21 Mart 2020 Cumartesi

İNSANI DEĞİŞTİRMEZSE AŞK NEYE YARAR


 16 Mart 2014
Metin Erksan ustanın Sevmek Zamanı bilmeyen yoktur. Birçok sinema yakın çevresinden arkadaşın evinde, ofisinde afişi asılıdır bu kült filmin. ‘Yerli film’ sevip de izlemeyeni yoktur sanırım. Gazetelerde, dergilerde, sosyal paylaşım ağlarında filmin fotoğrafları, çarpıcı replikleri paylaşılır yıllardır.
 Ustası Mustafa’yla birlikte boyacılık yapan, boyamaya girdiği evin duvarında asılı kadın resmine âşık olan Halil’in ve resmin aslı Meral’in öyküsüdür anlatılan. Bir ‘surete âşık olma’ öyküsü. Adada badana boyama işi yapan Halil ustasıyla birlikte gittikleri köşkte duvarda asılı kadın resmine tutulur. Her gün boş köşke giderek resmi seyreder.
Bir gün köşk sahibinin kızı, fotoğrafın aslı olan Meral köşke gelir ve resmini seyreden Halil’i görür. Sonrasında Halil’in kendisine âşık olduğunu düşünen Meral bu aşka karşılık verir. Oysa Halil resmin aslına değil resme âşıktır.
Film (bugün çokça denenen) sıra dışı hikâyesi ve sinema dili nedeniyle çekildiği günlerde hak ettiği ilgiyi göremez, dağıtımcı/salon bulmakta zorlanır. Döneminde kimsenin cesaret edemeyeceği sinema dilindeki başarı, hikâyesinden oyuncu yönetimine, özenle yaratılan sahnelerindeki sinemasal lezzetine kadar bütün özellikleri filmi farklılaştırıyor; yıllar boyu yeniden yeniden keşfedilmesini sağlıyor.
Filmde sınıfsal farklılık/çelişki kadar insanın yalnızlığı/bunaltısı ve doğayla ilişkisi de önemli yer tutar.  Meral varsıl sınıftandır fakat sınıfı içinde yalnızdır, bunalıyordur. Halil bunaldığında doğaya sığınır. Kendileriyle olduklarında eşlik eden yağmur ve müzik de ayrı bir lezzet kadar, sahnelere, filme.
BEN SENİN RESMİNE AŞIĞIM
Halil’in sorunu farklı sınıftan bir kadına olan aşkı değil, aşkın kendisidir. Zaten sonuçta âşık olunan kişi, onun cismi değildir önemli olan. Âşık olan kişinin duydukları, hissettikleri, yaşadıkları ve aşktın kendisidir. İlişki ya da gerçeklik aşkı o duyguyu ‘kirletebilir.
Meral “Bu aşkın yarısı bana ait” dese de Halil’in tavrı “Ben senin resmine aşığım”, “Resmin sen değilsin ki”dir.
Aşkına karşılık arayan Meral, “cevap vermeyecek misin bana? Yoksa gerçeği söylemekten korkuyor musun?” diye sorar. “Öğrenmek istediğini Mustafa söylemiştir sana” cevabını alır. “Ben senin söylemeni istiyorum. Herhalde bana ait bir şeyi öğrenmek hakkımdır” dediğinde de aralarındaki çarpıcı diyalog şöyle gelişir:
Halil: Hayır sana ait bir mesele değil bu. Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.
Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.
Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.
Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.
Halil: Evet. Bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor. İyilikle bakıyor ve ebediyyen bakacak.
Meral: Ben de sana bakmak istiyorum.
Halil: Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni. Ben senin yalnız resmine aşığım.
Metin Erksan filmi 1965 yılında kendi olanaklarıyla çeker, zarar etmiştir. Aynı yıl Edebiyatçı, gazeteci, yayıncı Cengiz Tuncer de ilk ve tek filmi olan ve sonuçta zarar ettiği Sevmek Seni filmini çeker.
SEVMEK SENİ
Filmin başoyuncuları genç Selma Güneri ve Beklan Algan’dır. Filmde Ayfer Feray dışında Şaziye Moral ve sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo da yer alır oyuncu olarak. Filmin senaryosu Habora Kitabevi tarafından kitap olarak yayınlanır. Film yıllarca kayıp film olarak geçer kayıtlara. Sevmek Zamanı’nın aksine bileni, seyredeni yok denecek kadar azdır. Sinema yakın çevresi için de geçerlidir bu ‘bilmeme’ durumu. Filmin müzikleri J.S. Bach’tan seçilmiştir.
Aramıza Kan Girdi, Korkusuz Kabadayı, Aklın Durur, Başlık, Beleş Osman, Bir Koltukta İki Karpuz filmlerinin de senaryoları Cengiz Tuncer imzası taşır. Sevmek Seni de Sevmek Zamanı gibi farklı, yalın, dönemine göre oldukça cesur bir anlatıma, sinema diline sahiptir. Filmin diyalogları da öyle. Bir anlamda ‘varoluşçu’ tema ve diyalogları olan film, bugün bileni, seyircisi olmasa da kült bir filmdir. Yıllar önce Giovanni Scognamillo’ya filmi ‘yeniden çekmek’ istediğimi söylediğimde yanıtı kısa ve netti: “O zaman da kimse izlememişti, şimdi de sonuç değişmez.”
Bunaltı. Filmin, karakterlerin genel havasını tanımlayacak sözcük ‘bunaltı’ olabilir. Sevmek Seni’de de yağmur vardır. Rüzgâr, dalgalı deniz, filmin bunalan kahramanları.  Erkek iki aşk arasındadır. Bir yanda olgun sevgilisi diğer yanda genç kadın.
Genç kadın sürekli perdelerinin kapalı olduğu, anne babasının konuşmadan durduğu, konuştuklarında kavga ettikleri evde yetişmiştir. Dış dünya korkutuyor olsa da, yaşadığı ıssızlıktan sonra kalabalıklarda olmak istemektedir.
Adam: Hiç sevmem kalabalığı. Kalabalık her şeyi kirletir bende. Aşkı, düşünceyi, yaşama sevincini… İnsan kalabalıkta kimseyi sevemez. Kalabalık aslında dünyanın en büyük yalnızlığıdır. En kötü yalnızlığı…Genç Kadın: İnsanları sevmiyorsun sen.

