeseli yapmaya. Belgeselin adını da Onat Kutlar’dan Esinlenerek “Işıyarak Yok Olan Aktör Erkan Yücel: Şimdi Geçti Buradan” koydum. Efsane oyuncunun bölük pörçük ve farklı kişilerde yaşayan anılarını, tanıklıkları, dostlarına, yol arkadaşlarına topluca sunmayı, derli toplu, kalıcı bir belge bırakmayı ve genç kuşaklara da tanıtmayı hedefledim. İki yıla yakın süren bir çalışmayla hazırlanan belgeselde, önemli bir arşiv çalışmasının yanı sıra yüzü aşkın (113) kişiyle görüşüldü, anılar, tanıklıklar kaydedildi.
Belgesel tamamlandığında 20, ölüm yıldönümü nedeniyle İstanbul, Ankara ve İzmir’de gösterimini yaparak Erkan Yücel’i andık. Tanıyanlar anılarını tazeledi, genç kuşaklar ve tanımayanlar, bu dünyadan Erkan Yücel gibi önemli bir sanatçının da geçtiğini gördü.
ANKARA HALK TİYATROSU
Erkan Yücel’in 1959 yılında Halkevlerinde başlayan tiyatro yaşamı, Deneme Sahnesi ve Meydan Sahnesi’nin ardından 1964-1971 arasında AST’da sürdü. AST’da reji asistanlığı, grup yöneticiliği gibi görevler de üstlendi. 12 Mart döneminde birçok sanatçı gibi Erkan Yücel de tutuklandı ve uzun bir hapislik dönemi yaşadı. O sırada AST’da hem yönetim anlayışı hem de ideolojik açıdan sorunlar ve ayrışma yaşanıyordu. Erkan Yücel AST’dan ayrılarak 15 Temmuz 1975’te Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu’nu kurdu. Adı daha sonra Ankara Halk Tiyatrosu olacak topluluğuyla Anadolu’nun birçok şehrini, kasabasını, köyünü kapsayan uzun turnelerde onlarca oyun sergiledi.
Ankara Sanat Tiyatrosu’ndan (AST) ayrıldıktan sonra kurduğu Devrimci Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (DAST) Vatandaş Hamdi, Halkın Gücü, Deprem ve Zulüm, Toprak, Güneyden Mektuplar oyunlarını sahneledi ve rol aldı. Daha sonra Ankara Halk Tiyatrosu’nu (AHT) kurarak sanat yaşamına burada sanat yönetmeni, yazar ve oyuncu olarak devam etti.
Erkan Yücel, tiyatro çalışmalarının yanı sıra sinemada Endişe, Bereketli Topraklar Üzerinde, Hakkâri’de Bir Mevsim filmlerinde, televizyonda da Yorgun Savaşçı, Çekiç ve Titreşim, filmlerinde rol aldı.
Erkan Yücel tiyatro ve sinemadaki çalışmaları ile pek çok ödül aldı: Nafile Dünya, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti, Linç, Sarı Pınar 1914 ve 72. Koğuş’taki oyunları ile övgüye değer erkek oyuncu seçilen Erkan Yücel, Tiyatro 72 Dergisi tarafından da yılın en iyi erkek oyuncusu ödülüne layık görüldü.
1974’te Endişe filmindeki oyunuyla 1975 Antalya Film Festivali’nde En İyi Erkek Oyuncu Altın Portakal Ödülü’nü kazandı. Aynı filmle 1977’de İtalya’da San Remo Film Festivali’nde en iyi erkek oyuncu seçildi. Müfettişler Müfettişi, Düş ve Gerçek adlı oyunlardaki başarısı ile 1981’de Sanat Sevenler Derneği tarafından yılın sanatçısı seçildi.


KENDİ AĞZINDAN ERKAN YÜCEL
“1944 Ankara doğumluyum. 18 yaşıma kadar Ankara’nın Hacıdoğan mahallesinde oturdum. Hayat şartlarımız vasatın altındaydı. Atatürk Lisesi’nde okudum. Lise döneminde gelişen tiyatro hevesi nedeniyle tahsilimi yarıda bırakarak tiyatrocu oldum. Nerden geliyor bilmiyorum, daha küçük yaştayken sinema ve tiyatronun hastasıydım. On yaşlarımda falan mahallede çocuklara kukla ve tiyatro gösterileri yapardım. O zamanlar hiçbir düğünü kaçırmazdım. Geline atılan birer kuruşları toplayıp sinema parasını denkleştirirdim. Elli tane bir kuruşu gişecinin önüne koyduğumda, hep gülerdi bana gişeci. Gençlik Parkı, açık hava tiyatrosundaki oyunları hiç kaçırmazdım. 
Muammer Karaca, Naşit, Muzaffer Hepgüler, Toto Karaca’nın oyunlarını hiç kaçırmaz, her birini defalarca izlerdim. Bir kez gazetecilere tiyatronun serbest olduğunu duymuştum, gündüz satamadığım iade gazeteleri koltuğumun altına sıkıştırıp Küçük Tiyatro’ya gittim. Bilet sordukları zaman çok şaşırdım ve ‘gazeteciyim’ dedim. Güldüler ve durumu anladıktan sonra, balkonun arkasından oyunu seyrettirdiler. Okulda düzenlenen bir monolog yarışmasında Zeki Müren ve Sıkışan Kekeme taklitleri ile birincilik alınca iyice güvenmeye başladım kendime. Boş derslerde hep taklitler falan yapar, sınıfı eğlendirirdim. Sonra okulda tiyatro kolu kurduk. ‘Cimri’, ‘Vatan Yahut Silistre’, ‘Pusuda’ adlı oyunları sahneledik. Müdürümüz bana ‘seni konservatuara verelim’ dedi. İki kez konservatuar sınavına girdim, kazanamadım.
 27 Mayıs sonrası Refik Koraltan’ın evi Halkevi olarak kullanılıyordu. O evin salonunu da tiyatro sahnesi yaptık. Burada iki yıl boyunca çok kapsamlı bir kurs düzenlendi, birçok oyunlar oynadık. Tiyatro Sevenler Gençlik Cemiyeti’ne üye oldum, oynadım. Sonra Meydan Sahnesi’nde profesyonel oldum. Artık ekmeğimi tiyatrodan kazanıyordum. Asaf Çiğiltepe beni AST’a (Ankara Sanat Tiyatrosu) aldı ve önemli roller verdi. Oynadığım oyunlar ve bu yeni çevre dünya görüşümü belirlememe de yol açtı. Özellikle Anadolu turneleri nasıl bir sanat yapılması gerektiğini kavrattı bana. O zamandan bu yana toplumcu bir çizgi izliyorum.”