Adam: Delicesine seviyorum insanları. İşte yan yanayız, birbirimizleyiz burada. Bu kalabalıkta imkânsızdır, boyuna insanlar, insanlar girer aramıza.
Sonraki sahnelerde “Boyuna beni suçluyorsun” diyen genç kadınla “seni değil, çevreyi” diyen adam arasında şu etkileyici/unutulmaz diyalog yaşanır:
Adam: Birbirimizi delice sevmemize rağmen, sevgiyi imkânsızlaştıran boyuna aramıza giren çevreyi suçluyorum. Aşkın seni değiştirmesine engel olan her şeyi.
Genç Kadın: Mutluluk için değişmek şart mı?
Adam: İnsanı değiştirmezse aşk neye yarar. Her şey eskisi gibi olduktan sonra aşk faydasız, yavan bir şey olur.
‘Diğer kadın’dan kopmaktadır adam. Adamın kendinden uzaklaştığını gören ve “bir başkasını mı seviyorsun?” diye soran kadını şöyle yanıtlar: “Bir başkasını sevmek… İnsan kendini seviyor hep. Ya da kendini hiç sevmiyor. Bir başkası öyle zor öyle imkânsız ki.
Kadın: Kendini sevmek, insana hiçbir zaman yetmez.
Adam: İnsan kendi kendisine yetmediği zaman bir başkasını sevmeğe kalkıyor. Kendi kendinden kopup nefret edince kendisine yabancı olunca, aşkı icat ediyor.
Aşk ya da aşksızlık hepsini etkiler, değiştirir. Aşka inanmayan adam aşka tutunmak ister, kadın ‘belki aşk vardır’ demeye başlar. Adam kalabalıklara karışmak ister, genç kadın yalnız kalmak ister.