YEŞİLÇAM


BÜYÜLÜ DÜNYA YEŞİLÇAM 
Yeşilçam Sokağı
Çocukluğumun geçtiği Kartal’ın rutubet kokulu Kömürlük Sineması’nda, Uzunkaya Sineması’nın kışlık ve yazlık salonlarında, Belediye Sineması’nda izlemiştim çocukluğumun unutulmaz filmlerini. Yine o yıllarda arka arkaya yazlık bahçe sinemaları açılmıştı. Çamlık, Çınar, Kent bunlardan sadece birkaçıydı. 70’li yılların ilk yarısında Kartal’da, hafızam beni yanıltmıyorsa dokuz tane sinema salonu vardı.
Masal gibi yılların, masal sinemasıydı Yeşilçam. Nice unutulmayan yüz tanıdık, hayattan beyazperdeye yansıyan görüntülerde, unutulmaz filmler izledik. Esas kızlar, esas oğlanlar evlerimizin duvarlarını süsleyen kartpostallarda birer ikonaya dönüştüler. Esas kızlar, esas oğlanlar kadar sevdik kötü adam ya da kötü kadın suretinde perdeye yansıyan ve gönlümüzde yıldızlaşan Yeşilçam’ın iyi kalpli oyuncularını.
Aslında bir melek olan anneler, kanımızın hemen ısındığı, baba demek istediğimiz amcalar, posbıyıklı zengin ve iyi kalpli fabrikatörler ve daha niceleri. Sanki sinemanın kahramanları değil mahalle komşularımızdı onlar. Öylesine sahici, öylesine inandırıcı ve bizden olan.
Her yaştan, her kesimden insan için bir serüven ve şenlikti sinema o yıllarda. Bu serüvende, yaşamdan perdeye yansıyan görüntüler, bizi kimi zaman fantastik bir öyküyle başka dünyalara yolculuğa çıkarır, kimi zaman da hüznün ve mizahın iç içe yaşandığı bireyin iç dünyasına. Düş bahçelerinin beyazperdesine yansıyan hayal kahramanları, kalbimizden hayatımıza akar, örnek aldığımız kahramanlara dönüşürdü.
Beyazperdede izlediğim filmlerin etkisiyle hülyalara dalardım, sonraki yıllarda o filmlerde izlediğim unutulmaz yüzlerin izini süreceğimden habersiz. Sinemanın yakıcı aşkı o günlerde beni de içine almıştı.
Henüz televizyonun evlere girmediği, yazlık ve kışlık sinemaların olduğu yıllardı. Radyo tiyatrolarından, Kemalettin Tuğcu ve Kerime Nadir romanlarına, oradan Yeşilçam filmlerinin büyülü dünyalarına gidip geliyorduk. O dünyaların yakıcı hüznü bizi de kavuruyordu. Yeşilçam’ın unutulmaz filmleri, o filmlerin unutulmaz oyuncuları hepimizi büyülü dünyalarına almışlardı. İnançlı sinemacıların, her biri doğal yetenek olan oyuncuların olanaksızlıklar içinde ortaya çıkardıkları filmler halk tarafından beğeniyle izleniyordu. Melodramlarda ağlayan izleyici macera filmlerinde “esas oğlanın” kötü adamı dövdüğü sahneleri, filmin kahramanını alkışlıyordu. İzleyici Kral Ayhan Işık’ı, Çirkin Kral Yılmaz Güney’i, Malkoçoğlu Cüneyt Arkın’ı, Karaoğlan Kartal Tibet’i alkışlarken, kötü adamlar yuhalanır, ıslıklanırdı.
1970’li yılların başına kadar sürdü bu durum. Sonra büyü bozuldu. Birçok oyuncu uzaklaştı Yeşilçam’dan. Gittikçe daha az film çekilir oldu. 60’lı, 70’li yılların en büyük eğlencesi ve tek seçeneğiydi Yeşilçam filmleri.
Yılmaz Güney’li, Cüneyt Arkın’lı filmler kadar Ayşecik’li, Ömercik’li, Yumurcak’lı filmler de büyük ilgi görüyor, mutlu sona hep birlikte seviniliyordu. Ezilen, horlanan, hep ağlayan Ayşecik’in, sevimli Ömercik’in, Afacan’ın, Yumurcak’ın, Sezercik’in yanı sıra o filmlerin iyi, sevimli ve babacan insanları Vahi Öz, Hulusi Kentmen, Necdet Tosun, Sami Hazinses, Suna Pekuysal, Nubar Terziyan, Cevat Kurtuluş’la da bütünleşirdik.
“Bana annemi versin, bütün servet onun olsun. Ben para pul istemiyorum, annemi istiyorum” diyordu Yavrum filminde Ayşecik. Ayşecik Fakir Prenses filminde de babası o doğmadan ölmüş, mahallede herkesin prenses dediği biridir. Günün birinde prenses olur. O filmde de “ben sevdiğim insanlar arasında yaşayayım da varsın fakir olayım” der.
Her şey değişmişti ve bu değişimi en iyi Türk sineması yansıtıyordu. Geçmiş yıllarda var olan güzellikler yok olmuş, değişmiş, yerini başka şeyler, yeni “yükselen değerler” almıştı. Bunları, o filmleri izledikçe görüyorduk. Örneğin insanlar, Üç Arkadaş filminde izlediği sevgi, dostluk ve dayanışma ruhunu, bugünün dünyasında bulamıyordu. Birçoğumuz iyi insan olmayı, isyan etmeyi, mücadeleyi o filmlerin kahramanlarından, Yılmaz Güney’den, Cüneyt Arkın’dan, Nubar Terziyan’dan, İhsan Yüce’den öğrenerek büyümüştük. Oysa şimdi dünya farklıydı. Bu farklılaşmayı, değişimi Tunç Başaran’ın Piano Piano Bacaksız filminde de iliklerimize kadar irkilerek izliyoruz. Çok sevdiğim ve defalarca izlediğim bu filmde değişim şu cümlelerle ne güzel anlatılıyordu: “Biz eskiden de açtık, ama açlığı da adam gibi yaşıyorduk.”
Yarın Son Gündür filminde Yılmaz Güney entelektüel bir gangsterdir. Senaryosunu kendi yazdığı ve yönettiği filmde, kendisini tehdit eden Yakup Bey’e “belki artist olurum, beni Yılmaz Güney’e benzetirler” der. Aldığı yanıt “yok canım sen o kadar çirkin değilsin”dir. Filmin bir başka sahnesinde “biz usturanın her zaman keskin tarafında yürüyoruz. Önümüzde mezarlıklar ve hapishaneler var” der. Yılmaz Güney’in gerçek yaşamında da hep hapishaneler oldu. Güzel, sıcak insan bakışlarıyla, boynunu yana eğmesi, oynadığı her rolün ona yakışması ve kendine özgü çizgisiyle kendi kuşağını olduğu kadar kendinden sonra gelen kuşakları da etkilemiş bir sinemacıydı Yılmaz Güney.
Yaşımız ilerledikçe yönetmenleri tanıdık, sinemanın yaratıcılarını. Metin Erksan’ı, Lütfi Akad’ı, Memduh Ün’ü, Atıf Yılmaz’ı, Halit Refiğ’i, Osman Seden’i... Kamera arkasının isimli-isimsiz kahramanlarını tanıdık. Senarist, kameraman, müzisyen, ışıkçı, set işçisi... Bülent Oran, Sefa Önal, Erdoğan Tünaş, Nedim Otyam, Gani Turanlı...
Yeşilçam. Sektör olamamış, artı değerini yaratamamış fakat iyi sinemacılarını, iyi filmlerini yaratmış bir sinema. Büyük paraların dönmediği, sermaye sınıfının hiçbir zaman yüz vermediği, desteklemediği fakat açlığı, yoksulluğu göze almış aydın sinemacıların, sinemayı geliştirmek, daha iyi yerlere getirebilmek için büyük çabalar harcadığı bir sinema.