KENDİNE AİT BİR CÜZDAN, GELİR, BÜTÇE


09 Mart 2014
İktidar her yerde. İktidar kavramı, yaygın kullanıldığı (ve sanıldığı) gibi yalnızca siyasal iktidarı işaret eden bir kavram değil. Yine çok yaygın kullandığımız gibi yalnızca erkeğin (kadın üzerindeki) cinsiyet alanındaki iktidarıyla da sınırlı değil. Herkesin bir diğerine devlet olmaya kalktığı günümüzde, ‘küçük devletler’, güç ve baskı alanları oluşturan iktidar biçimleri, alanları da var. Egemen ulusun aynı devlet içinde ya da diğer egemenlik alanları üzerindeki uluslar üzerinde kurduğu baskı/iktidar; inançlar alanında, cinsiyetler üzerinde oluşturulan iktidar… Yaşam biçimlerine karşı da iktidar/lar oluşturuluyor; gündelik hayat içinde de sistemin beslendiği farklı iktidar biçimleri var. Örneğin güzelin çirkin, güçlünün güçsüz, zayıfın şişman, uzunun kısa, heteroseksüelin farklı cinsel eğilimler v.b. üzerindeki iktidarı gibi.
KADINLAR VARDIR
Yüz yıllardır erkek egemen sistemler altında yaşayıp var olmaya çalışan kadınlar 8 Mart’ta bir kez daha sokağa çıkıp “kadınlar vardır”, “dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “kadına şiddete, kadın cinayetlerine son” dediler, diyecekler. Kadınlar istediklerinde, uygun alan bulduklarında, bu alanı yarattıklarında (çok şey) çok önemli ve değerli işler yaptıklarını gösterdiler. Birçok alanda olduğu gibi sinemada da örnekleri çok bunun.
Sinemamızın ilk kadın yönetmenlerini, Sezer Sezin, Belgin Doruk, Neriman Köksal, Müjde Ar gibi oyuncularını, sinemamızda kadının konumunu daha önce bu sayfada yazmıştık. Bu sayfada yine 16 yıldır Ankara’da kadınların öncülüğünde, onların çabaları ve özverileriyle sürdürülen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali üzerine de yazmıştık.
İstanbul’da da 12 yıldır tüm güçlüklere, olanaksızlıklara karşın var olan bir kadın filmleri festivali ve bu festivali gerçekleştiren, sürdüren ‘kadınlar topluluğu’ var. 2003 yılında kurulan ve sadece kadınların katılımına açık olan Filmmor Kadın Kooperatifi kadınlarla birlikte kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, düşlemek ve eylemek için var!
FİLMMOR KADIN KOOPERATİFİ: FİLMMOR
“Sinemada, medyada ve nihayet her alanda cinsiyetçiliğin, şiddet ve ayrımcılığın olmadığı bir yaşam düşlüyoruz” diyen Filmmor ekibi ‘düşlerini’ de şöyle tanımlıyor:
“- Kadınların sinema ve medyaya katılımını, bu alanda kendilerini ifade edebilme, iletişim ve üretim alan, olanak ve güçlerini artırmak. -Kadınların cinsiyetçi olmayan temsil ve deneyimlerini yaygınlaştırmak.
Bu düşle, MEDİZ – Kadınların Medya İzleme Grubunda, kadın örgütleriyle birlikte sürdürdüğümüz çeşitli kampanya-platformlarda emek veriyor; Türkiye ve Türkiye dışında kadın filmleri haftaları, sergiler, özel programlar gibi etkinliklerle kadınların ürün, düşünce ve düşlerini yaygınlaştırmayı, paylaşmayı sürdürüyoruz.” 2004 yılından itibaren her yıl film eleştirisinden film yapımına çeşitli içeriklerde sürdürülen atölye çalışmaları ile kadınlar hem sinema bilgi ve deneyimi ediniyor hem de yazıyor, üretiyor, film yapıyor.
2004, 2005, 2007 ve 2010 yıllarında İstanbul’da, 2006 yılında Diyarbakır’da gerçekleştirilen Atölyemor’da, on iki film üretilir. 2008 yılında Atölyemor: Film Analizi Atölyesi, 2009 yılında Atölyemor Kurgu, Kamera Kursları yapılır. 2003 yılından itibaren kadınlarla, farklı kadınlık halleri ve deneyimleri -kadınlara dair ve kadınlar için- film yapmayı, kadınların film projelerine yapım desteği vermeyi sürdürürler.

12. ULUSLARARASI GEZİCİ FİLMMOR KADIN FİLMLERİ FESTİVALİ
On bir yıldır sadece kadın yönetmenlerin filmleriyle, çeşitli tema ve etkinliklerle süren, İstanbul’da başlayıp her yıl Türkiye’nin farklı şehirlerini dolaşan festivalin 12.’si 15 Mart-20 Nisan 2014 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. “Kadınlar tarafından kadınlar için yapılan, kadın dayanışmasından başka bağı olmayan, bağımsız Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali umut, direnç ve gönençle,” 15-23 Mart’ta İstanbul’da, 5-6 Nisan Mersin, 12-13 Nisan Adana, 19-20 Nisan Muğla-Bodrum’da olacak. Bu yıl “Kendine Ait Bir Cüzdan, Gelir, Bütçe” diyerek yola çıkan festivalde 22 ülkeden altmış film, tema bölümleri, toplu gösterimler, açılış, kapanış etkinlikleri, panel, söyleşi ve atölyeler var. Festival Ekibi’nin “Merhaba” başlıklı bilgi/duyuru metninde şunlar yazılıydı:
“Kadınların hakları gibi, bedenlerine, emeklerine de el konmaya devam ediliyor ve bu el koyma zorla, şiddetle sürdürülüyor. Kadınları koca-evlilik mahkûmu olarak gören zihniyetin şiddetle tezahürü, zorla, rızasız erken evlendirmeler yoluyla çocuk istismarı ve tecavüzü, kadın cinayetleri en ağır haliyle sürüyor. Tüm bu baskı ve şiddeti artıran politik nedenler bir yana kadınlar bu baskıya direndikçe maalesef daha çok şiddetle karşılaşıyor. Her kadın cinayetinin ardında ölümü göze alarak şiddet sarmalı haline gelen o evliliği bitirmeyi, o kocadan boşanmayı, o kocaya, o sevgiliye biat etmemeyi göze alarak direnen bir kadın var! Onlar çoğunlukla tek başlarına, karakola, savcılığa başvursa da koruma-destek alamayan, gazetelerin üçüncü sayfalarında katilin dilinden yazılmış ve maktulü yargılayan haberlerde kalan, adlarını, direnişlerini kimsenin hatırlamadığı, ölesiye direnen kadınlar… Biz sırf cinsiyeti, cinsiyet kimliği dolayısıyla yaşamlarının her anında hayatta kalmak için direnmek zorunda olanlar için direnmek yeni bir şey değil… Bazen istediğimiz gibi yaşamak bazen de sadece yaşamak için direniriz. Direniyoruz. Bazen bedenimizle bazen tercihlerimizle bazen kalemimizle bazen kameramızla.”
Bu yılki filmlerin kamera arkasında direnen kadınlar var yine. Kadınların Sineması bölümünde son yılların dirençli, umutlu filmleri, Bedenimiz Bizimdir bölümünde kadın bedeninin bir iktidar ve savaş alanı olarak görüldüğü bir dünyada “Bedenimiz bizimdir!” diyen filmler, Cinsiyetler bölümünde ise cinsiyet ve cinsel kimlikle ilgili ezberleri alt üst eden filmler…
Muhafazakârlığın kadınların bedeni, cinselliği üzerindeki türlü klişe ve kısıtlamalarının karşısına cesur, radikal, ezber bozan filmlerle dikilen Catherine Breillat altı filmiyle yer alıyor festivalde.
Sinema yapmak için çok bedel ödeyerek direnen Bilge Olgaç da ölümünün yirminci yılında üç filmiyle anılıyor.