Buna rağmen yıllarca aydınlar, sanatçılar tarafından küçümsendi, görmezden gelindi, yok sayıldı dahası alay konusu, mizah malzemesi yapıldı. Onlar için Yeşilçam, gözyaşı döktüren melodramlardan ibaretti sadece ya da “Size baba diyebilir miyim amca”lardan, “N’ayır, N’olamaz”lardan, klişelerden ibaretti. Klişeler ve ucuz eğlence filmleri sanki sadece Yeşilçam’da vardı, Yeşilçam’a özgüydü.
Bütün bu tavırlara rağmen Yeşilçam sineması ve o dönemin oyuncuları hep sevildi geniş kitleler tarafından. O yılların kapı pencere kıran filmlerini, galalarını hatırlayanlar bugün de büyük bir beğeniyle izliyorlar o filmleri. Geçmişi kutsamak ya da inkâr etmek yerine, bugünün dünyasına geçmişin olumlu değerlerini aktarmalıyız. Bu da geçmiş bilincinden soyutlanmış içi boş bir nostalji edebiyatı ile yapılamaz. Sinema o günlerin erdemlerini, değerlerini, insani ilişkilerini son derece “sahici” yansıtmıştı. O yüzden de bu kadar çok sevildi, ilgi gördü. Örneğin birçok kişi için klişe ya da mizah malzemesi olabilir fakat “Paranız sizin olsun, bana annemi verin yeter” diyen Ayşeciğin sesinden, o günlerin naif insani duyguları, yaşama sevinci, gelecek umudu geniş kitlelerce benimseniyor, paylaşılıyordu.
Nazım Hikmet, Attila İlhan, Vedat Türkali, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi bir elin parmakları kadar olan aydınlarımız dışında düşmanca tavır alındı Yeşilçam dönemi sinemasına. Oysa kendi coğrafyasının kültürünü, sanatını, sinemasını küçümseyen “batıcı” aydınlarımızın, özendikleri, örnek gösterdikleri, karşısında ezilip komplekse girdikleri Batı sinemasında da iyi filmlerden, sanat filmlerinden çok, popüler sinemanın, ticari sinemanın kötü örnekleri ağırlıktaydı.
Elbette her ülke sinemasında iyi filmler de olacaktır, kötü filmler de. Ticari sinema da olacaktır, sanat sineması da. “Vizontele”ler de yapılacak, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” ya da “Mayıs Sıkıntısı” da. Yeşilçam döneminde de elbette birçok ‘kötü film’ yapıldı, ticari sinema sanat sinemasına çok az hayat hakkı tanıdı. Buna rağmen o yıllarda ‘Üç Arkadaş’, ‘Yalnızlar Rıhtımı’, ‘Kanun Namına’, ‘Gecelerin Ötesi’, ‘Kırık Çanaklar’, ‘Otobüs Yolcuları’, ‘Yılanların Öcü’, ‘Şehirdeki Yabancı’, ‘Gurbet Kuşları’, ‘Susuz Yaz’ gibi önemli filmler yapılabiliyordu.
Yeşilçam’da filmler bin bir zorlukla, yokluklar içinde, insan emeğine ve ‘yaratıcılığına’ dayanarak yapılıyordu. Bir avuç inançlı sinemacının, yönetmenin ve her biri doğal yetenek olan oyuncuların, sinema emekçilerinin olanaksızlıklar içinde ortaya çıkardıkları filmler, halk tarafından beğeniyle izleniyordu.
Sonra büyü bozuldu. Gittikçe daha az film çekilir oldu. Seyirci salonlardan uzaklaştı(rıldı). Arkasından çok kanallı televizyonlar ve videonun etkisiyle kriz derinleşti, sinema salonları arka arkaya kapanmaya başladı. Birçok yapımcı sinemadan kazandığı parayı sinemaya aktarmadı. “Han hamam” sahibi kimi yapımcılar, işletmeciler, sinemacılar salonlar kapanırken, pazarı Amerikan sinemasına kaptırırken sessiz kalmayı seçti. Birçok sinemacı para yok gerekçesinin arkasına saklandı.
Yeşilçam dönemi sinemasına karşı yeniden bir keşfediş yaşandı 90’lı yıllar ve sonrasında. Bunda televizyonda gösterilen ‘eski’ filmlerin payı büyüktü. Belki televizyonlar zamanında çok ucuza mal ettikleri için bu kadar çok film aldı ve gösterdi. Ama zamanla bu anlamını yitirdi. Çünkü önemli olan izleyicinin beğenmesiydi ve izleyici Yeşilçam filmlerini sahiplendi. O filmlerde kendilerini buldular. Geçmişlerini, yitip giden erdemleri fark ettiler. Bugün yaşanan her türlü insan ve doğa kirlenmesi, geçmiş değerlerin yok olması insanları rahatsız eder hale gelmişti. Komşuluk ilişkileri kopmuş, yabancılaşma, yalnızlaşma had safhaya çıkmış, geçmişin insani değerleri özlenir hale gelmişti. Genç kuşaklar açısından da bu keşif önemli ve sevindiriciydi elbette.
Fakat zamanla bir modaya, “ranta” dönüştürüp, içini boşaltan, içi boş bir nostalji edebiyatına çevirenler de oluştu, en az küçümseyenler ve yok sayanlar kadar zarar vermeye başladı. Bazıları televizyon programlarına çıkıp “Malzeme sıkıntısı yok o yüzden Yeşilçam ağırlıklı işler yapıyorum” gibi cümleler kurabiliyordu. Malzeme hazırdı ve para ediyordu nasılsa o günlerde. Emek harcamadan ranta çevrilebiliyordu. Akbabalık yapmanın dönemi olamazdı. Yeşilçam da, onlar için sadece bir malzemeydi sonuçta.
GELDİK BUGÜNLERE
Popüler Yeşilçam filmleri dönemi bitmiş, yeni bir dönem başlamıştı. Yetmişli yılların ilk yarısında başlamıştı Yeşilçam’ın ‘çöküş’ serüveni. Birçok oyuncu, yönetmen sinemadan uzaklaşmıştı. Televizyonun evlere girmesiyle de, eski Yeşilçam televizyonda sürdürmeye başlamıştı varlığını filmlerle, dizilerle. 80’lerden, 90’lardan bu yana salonlarda izleyici arayan sinema ise, Yeşilçam’ın geçmiş yıllarda örneğin Metin Erksan, Lütfi Akad, Memduh Ün, Atıf Yılmaz, Halit Refiğ, Yılmaz Güney gibi yönetmenlerinde ruh bulan muhalif, yenilikçi damarı diyebiliriz.
Popüler Yeşilçam filmleri diziler olarak televizyonda sürüyordu. Artık yönetmen sineması iyi oyuncu, kötü oyuncu vardı... Sinemanın krizi aşılamamıştı fakat yeni bir “kuşak” da yetişmişti oyuncusuyla, yönetmeniyle, birçok “eski” usta yönetmenimizin ve oyuncularımızın yanı sıra. Yeniden iyi filmler yapılıyor, seyirci salonlara dönüyor ve “yerli filmleri” izliyordu.
Ne mutlu... Çok yaşasın sinema…
Not: Evrensel Pazar için Yeşilçam dosyası hazırlarken “Yeşilçam neyi temsil ediyordu, bugüne ne kaldı?” sorusunun yanıtını aradık. Dosyaya katkıda bulunan çok değerli Kaya Özkaracalar ve Rıza Kıraç’tan “Yeşilçam sinemasının sizdeki karşılığı nedir?” sorusuna da yanıt vermelerini istedik, Yeşilçam sonrası (Post-Yeşilçam) sinemayı nasıl değerlendirdiklerini de sorduk. Ayrıca Türkiye sineması üzerine araştırmalar yapan, yazılar yazan senarist Hüseyin Kuzu’nun (izniyle) [“Sinemanın “Zorunlu” ve “Gönüllü” “Yakın-İzler-Çevre”si] başlıklı yazısına da dosyaya katkı sağlayacağını düşündüğümüzden yer verdik.