İKTİDAR VE SOKAĞIN SANATI


02 Mart 2014
      
İktidar, yolunda, devlet katında beraber yürüyüp, aynı şarkıyı söyleyenler, musluk akarken beraber ıslanıyorlardı yağan yağmurda. İktidar olan akapeli-cemaatli devlet koalisyonu, her türden ‘akar musluk romantizmi’ yaşarken ülke insanlarına da kan kusturuyordu. Bastıkları, el attıkları yerde ot bitmiyordu
Telekulak bütün ülkeyi sararken “çetelerle”, “terör örgütleriyle” mücadele ediyoruz, darbecileri yargılayacağız söylemleri bazı çevrelere ‘güzel’ gelmişti. İkinci 12 Eylül, (referandumu) geniş yelpazeli “evet” desteğiyle 12 Eylül faşizminin, 12 Eylül sürdürücülüğünün, devleti (eksik parçaları tamamlayarak) bütün kurumlarıyla ele geçirmenin yolunu açıyordu.
O süreçte RTE’de, “evet” desteği veren güçler de bu adımın vesayetten kurtulma, “özgürleşme değil bir rehin alma adımı olduğunun ayırtına varmamıştı. Referanduma verilen desteğin hükümete verildiği ve Erdoğan iktidarının vesayetleri kaldırarak ‘demokratikleşme adımları atacağına inanılıyordu. “Hayır” diyenlerin ve boykot edenlerin bütün uyarılarına, söylemlerine rağmen…
Referandum sonrası devleti ele geçirdiğini düşünen, rahatlayan akape devlet partisine dönüşmüş, RTE de tek güç olduğu yanılsamasına kapılmıştı. Partisindeki tek adam yönetimini devlet yönetiminde de uygulamaya başlamıştı.
KAÇ ÇOCUK YAPALIM?
İnsanların evlerinin içine, yatak odalarına kadar girip kaç çocuk yapacaklarından, içeceklerine kadar karışmaya, özel hayata müdahale etmeye başlamıştı. 1 Mayıs’a alan yasaklaması-müdahale, Emek sinemasının yıkılması, Taksim ve Gezi Parkı projesi tepkiyle, direnişle karşılanmış sonunda büyük Haziran kalkışmasına dönüşmüştü.
Bu isyan iktidar katındaki, koalisyon ortakları arasındaki büyünün bozulmasının da başlangıcıydı. Bütün ülkeye yayılan halk isyanı RTE’nin iktidarını sarsmış “karizmasını çizmiş”, ezberini bozmuştu. Bütün köşeye sıkışmış muktedirler gibi o da bütün bir halka karşı devlet terörü uyguladı. Yoksul halk çocuklarını öldürdüler “devlet dersinde.”
İktidara yandaş çevreler o günlerde önce cemaatin yönlendirdiği polisin bu saldırılarıyla hükümeti zor duruma düşürdüğünü, tepkinin RTE’ye yönelmesine neden olduğunu dillendirdiler. Sonrasında da yine cemaate bağlı savcıların, yargının operasyonlarından rahatsızlıkları söylenir oldu.
Zaman, zaman Ergenekon, Balyoz, KCK gibi operasyonlar sonrası yaşanan uzun tutukluluklardan, Genelkurmay başkanının, Ahmet Şık’ın, Nedim Şener’in tutuklanmalarından rahatsızlıklarını dillendiren RTE-hükümet yetkilileri ve iktidar medyası, sorumlu adres olarak cemaati, cemaate bağlı yargı ve emniyet birimlerini gösteriyordu.
Tüm bu rahatsızlıklara karşın beraber yürüyorlar, birlikte kirletiyorlardı hayatı. 12 Eylül referandumunun kazananı olduğunu düşünen RTE ve hükümeti (ve tabii ki her türden destekçisi)  aslında devletin kurumlarını cemaatin ele geçirdiğini, hükümeti de bu süreçte rehin aldığını perdeliyordu.
Önce Gezi sürecinde yaşanan devlet terörü “evet desteği verenlerin kopmalarına yol açtı. Ezberi bozulan, gücünü yitiren RTE hükümeti, zarar verdiğini düşündüğü iktidar ortağından kurtulmanın ilk adımı olarak, zayıflatabileceğini düşündüğü dershaneler meselesini gündeme getirdiğinde bunun büyük bir iktidar savaşına, devlet krizine yol açacağını ön görememişti.