SİNEMA YAYINCILIĞI

 Dünyanın en zor işlerinden biridir film yapma, büyük çaba ve özveri ister ‘sinema sanatı’. Belki de maden işçiliğinden sonra en zor işlerden biridir der sinemacıların çoğu, yaptığı işi tanımlarken. Bütün sanat dallarından, sanatsal ve toplumsal hareketten beslenen, bireysel yaratı sonucu oluşabileceği gibi o yaratıyı “filme dönüştürme” aşamasında büyük bir ekibi, kolektifliği gerektiren bir sanat disiplinidir sinema.
Sinemaya destek olan yan üretim kolları da benzer zorlukları içerir. Zorlu çabalar gerektiren, ekonomik riskler içeren ‘iş’lerden biri de sinema yayıncılığıdır. Yeşilçamlı yıllarda sinema yayıncılığı yok denecek kadar azdı. 90’lı yıllarda Afa Yayınları bu alandaki boşluğu dolduracak, -daha çok çeviri kitaplarla- önemli sinema kitapları yayınladı. Bir Yaşam (Elia Kazan), Özgürlük Arayışı (Nagisa Oşima), Kurbağa Yağı Satıcısı (Akira Kurosawa), Mühürlenmiş Zaman (Andrey Tarkovski), Büyülü Fener (Ingmar Bergman), Söylemek Güzeldir (Atıf Yılmaz Batıbeki), Son Nefesim (Luis Bunuel), Türk Film Yönetmenleri Sözlüğü (Agah Özgüç) Afa’nın yayınladığı sinema kitaplarından bazılarıydı.
Sonraki yıllarda sinema okullarının/öğrencilerinin çoğalması ve sinema kitaplarının ilgi görüyor, ‘satıyor’ olmasıyla sinema kitapları da basan yayınevleri, sinema yayıncılığı çoğaldı.
2000’li yılların başında dijital baskı tekniğiyle kitaplar yayınlayan ES Yayınları önemli bir sinema kitaplığının oluşmasına katkıda bulundu yayınladığı kitaplarla.Yayın hayatına Eylül 2003’de başlayan Agora Kitaplığı, edebiyat ağırlıklı bağımsız bir yayınevi olma hedefiyle yola çıksa da zaman içinde kültür, siyaset, tarih gibi alanlarda da kitaplar yayınlayarak yayıncılık yelpazesini genişletti, renklendirdi. Sinemadan tiyatroya, müzikten fotoğrafa sanatın birçok dalında kitaplar yayınlandı Agora’da. Günümüzde en geniş sinema külliyatına sahip olan Agora Kitaplığı’nın listesinde, “Sinema Sanatına Giriş”, “Sinemaya Giriş”, “Sinemanın Arkeolojisi” ve “Sinema Dersleri” gibi temel kitaplardan “Bir Senaryo Yazmak”, “Kısa Film Senaryosu ve “Senaryo Yazarları İçin Psikoloji” gibi senaryo kitaplarına, “İran Sineması”, “Filistin Sineması” ve “Kürt Sineması” gibi ülke sinemalarından “Charlie Chaplin”, “François Truffaut”, “Bernardo Bertolucci”, “Quentin Tarantino” ve “Woody Allen” gibi yönetmen kitaplarına, “Mühürlenmiş Zaman”, “Kurbağa Yağı Satıcısı” ve “Kieslowski Kieslowski’yi Anlatıyor” gibi ünlü yönetmenlerin deneyimlerinden “Beynelmilel” ve “Fırtına/Bahoz” gibi senaryo metinlerine kadar onlarca kitap, sinemaseverler ve sinema öğrencileri/araştırmacılarıyla buluşuyor.
Geçtiğimiz günlerde yayınlanan Ahsen Yalvaç imzalı Türk Sineması ve Arabesk adlı kitabın arka kapak tanıtımında şunlar yazılıdır:
“Sinema bir şehir sanatıdır. Türk sineması bütün versiyonlarında şehirleri ilginç bir biçimde temsil etmiş ve yorumlamıştır. Yönetmenlerimizin sinemada şehir hayatına ilişkin getirdiği dolaylı yorumlar, Cumhuriyet sonrası yeni başlangıçları ve kültürlerin yeniden inşa edilebilirliğini simgeleyen Ankara ile modern şehir algısını güçlü bir biçimde pekiştiren ve Osmanlı geçmişiyle kozmopolit yapısı vurgulanan, aynı zamanda özgürlüğe ve mutluluğa fırsat tanıyan bir şehir olarak İstanbul karşılaştırmasından kaynaklanmıştır.

“Benim sinema, toplum ve şehir arasındaki karşılıklı ilişkiyi ve etkileşimi yorumlarken başvuracağım anahtar kavram ‘arabesk’ olacaktır. Arabesk de sinema gibi bir şehir olgusudur, şehirlerde ortaya çıkmış bir popüler kültürdür.
“1990’larda başlayan ve benim ‘yenilikçi’ olarak adlandırdığım sinemamızın modern yönetmenleri, örneğin Tabutta Röveşata, Kasaba, Güneşe Yolculuk gibi filmlerde ‘arabesk’i ustaca kullanarak modern imgeler yaratmış ve Türk sinemasının modernleşme deneyimine ivme kazandırmışlardır.”
Sinemamızın usta yönetmenlerinden Erden Kıral’ın Aynadan Yansıyan Hatıraları da Agora kitaplığından yayınlandı. Sinema Yazarı Alin Taşçıyan kitaba yazdığı önsözde şöyle der: “Erden Kıral 1970’li yıllarda Türkiye sinemasını hem biçim hem içerik yönünden yenileyen, siyasallaştıran, tamamen ticari bir boyunduruk altında kalmaktan kurtaran, yapımcı/yapımevi merkezli ve star odaklı Yeşilçam’ın yanı sıra, yaratıcı yönetmen/auteur sineması anlayışını getiren kuşağın hala dinamik biçimde çalışan ve üreten tek temsilcisi.
“Daha çok Yılmaz Güney’le özdeşleştirilen bir kuşağın ondan kişisel olarak belki de en çok etkilenen ama profesyonel açıdan kendini onun yörüngesinden çıkaran yalnız gezegeni… Bereketli Topraklar Üzerinde ve Hakkâri’de Bir Mevsim‘i de, Ayna ve Mavi Sürgün‘ü de içeren çeşitlilikte yapıtlardan oluşan, tamamen kendine özgü bir filmografiye sahip bir ustamız.














“Bu kitapta Erden Kıral’ın bir film yapmak uğruna nelerle mücadele ettiğini okurken, bazen başarılarıyla övündüğünü, birçok olayda birçok ünlü sinemacıya karşı tavır koyduğu için memnuniyet duyduğunu okuyacaksınız. Bunun altında yatan nedenin, sanatçı egosu kadar bir mücadeleyi kazanmanın haklı gururu olduğunu da fark edeceksiniz. “Ülkesinde ayrı, uluslararası alanda ayrı sorunlarla boğuşan, her bir projesi için uzun ve zorlu bir mücadele vermek zorunda kalan Erden Kıral’ın bu film gibi kitabı, özellikle genç kuşakların kılavuzu olacaktır.”

Agora’nın bastığı ‘Yakın Plan Haneke’ de geçtiğimiz ay kitaplığımızdaki yerini aldı. Ölümcül Oyunlar, Piyanist, Saklı, Beyaz Bant ve en son Aşk gibi filmleriyle ünlenen Avusturyalı yönetmen ve senaryo yazarı Michael Haneke, bu kitaptaki söyleşi ve metinlerinde gündelik hayatın mücadele alanlarını acı verici bir derinlikle araştırarak izleyicisini modern toplumun trajedileriyle yüzleştiriyor ve duygusuzluk, yalnızlık, suç ve kayıp gibi temaları ele alıp tartışıyor.
‘Balkan Sineması – Alevler İçinde Sinema’, ‘Üçüncü Sinema’, ‘David Lynch- Tekinsiz’in Sineması’, ‘Öteki’nin Sinemaları’, Sinema İletişim Edebiyat gibi kitapların yanı sıra Âlim Şerif Onaran’ın ‘Lütfi Ö. Akad’, ‘Muhsin Ertuğrul’un Sineması’, ‘Sinemaya Giriş’ ve ‘Sessiz Sinema Tarihi’ kitapları da geçtiğimiz aylarda yayınlandı.
Mesut Kara imzalı ‘Sinema ve 12 Eylül’ kitabıyla yazarın ‘Artizler Kahvesi’ ve ‘Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler-Starlar’ kitapları da Agora Kitaplığı’nca yayınlanan kitaplar arasındaydı.