İktidar ortağının iyiden iyiye zayıfladığını, güçten düştüğünü, gören cemaat de karşı atağa geçerek referandum sonrası rehin aldığı hükümeti tümüyle teslim almak, etkisizleştirmek, tüm yetkileri kendine bağlı devlet birimlerinde toplamak için operasyonlarına başladı. MİT kriziyle başlayan, 17 Aralık operasyonuyla zirveye çıkan operasyonlar zinciri, Cumhuriyet tarihinin en büyük, en kirli iktidar savaşına, devlet krizine yol açtı.
İktidarları boyunca halka karşı her türlü kötülüğü birlikte yapanlar, artık birbirine düşmüştü. Karşılıklı biriktirdikleri kirli belgeler ortalığa saçılıyordu. Yolsuzluk batağına batmış, halkı soyan, evlerinden milyon dolarlar çıkan kirli iktidar bir yanda, 12 Eylül ürünü cemaat bir yandaydı ve hepsi halka karşıydı.
Önce referandumda ve değişik zamanlarda destek olanlar kullanıldık, aldatıldık, yanıldık dedi arka arkaya; sonra RTE aldatıldık, kandırıldık, ne kadar safmışız dedi. Oysa hepsi gönüllüydü, hepsi halka karşı birlikteydi. Mesele “aptallıkta” değil duruşta, durmayı seçtikleri yerde, seçimlerindeydi
İktidar/devlet katında bu kirli güç savaşı sürerken ne yazık ki halk ve en geniş yelpazesiyle muhalif yapılar, demokrasi güçleri yalnızca biteni izleyen konumunda. İktidar güçlerinin karşısında gündeme müdahale edebilecek, gündemi belirleyecek bir güç oluşturulamamaktadır. Haziran ayaklanmasıyla sokağa çıkan toplumsal muhalefetin sürekliliği de kesintiye uğramış, geri çekilmişti.
Belli gündemlerle, belli günlerde sokağa çıkılsa da etki gücü zayıftı. Gezi/isyan günlerinde iktidarıyla muhalefetiyle aktivisti, pasifistiyle herkes görmüştü; isyan da, direnişte ‘bir sanattı’. Halkıyla, aydınıyla, sanatçısıyla isyan safında yer alanlar zekâlarıyla, yaratıcılıklarıyla, direnç ve umudu çoğaltan dayanışmalarıyla sokağın sanatını yaratmışlardı.
15-18 Ağustos 2013 tarihleri arasında Dikili’de gerçekleştirilen 7. Türkiye Tiyatro buluşmasında söyleşilerin ve atölyelerin ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sanat Sokağı’nda yapılan söyleşilerden birinin başlığı da “Sokağın Sanatını Yaratmak”tı. İki oturumda yapılan ve benim de katılımcılarından olduğum söyleşinin 1. oturumuna Prof. Dr. Nurhan Tekerek, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Haluk Işık, Tuncer Cücenoğlu, Orçun Masatçı katılmıştı konuşmacı olarak. Konuşmacı olarak yer aldığım 2. oturumun diğer katılımcıları da Üstün Akmen, Işıl Özgentürk ve Levent Öktem’di.
Bu yazıyı yazdığım saatlerde birçok kentte binlerce insan “Hırsız Var… Hükümet İstifa” diyerek sokaklara, alanlara çıkıyordu. RTE ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen görüşme kaydı gündemi sarsmış, insanları sokağa dökmüştü. Devletin başında (akapesiyle cemaatiyle) iktidar mücadelesi veren güçlerin kirli savaşı sürerken halkla devlet güçlerinin mücadele alanıysa sokaktı. Önümüzde sıcak günler var. Haziran ayaklanmasında olduğu gibi yeni isyan günleri, yeniden, sokağın, isyanın, direnişin sanatını yaratma günleri. Devlet katındaki iktidar savaşının kazananı cemaat de olmayacak, akape hükümeti de. Halkın kazanması tüm muhalif ve gerçek demokrasi güçlerinin sokağın ve direnişin sanatını yaratmasıyla sağlanabilir. Çünkü hayat sokakta ve sokak özgürleştirir.

ÜÇLEMELER


23 Şubat 2014
Eyvah Eyvah da seriye dönüştü, 3’ledi. Tabi, üçleme ya da seri ve devam filmi ayrı şeyler. Her üçleme seriye dönüşmediği gibi seri filmlerin de üçleme olması söz konusu olmaz. Dünya sinemasında da, bizde de “üçleme diye tanımlanan filmler yapılmıştır. Yönetmenin birbiriyle bir biçimiyle bağlantılı çektiği üçlü film grubu için kullanılan bu tanımlama içine bağlantısız filmlerin de dâhil edildiği olmuştur.
Tematik bir bütünlüğe sahip üçlemeler olduğu gibi, konuları birbirinden tamamen farklı üçlemeler de var. Üçleme olarak tanımlanan filmlerin çoğu aynı yönetmene aittir ve bir kısmı yönetmenin adıyla da anılır. Az sayıda da olsa yönetmenleri farklı üçlemeler de vardır. 
Dizi filmler benzeri devamlılık içeren üçlemeler olduğu gibi, birbirinden bağımsız tekil film olarak ya da üçü bir arada bir bütün halinde tek bir eser olarak değerlendirilebilen üçlemeler de vardır. Bazı üçlemeler farklı adlarla da tanımlanabilmektedir. Örneğin Metin Erksan’ın Yılanların Öcü, Susuz Yaz ve Kuyu filmleri kimine göre “köy üçlemesi” kimine göre de “mülkiyet üçlemesi”dir.
Üçlemeler gibi, ikili, dörtlü film gruplamaları da olduğunu söyleyebiliriz. Vurun Kahpeye örneğinde olduğu gibi aynı filmin aynı adla üç farklı zamanda üç farklı yönetmen tarafından çekildiği örnekler de vardır.
VURUN KAHPEYE
40’lı, 50’li yıllardan itibaren salonların ve gösterim olanaklarının artmasıyla, sinema kentten kırsala yönelirken, filmlerin kahramanları da köyün, kasabanın gerçekliklerine yönelir. İdealist devlet görevlileri dönemin filmlerinde başrollerdedir. Bu filmlerde öğretmenler, doktorlar köylere gelirler ve oradaki yaşamla yüzleşirler; ‘genç cumhuriyetin aydınlanmacı öncüleri olarak’ gericiliğe, cehalete, hastalıklara karşı mücadele ederler.
Reşat Nuri Güntekin’in eserinden uyarlanan, Turgut Demirağ’ın 1947 yılında yönettiği Bir Dağ Masalı adlı filmde, geri kalmış bir köye yerleşen, idealist bir öğretmenin öyküsü anlatılır.
Dönemin asıl önemli filmi, Lütfi Ö. Akad’ın 1949’da yönettiği ve Sezer Sezin’i de yıldızlığa taşıyan Vurun Kahpeye’dir.
Film Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserinden uyarlanır. Bu film, bir sonraki dönemin köy filmlerinde iki yeni temanın yolunu açar; köylülerin bir millet duygusuyla kahramanlık gösterdiği anlatılar (Hürriyet Şarkısı, 1951, Bulgar Sadık, 1954) ve Anadolu’ya giden öğretmenler, doktorlar, ebelerin hikâyelerini anlatan filmler (Adak Tepe, 1952, Şafak Sökecek, 1951).
Vurun Kahpeye filminin üç kez sinemaya uyarlanmış olması da filmin ayrı bir özelliğidir. Vurun Kahpeye Halide Edip Adıvar’ın 1926 yılında yazdığı ve Kurtuluş Savası’nı anlattığı romanıdır. Kitabın kahramanı idealist bir öğretmen olan Aliye’dir. Halide Edip’in romanı 1949 yılında Lütfi Akad, 1964’te Orhan Aksoy, 1973’te Halit Refiğ tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Üç filmin de yapımcısı Erman Film’dir.
Kapıcılar Kralı (1976), Çöpçüler Kralı (1977), Bekçiler Kralı (1979) Kemal Sunal’lı Şaban karakterinin Krallar serisini oluşturur. Şoför Nebahat, Şoför Nebahat ve Kızı, Şoför Nebahat Bizde Kabahat filmleri de Sezer Sezin’li seriye dönüşmüş filmlerdir. Yönetmen Melih Gülgen’in Komser Cemil’li, Cüneyt Arkın’lı Cemil, Cemil dönüyor ve Adalet filmleri üçlemesinden de söz edebiliriz.
Daha önce bu sayfada Cilalı İbo’lu, Ayşecik’li, Turist Ömer’li, Tayfur’lu, Küçük Hanımlı seri filmler üzerine yazmıştık.
ÜÇLEMELER
Yazı başlığındaki “üçleme” tanımına uygun filmlere, yönetmenlerine dönelim…
Lütfi Ö. Akad’ın “Göç Üçlemesi” Gelin (1973), Düğün (1973) Diyet (1974) filmlerinden oluşur. Akad, Yılmaz Güney’le birlikte çalıştığı Hudutların Kanunu filminde Anadolu’nun güneydoğu yöresini ve kaçakçılık konusunu ele alır. Arkasından kan davası temasını işleyen Ana’yı ve düşman aşiret çatışması içinde gelişen bir aşk öyküsünü anlatan Kızılırmak-Karakoyun’u çeker. Bu üç film Anadolu Üçlemesi; Vesikalı Yârim, Kader Böyle İstedi ve Seninle Ölmek filmleri de Kent Üçlemesi olarak adlandırılır.
Süreyya Duru, Vedat Türkali’yle (senaryo) birlikte Bedrana (1974), Kara Çarşaflı Gelin (1975) ve Güneşli Bataklık (1977) filmleriyle bir üçleme çeker. Zeki Ökten’in “Küçük Adam Üçlemesi” Kemal Sunal’lı Davacı (1986), Yoksul (1987) ve Düttürü Dünya (1988) filmlerinden oluşur.
Adı Vasfiye (1985),  Aaah Belinda (1986) ve Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987)  filmleri Atıf Yılmaz’ın ‘kadın temalı düşsel fantazya üçlemesi olarak tanımlanabilir. Zeki Demirkubuz’un “Karanlık Üzerine Öyküler” üçlemesi Yazgı (2001), İtiraf (2001) ve Bekleme Odası (2003), Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi” de Yumurta (2007), Süt (2008) ve Bal (2010) filmlerinden oluşur. Nuri Bilge Ceylan’ın Taşra Üçlemesi’nde Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999) ve Uzak (2002) vardır. Derviş Zaim, geleneksel Türk sanatlarını ele aldığı Cenneti Beklerken (2006), Nokta (2008) ve Gölgeler ve Suretler (2010) filmlerinden oluşan üçlemesi ile üslup arayışını sürdürür. Cemal Şan, imkânsız aşkın acısını ve bireyin yalnızlığını Zeynep’in Sekiz Günü, Dilber’in Sekiz Günü ve Ali’nin Sekiz Günü filmlerinden oluşan Aşk Üçlemesi’yle ele alır.
3’LEMELER
Son yıllarda gişe filmlerinin seriye dönüşmüş, “gişe başarısıyla ‘3’lemiş” örnekleri de çoğaldı. Maskeli Beşler, Recep İvedik, Kutsal Damacana Sümela’nın, Moskova’nın, Barcelona’nın Temel’li şifreleri, Kolpaçino filmlerini seriye dönüşmüş bu grup filmlere örnek olarak sayabiliriz.