ÖRGÜTLÜ HALK FOBİSİ -


Gezi dayanışması, direniş başladığından bu yana iktidar da, medyası da isyanı bir yerlere yamayabilmek, itibarsızlaştırmak için çaba harcadı. Erdoğan “faiz lobisi” dedi; gerçek örgütlü halk fobisiydi. Medyası, toplum mühendisi “darbe provası” dedi; gerçek tüm kurumlarıyla ele geçirdiği devletin olanaklarını kullanarak hayata müdahale etmeye kalkanlara yaşam biçimime karışma diyen halkın isyanıydı. Dış güçler dediler, Obama iç güç müydü, Obama’yla Taksim Platformu mu görüşüyordu?
Tüm farklılıklarına karşın bütün bir halkı birleştiren isyanın özü anti-kapitalistti, anti-otoriterdi. İktidarın elinde devletin silahlı gücü vardı, onu kullandı. Devlet aygıtını elinde tutan bütün iktidarlar gibi bu iktidar da toplumsal muhalefete karşı devlet şiddeti uyguladı. Ehem’i, Abdullah’ı, Mehmet’i ve Lice’de de Medeni’yi öldürdü herkesin gözü önünde; binlerce insanı yaraladı, onlarca insanı sakat bıraktı.
YEŞİLÇAM’A YANSIYAN
Halit Refiğ 1962 yılında çektiği ‘Şehirdeki Yabancı’ filminde, kara elmas kenti Zonguldak’a götürür bizi. Filmin senaryosunu Vedat Türkali yazar. Maden mühendisi Aydın, yurt dışındaki eğitimini tamamlamıştır ve doğup büyüdüğü Zonguldak’a döner, maden işletmesinde çalışmaya başlar.
Yıllar önce, maden emekçisi babası ve Ağaçlıgillerin villasında hizmetçi olarak çalışan annesi Gülsüm ölünce, bölgenin zengin kişilerinden Selami (Ağaçlıgil) Bey, “Bu çocuğu ben okutacağım,” demiştir. Genç mühendisi karşılayıp evine götürür Selami Bey. Aralarında geçen konuşma şöyledir:
Selami Bey: Ee, anlat bakalım, İngiltere’de, kömürün nasıl çıkarıldığından başka bir şey öğrendin mi?
Aydın: Öğrendim. Birlikte yaşayan insanların, birlikte mesut olabileceğini, nasıl çalışmaları ve dayanışmaları gerektiğini öğrendim.
Selami: Vay vay vay, ne dediğini anlamıyorum ama herhalde iyi şeyler söylüyorsun.
Büyük kentlerde sanayileşme, kapitalist üretim ilişkileri gelişmeye başladığında arka arkaya açılan irili ufaklı fabrikalarla işçi sınıfı ve sorunları da girer hayatımıza. Fabrikalarda işçiler sendikasız, güvencesiz çalıştırılır ucuz iş gücü olarak. İşçiler çalışırlar yaşama biçimlerinde önemli bir değişim olmaz fakat sermaye sahipleri çalışanlarının sırtından kazandıkça kazanır.

İşçilerde sınıf bilinci oluştukça, hak arama mücadeleleri başlar. Fabrikalarda sendika ve grev hakkı için harekete geçen işçilerin mücadeleleri, direnişleri sinemaya da yansır. Bu türün ilk örneği, sendikalaşma sürecinin anlatıldığı, ilk işçi-sendika-grev filmi olarak sinema tarihine geçen, Ertem Göreç’in yönettiği Karanlıkta Uyuyanlar’dır. Nuri Usta da fabrikada sınıf bilincine sahip, sendikalı bir ustabaşıdır. “Bizim elimize ne geçiyor ki, size ne vereyim?” diyen fabrika sahibi Şeref Bey’i, “Elinize geçenlerin hesabında gözümüz yok, Şeref Bey, üç kuruşluk hakkımızı almaya bakıyoruz,” diye cevaplar. Şeref Bey, “Tembeller, serseriler düşmanım benim. İsterse en yakınım, öz oğlum olsun. Çalışanların dostuyum ben, çalışanların. Hakkı yenen varsa, gelsin bana söylesin. Vız gelir bana sendikanız. Fesatlık çıkaranlara, havadan para almak isteyenlere yer yok benim fabrikamda. Beğenmeyen defolup gider. İşte o kadar.” demiştir.
İşçiler arasında grev oylaması yapılacaktır. Nuri Usta işçilere bu durumu bildirir: “Kanun bize diyor ki, işveren size emeğinizin hakkını vermiyorsa çalışmayın, çalıştırmayın fabrikayı da. Ta, hakkınızı alıncaya kadar. İşte grev bu. İyi düşünün. Kolay değil tabii, karar verecek sizlersiniz.”
Nuri Usta’dan etkilenen Ekrem, yaşanan geçim sıkıntıları, hastalanmalar üzerine dayanışmaya çalışırlarken, aralarında toplanan paraların çözüm olmadığı, ne yapılması gerektiği üzerine işçilere “İşverenin aklına estiği zaman bizi işten atmasına mani olabiliyor muyuz, ona bakalım.” der.
“Sendikaya girelim de kapı dışarı mı etsinler işimizden?” diyen işçiye de şunları söyler:
Sendika sensin, sen, ben, o, hepimiz. (ürettikleri boya kutusunu eline alıp göstererek) Şu meydana gelir miydi emeğimiz olmadan? İşte, bunu yaratan emeğimizin hakkını biz almazsak kim verir bize? Ben teknisyenim, çoluğum çocuğum da yok. Dört çocuğunla sürünmüyor musun Mustafa, ya sen Temel, 60 lira alırsın haftada, hasta anan, karın, iki çocuğunla nasıl geçiniyorsun? Sen Hasan, Rıza, Moiz, Şakir, Hıristo Yaşar? Ulan neyiniz var kaybedecek? Kanun bir hak vermiş size, köpek gibi korkup titreşeceğinize, hele bir sımsıkı tutunun birbirinize, bakın o zaman kimse sizin ekmeğinizle, insanlığınızla oynayabilir mi?
Grev de başlar... Bütün mahalleli, işçi aileleri, grevci işçilerle dayanışma içine girerler. Grev alanına yiyecekler, eşyalar taşınır. 1970’li yıllarda çokça yaşanacağı gibi başka fabrikalardan işçiler, sendikalar da kortejler halinde gelirler dayanışmaya. Tam bir ‘sınıf dayanışması’ yaşanır grev alanında.
DAHA GÜZEL BİR DÜNYA BIRAKACAĞIZ
“Size güveniyoruz ağabey, size; işçilere güveniyoruz. Bana güzel haberler yazmanı bekliyorum. Sizin, o sade, gösterişsiz fakat doğru, sağlıklı gelişmenizden aydınlık haberler yazmanı. Geçen mektubunda “Biz bir yandan faşizme karşı savaşırken, bir yandan da sendika ağalarına karşı savaşmak zorundayız diye yazıyor ve başaracağız, başka çaremiz yok” diyordun. Yavuz Özkan’ın yönettiği Maden filminin bir sahnesinde, kardeşinin işçi önderi İlyas’a yazdığı mektupta geçer bu cümleler.
Demiryol filmi greve hazırlanan demiryolu işçilerinin Haydarpaşa tren garında hummalı biçimde pankartlarını hazırladığı görüntüyle, grev de işçi önderinin yaptığı konuşmayla, halaylarla başlar.
“İşçiler, arkadaşlarım, şu an binlerce demiryolu işçisi greve başlamış bulunuyor. Burjuva basını günlerdir grevimizi kırmaya çalışıyor. Biz kamu sektöründe çalışıyoruz ama para babaları grevimizle yakından ilgileniyorlar. İşyerimizdeki satılmış sarı sendika aldığı buyruk gereği saldırıya hazırlanıyor. Baskı, terör, entrika kol geziyor ama mücadelemiz yükseliyor. Bugün ülkemizde şiş göbeklilerin uşakları saldırılarıyla, katliamlarıyla halkı yıldırmaya çalışıyorlar. Ama bu saldırılar tüm çalışanların daha bilgilenmelerine, birlik, disiplin ve kararlılıklarının pekişmesine yarıyor. Bizler bütün bunları göre göre, bile bile babalarımızın bizlere bıraktıklarından daha güzel bir dünya bırakacağız çocuklarımıza. Arkadaşlarım, yeryüzünde haykıran binlerce emekçinin sesine kulak verelim.”

SIRRI SÜREYYA ÖNDER:


 BİR SİNEMACININ AKTİVİST OLARAK PORTRESİ
 
Gezi Eylemi, bugün Kürt halkının tümü üzerinde aynı yakıcılıkta karşılık bulamamışsa eğer, bunun sorusunu da kendimize sormamız gerekiyor. Çünkü çok değil, daha bundan bir-bir buçuk yıl önce Roboski Katliamı oldu. Gezi Parkı eylemi etrafında örgütlenen ‘vicdan’ın yüzde biri buna bir tepki gösterseydi eğer, bugün Kürtlerin yüzde yüzü üzerinde Kürt halkının genelinde buna karşılık bulurdu.” (Sırrı Süreyya Önder) Sosyal medyada da söyledikleri çok ilgi gören, paylaşılan isimlerin başında geliyor. Kürt meselesine mesafeli duranlar, milliyetçi-ulusalcı duruşu olanlar bile “Sırrı Süreyya’yı seviyoruz” başlığıyla sözlerini yaygınlaştırabiliyor.
Önce senarist-yönetmen olarak tanıdı herkes onu. İlk filmi ‘Beynelmilel’ bir ‘başyapıt kıvamındaydı’; kült film olarak sinema tarihindeki yerini aldı. Filmin senaryosu da ona aitti.
Film, askeri yönetim şartlarına uyum sağlamaya çalışan kasaba halkı ve ayakta durmaya çalışan bir müzik grubunun hikâyesini anlatır. Hikâyenin ana karakterleri müzisyen bir baba Abuzer, üniversiteye hazırlanan kızı Gülendam ve ilgi duyduğu üniversiteli Haydar’dır. Filmde komedi öğesi öne çıkıyor ve sürükleyici bir unsura dönüşüyor olsa da, esasında film bir trajedidir.
Beynelmilel, 1982 yılının darbe koşullarında hüküm süren kışla mantığının Adıyaman’daki gevendelerin (düğünlerde çalgı çalan yerel müzisyenler) hayatını nasıl altüst ettiğini anlatan bir kara komediydi. Adıyamanlı Sırrı Süreyya Önder kendi hayat hikâyesinden, aile çevresinden, tanıklıklarından yola çıkarak yazdığı senaryosunu Muharrem Gülmezle birlikte filme çeker.
Sırrı Süreyya Önder her şeyden önce 12 Eylül darbesinden payına düşeni almış, cezaevinde yatmış, işkence görmüş devrimci-sosyalist bir muhalifti. Anti-militarist, anti-otoriterdi. Adıyaman Lisesi’nde öğrenciyken Maraş Katliamı’nı protesto ettiği için (1978) tutuklanarak cezaevine giren Sırrı Süreyya, tahliye olduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni kazanarak Ankara’ya gider. 12 Eylül darbesi yapıldığında Ankara’dadır. İlk tutuklananlar arasındadır, aylar süren yargılanma sürecinin ardından 12 yıl hapse mahkûm edilir. Cezaevinde tüm direnişlerin içinde yer alır, açlık grevlerine, protestolara katılır. Yedi yılını cezaevinde geçirir.
Seray Şahiner imzalı söyleşide “12 Eylül darbesi olduğunda 18 yaşındaydınız. Nasıl bir süreçti sizin için?” sorusunu şöyle yanıtlar Sırrı Süreyya Önder: “Kötü. Kundaktaki bebelerin babaları anaları alındı. Bir meçhul akıbete sürüklendiler. Ülke o günden sonra hızla bütün hasletlerini, erdemini, her şeyini kaybetmeye başladı. Kendi gözümden olayların gelişimini biraz sinemada verdim. Ülke için nasıldı o günler ona bakmak lazım. Bu gün bu ülke üç beş tane dertle boğuşuyor, irtica, yoksulluk, şiddet, Kürt meselesi, derttir deniyor. Hepsinin temeli 12 Eylül’de atıldı. İrtica dedikleri şey; rabıta skandalı var bu toplumun, hafızalardan neredeyse silinmiş. Bir uluslararası İslami sermaye kuruluşunun yurt dışına gönderilen din adamlarının maaşını ödemesi vardı. Uğur Mumcu ortaya çıkardı, Kenan Evren, böyle olduğunu bilmiyorduk gibi cümleler kurdu. Kenan Evren’e kadar kimse meydanlarda fetva vermeye cesaret edememişti. (…) Kürt sorununu silahlı bir aşamaya 12 Eylül uygulamaları getirmiştir. Daha ne diyeyim, her melanet ondan. Ayağınız bu gün taşa değerse 12 Eylül’e bir beddua okuyun. Mutlaka orada bir karşılığı vardır.”
TÜRKİYE FOTOĞRAFI

Sırrı Süreyya’nın ailesi bir Türkiye gerçeği, ülke fotoğrafıdır. Babası Türkiye İşçi Partisi (TİP) Adıyaman kurucusudur, dayısı ise kentin tek müftüsüdür. Kentin müftüsünün kız kardeşinin ‘kentin tek sosyalisti’ ile evliliğinden doğar Sırrı Süreyya Önder. 70’li yıllar toplumsal muhalefetin yükseldiği mücadele yıllarıdır; Sırrı Süreyya da mücadelenin içindedir.
Sekiz yaşında babasının vefatı çok etkiler Sırrı Süreyya’yı. Babasının ölümünden sonra çırak olarak çalışmaya başladığı kentin tek fotoğrafçısında sonraki yıllarda içinde yer alacağı sinema serüveninin temellerini atar. Büyülü bir dünyadır fotoğrafçılık Sırrı Süreyya için o yıllarda. Kadraj duygusu, görüntüyü çerçeveleme yetisi gelişir. Lise yıllarında araba lastiği tamirciliği yapar. Hem para kazanır hem de sonra çok işine yarayacak olan şoförlüğü öğrenir.
Ortaokul yıllarında babasının kitapları arasında gördüğü Orhan Kemal’in ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ kitabı hayata bakışını değiştirmiştir. Romandaki “bu topraklar yüzlerce yıldır böyle” cümlesi ‘memleket meselelerine’ kafa yormasına yol açar. Kürt coğrafyasında Türkmen bir aileden geliyor olması “azınlık duygusu”nu yaşatıyordur. Bu durumu şöyle anlatır Sırrı Süreyya Önder: “Bir başkasının dilinden bir şey anlamamanın, onunla şakalaşamamanın, onun üzüntüsüne onun dilinde bir şey söyleyememenin ne demek olduğunu öğrendim. Bu bana başta Kürt sorunu olmak üzere bütün ‘diğerinin’, bütün o ‘öteki’ olarak kodlandırılanın derdiyle hemdert olma, hemhal olma yetisini kazandırdı.”
1970’lerin ikinci yarısında devletin toplum  sal muhalefeti ve demokrasi güçlerini bastırma, yok etme, terörize etme uygulamaları katliamlarla sürüyordur.
1978’de Kahramanmaraş’ta 19 Aralık’ta başlayan yedi gün süren olaylar Alevilere yönelik bir katliama dönüşür. 150 Alevi öldürülür, Alevilere ait 200’ün üzerinde ev yakılır, 100’e yakın işyeri tahrip edilir. Katliam bütün ülkede kitlesel katılımlarla protesto edilir. O güne dek neredeyse hiçbir kitlesel ‘sokak olayları’ yaşanmayan Adıyaman’da katliamı protesto eden ‘az sayıdaki’ insandan biri de Sırrı Süreyya’dır. Lise öğrencisidir. Gözaltına alınırlar. “Dünyanın hiçbir dininde, dilinde, milletinde yapılmayacak olan”ın yapıldığına tanık olur gözaltında. Devletin ceberrut yüzüyle tanışmasını, yaşayarak görmesini, tanımasını sağlar bu tanıklık. Artık hayatında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. O yaşta uğradıkları bu haksızlık hayatında önemli bir kırılma oluşturur.
 KİTAPLIK KOLU BAŞKANI
Okulun kitaplık kolu başkanı olması yazıyla, kitapla, edebiyatla ilişkisini de güçlendirir; yine sonraki yıllardaki yazarlığına zemin oluşturur. Çalışmak zorunda olduğu için tercih olarak yazdığı devam zorunluluğu olmayan Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak Ankara’ya gider. Devrimci yapılanmalar içinde, kentin gecekondu mahallelerinde mücadelenin içinde yer alır. 12 Eylül darbesi olduğunda öğrenciliği sürüyor geceleri de pavyonda saz çalıyordur. Birçok insanın Beynelmilel filminden tanıdığı Dilber Ay’ın arkasında çalan ekipte yer alır. 12 Eylül koşullarının duvarlara asılan “Aranıyor” afişleri içinde sırrı Süreyya da vardır. Pavyonlar bir gizlenme yeri işlevi görür o koşullarda. Ev ev arama yapan polis pavyonlara bakmaz. Yaşam öyküsünden kesitleri aktardığı filmde bu dönemi de pavyon sekansları olarak yansır.
1981 yılının 31 Aralık gecesi yakalanır. Yılbaşı gecesidir. Ankara emniyetinin ‘meşhur’ DAL (Derin Araştırma Laboratuarı) sorgulama merkezine götürülür. 12 Eylül’ün en önemli işkence-‘soruşturma’ merkezidir DAL. Sırrı Süreyya da ilk iki ayı yoğun işkenceyle geçen yüz beş gününü işkence merkezinde sorguda geçirir. Sorgulama odalarında çığlıklar, inleme sesleri, işkencecilerin hayvani bağırışları…. İnsanlıktan çıkmış katil işkencecilerin vahşi uygulamalarında hayatını kaybeder insanlar, sakat kalır.
İşkenceli sorguların ardından birçok devrimci gibi Sırrı Süreyya da Mamak cezaevine götürülür. Cezaevi koşulları da işkencehaneden farksızdır. Mamak’a getilenler önce “kafes” denen bölüme alınır. Kafes 12 Eylül darbecilerinin muhaliflere, devrimcilere itaat etmeyi “öğrettikleri”, vahşice yöntemlerle düşünmeyen, itiraz etmeyen, boyun eğen “yaratığa”, yaşayan ölüye çevirmeye çabaladıkları bölümdür. İnsanların iradesini, direncini kırmaya, kişiliksizleştirmeye yönelik en insanlık dışı, vahşi yöntemler uygulanır. Cezaevi koğuşlarındaki koşullar da çok farklı değildir. Mamak başta çeşitli cezaevlerinde yedi yılını geçirir Sırrı Süreyya Önder.
Okulunu bitirememiştir, cezaevi sonrası yapacağı bir işi, bir mesleği yoktur. Dışarı çıktığında hayat çok değişse de darbenin izleri, korku sürüyor, insanlar selam vermeye çekiniyordur. Hayal kırıklığı öfkeyi besler; selam alamama durumu yalnızlık duygusunu çoğaltır. Yine de “bu halk adam olmaz, memleket ne hale gelmiş” demez, insanları suçlayıp yılgınlığa düşmez. Eksikliği onlara daha fazla şey anlatamadıkları için ‘kendilerinde’ görür. Beynelmilel’e “O sana bakmıyorsa sen onun baktığı yere git, oradan söyle sözünü” repliğiyle yansır bu yeni durumda nasıl bir yerde duracağı. İnsanların baktıkları yerden sürdürür konuşmayı, yazmayı, durmayı, mücadeleyi.
Hapislik yıllarından sonra İstanbul’a gelerek çeşitli işlerde çalışır. İşe kamyon şoförlüğü ile başlar, farklı işler dener. Yurtdışına çıkar, oralarda işçi olarak çalışır. Bu süreler içinde elden bırakmadığı tek etkinlik okuma, yazma ve sinemadır. Romanlar yazar, dergilerde yazıları yayınlanır. Yazdıklarını senaryo tekniği ile daha iyi aktarabileceğini düşünür. Barış Pirhasan’ın senaryo kurslarına katılır, öğrencisi olur; sonra Beynelmilel filmi çıkar ortaya.
BEYNELMİLEL ASLINDA ROMANDI
‘Sinema ve 12 Eylül’ üzerine çalışma yaptığım günlerde yaptığımız söyleşide “Proje nasıl oluştu?” sorusunu şöyle yanıtlamıştı Sırrı Süreyya Önder: “Beynelmilel aslında bir romandı. ‘O tozlar bu çamurları getirdi’ adlı bir çalışmamdı. Bu ülkenin 1915’lerde başlayıp 2000’lere kadar gelen, neredeyse 100 yıllık bir panoramasıydı. Bir kent ya da bir bölge üzerinde bu ülkenin ve insanlığın macerasını sorgulayan ve didikleyen bir romandır. Ben de onun son bölümünü senaryolaştırdım. Bunu oluşturan dört ana unsurdan birisi ve sonuncusudur, Beynelmilel.”
12 Eylül’le değilse de kışla mantığıyla, kışla zihniyetiyle bir hesaplaşma filmi olarak görüyordur filmini Sırrı Süreyya. Sinemaya ‘hızlı ve sağlam’ giriş yapan Önder, Beynelmilel’den sonra ‘Sis ve Gece’, ‘Ada: Zombilerin Düğünü’, ‘Ejder Kapanı’, ‘Mar’ ve ‘Yer altı’ filmlerinde de oyuncu olarak da yer alır. ‘O... Çocukları’ filminin senaryosu da onundur. 2012 yılında çekilen ‘F Tipi’ filminin yönetmenleri arasında yer alır. Sinema-sanatseverlerin yakından tanıdığı Sırrı Süreyya’yı, Beynelmilel sonrası çıktığı televizyon programlarında yaptığı renkli/farklı konuşmalarıyla halk da tanımış, sevmişti. Cesur, açık sözlü oluşu, sözünü sakınmayışı, espritüel ve derinlikli konuşmaları dikkat çekmişti.
Emek Özgürlük ve Demokrasi Bloğu’nun saflarında katıldığı 2011 genel seçimlerinde İstanbul 2. bölgeden milletvekili seçilir Sırrı Süreyya Önder. Mecliste de birlikte seçildiği arkadaşlarıyla birlikte halk temsiliyetinin etkin örneğini verir konuşmalarıyla. Kürt siyasal mücadelesinin sokak etkinliklerinde ön saflarda yer alır. Newroz’da Öcalan’ın mektubunu Türkçe okuyan da odur. İmralı’da Öcalan’la görüşen, mesajları Kandil’e ileten heyetler içinde yer alır.
Gezi parkı direnişine-isyana yol açan ağaç katliamı başladığında polisin, belediye görevlilerinin, iş makinelerinin, kepçelerin karşısına dikilen, yıkımı durduran da Sırrı Süreyya Önder’dir. Sonraki günlerde de direnişin ön saflarında yer alır.
Katıldığı bir TV programında, Gezi Parkı eylemlerini değerlendirirken içinde yer aldığı Demokratik Toplum Kongresi’nin Gezi’ye ilişkin tutumunu da “Türkiye yanıyor, dünyanın en büyük isyanlarından biri; DTK tek cümleyle destek açıklaması yapmadı” cümleleriyle eleştirerek kendince doğru bulduğunu söyleme tavrını sürdürür.
“Çok değil, daha bundan bir-bir buçuk yıl önce Roboski Katliamı oldu. Gezi Parkı eylemi etrafında örgütlenen ‘vicdan’ın yüzde biri buna bir tepki gösterseydi eğer, bugün Kürtlerin yüzde yüzü üzerinde Kürt halkının genelinde buna karşılık bulurdu” cümlelerini görmezden gelen ulusalcı çevreler/bireyler DTK eleştirisine atlasalar da Sırrı Süreyya kendisi olmayı sürdürüyor, doğru bildiği yolda yürümeyi de…  
Sırrı Süreyya Önder: Sinemacı, yazar, müzisyen, milletvekili, memleketin/halkın derdini dert edinen sorumlu bir yurttaş, anti-otoriter, anti-militarist bir muhalif.

İSYAN OLDU AKIYOR HAYAT


Dün muhaliflerini eleştirirken ‘sıkışınca ordu göreve der bunlar’ mealinde cümleler kuran Arınç bugün, “Eğer olaylar yayılırsa gerekirse TSK da huzurun sağlanması için görev yapabilir” diyor, huzuru sağlayabilecek güç olarak orduyu gösteriyordu.
İktidarın da, başındaki diktatörün de ezberi tamamen bozuldu. 2-3 haftadır yüz binlerce insanı sıktıkları tonlarca zehirli gazla teslim alamayacaklarını gördüler; ne yapacaklarını şaşırdılar.
Halk sokaktaydı, ‘halkın sanatçısı’ sokaktaydı, kokmuyordu iktidarın devlet gücünden. Direnişin sanatçısı da tarih yazdı. Osmanlı’da olduğu gibi saraydan beslenen sanatçı yoktu karşısında. (İktidardan beslenen ‘sanatçılar’ zaten direnişin dışındaydı).
60’lı, 70’li yıllardaki gibi sokağa çıkan, itirazını haykıran sanatçılar da isyanın sesi olmuş akıyordu insan seli içinde; direnişin sanatçısı vardı, sanatı vardı. Gezi direnişiyle başlayan süreçte (kaydını tutanlar bilir tam sayıyı) onlarca direniş şarkısı yapıldı. 12 Mart sonrası, yaşanan darbe koşulları edebiyatta karşılığını bulmuş, bu alanda onlarca roman yazılmıştı. 12 Eylül sonrasında ise “12 Eylül filmleri” başlığı altında toplanan kırka yakın film yapılmıştı, darbe koşullarını ya da sonrasını anlatan. Edebiyatta da 78 kuşağından gelen edebiyatçıların yazdığı romanlar oldu bu süreçte.
 SANAT SOKAKTA, DİRENİŞTE, BARİKATTA
Gezi dayanışmasıyla başlayan isyan-direniş sürecinde ise sokakta, alanda, parkta, barikatta yapılıyordu sanatsal üretimler, sıcağı sıcağına. Park’a dayanışmaya gelen opera-bale-tiyatro sanatçıları gösteriler sergiliyor, müzisyenler, müzik grupları konserler veriyor, sözler orada yazılıyor, besteler orada yapılıyordu.
Duman’dan Boğaziçi Üniversitesi caz korosuna, Kardeş Türkülerden Nazan Öncel’e Vardiya Müzik Grubu’ndan Marsis’e kadar kimi özgün kimi uyarlama 40’ı aşan şarkı yapıldı. Bütün şarkılar Diren İstanbul, Diren Gezi diyor, direnişe sahip çıkıyordu.

Nazan Öncel ‘Güya’ adlı şarkısında şöyle diyordu: “(…) Ötelenmişiz itelenmişiz/ Susturularak bugünlere gelmişiz./ Emek yıkıldı/ Rüya yakıldı/ Geziye nolacak/ Sonra nolacak/ Yok Öyleymişim/ Yok böyleymiş/ Neysem neyim/ Böyle iyiyim/ Eli sopalı adamlarını/ Salma Üstüme/ Çek şunları (…)”
Emek sineması direnişiyle sokağa çıkan sinemacılar da direnişin başından itibaren Gezi Parkı’ndaydı, dayanışmadaydı, direnişin sanatçıları, bileşenleri arasındaydı. Yeşilçam sineması büyük toplumsal olaylara-dönüşümlere yapısı gereği mesafeli durmuştu. Ana akım yapısı statükonun korunmasına, sürdürülmesine hizmet ediyordu.
GENÇ SİNEMA HAREKETİ’NİN MİRASI
 ‘68 baharı, işçi, öğrenci köylü eylemleri sinemayı da etkilemişti. Bu etkilenme yaşanan toplumsal koşullara bağlı olarak 1960’ların ilk yarısında çekilen filmlere yansıyan toplumsal gerçekçi çıkışlardan daha radikal bir duruş sergilemişti. 1965 yılında Onat Kutlar’ın öncülüğünde kurulan Türk Sinematek Derneği’nden ayrılan devrimci/sosyalist genç sinemacılar, 1968 yılında Genç Sinema hareketi adıyla anılan bir oluşum başlatırlar, aynı adla bir de dergi yayınlanmaya başlarlar.
Sinematek içinde yer alıp etkinliklere katılan, dünya sinemasının önemli filmlerini izleyen sinemayla ilgili gençler, edinebildikleri kameralarla kısa filmler çekmeye başlarlar. Çektikleri filmleri gösterebilme isteği Robert Koleji Sinema Kulübü’nün düzenlediği Hisar Kısa Film Yarışması’nın oluşmasını sağlar.
Genç Sinema’cılar Onat Kutlar’ın
da desteğiyle Sinematek’te toplantılar yapar, sinema anlayışlarını, “Sinemaya yeni bir estetik getirmek ve ideolojik dönüşümü sağlamak için ne yapılabilir?”i tartışırlar.
1968 Baharı’nın sol/devrimci rüzgârı içinde de yer alan bu gençler farklı bir sinemanın adımlarını atabilmek için örgütlenmeye karar verirler ve bir bildiri yayınlayarak Genç Sinema adını verdikleri bir dergi yayınlamaya başlarlar. Dergi adının altında “Devrimci Sinema Dergisi” yazısı yer alır. Dergide Onat Kutlar, Ece Ayhan, Jak Şalom, Üstün Barışta ve Artun Yeres’in kaleme aldığı Genç Sinema Hareketi’nin sinema anlayışını oluşturan bildiri yayınlanır.
Dünyayı ve sinemayı dönüştürme isteklerini bildirileriyle açıklayan, bağımsız ve özgür sinema yapabilme isteğiyle yola çıkan Genç Sinemacılar, sokağı sinemaya yansıtabilmek için ellerinde bulabildikleri kameralarla sokağa çıkarlar. Hareketin içinde yer alan Ahmet Soner, “Dünya sinemasında biliyorduk tabii, belgeselciler sokakları, devrimleri filme alıyorlardı. O günlerde Türkiye’de devrimci dalganın yükseldiği günlerdi; bizim inancımız da oydu, sanki Türkiye devrimini filme alıyorduk kademe kademe,” cümleleriyle aktarıyordu o günlerdeki duygularını, ruh hallerini.
Yaşananlara tanıklık etmek, belgelemek isteyen Genç Sinemacılar kameralarıyla toprak işgallerini, grevleri, boykotları, sokak hareketlerini belgelemeye çalışırlar.
Her toplumsal hareket kendi yöntemlerini, ‘sürdürücülerini’, sanatçılarını, sanatını yaratarak oluşturuyordu dönüşümleri.
Günlerdir Gezi Parkı’nda dayanışmada, Taksim’de, İstanbul’un sokaklarında direnişte olan senaristi, yönetmeni, oyuncusu, belgesel sinemacısıyla sinemacılar isyanın sanatçısı oldular, tanıklık yaptılar, hayatı belgelediler. Belki de şimdi sıra isyanın-direnişin-dayanışmanın sinemasını yapmakta. İsyan fitilini ateşleyen kırmızı elbiseli genç kadının fotoğrafı, yeterince yol gösterici değil mi?