UĞUR YÜCEL


UĞUR YÜCEL: ZAMAN DIŞI OLMA HALİ - 16 Şubat 2014
Kendisine sorulduğunda “ben hiçbir şeyin doruğunda değilim” diyor ama o yaptığı her işin doruğunda. Duyduğu acıları sanata dönüştüren, sanat diliyle anlatan insan. Düz biyografilerde adının yanında oyuncusu, senarist ve yönetmen yazılı. 

Güncellediklerinde ya da gerçekten araştırdıklarında müzik ve yazı/edebiyat insanı olduğu da eklenecektir. Ne eklenirse eklensin, hangi tanım, sözcük, sıfat; yetersiz kalacaktır. Yazıyı düşünmeye başladığımda tanımlayacak bir başlık bulamadım örneğin. Uğur Yücel’den söz ediyorum. Hep sahici, hep ortada, hep kendisi. Hep rüyada gibi ama hep hayatın da sanatında içinde.

Rüyada gibi, çünkü yaratıcılık ona göre; “insanın kendisiyle şakalaşması gibi. Kurcaladıkça kapılar açılıyor. İnsan, kendi de şaşıyor gördüklerine. Rüya görmek gibi.” Yolculuğu kendisinedir aslında ama hayatın içinde sessi kalmaz, hayata kenar süsü olmaz. Çünkü özgür, dünya insanları oluşsun istiyordur.

Bir söyleşisinde “Türkiye’de son dönemde yaşananlar için ne düşünüyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Son dönem yaşananlardan çok, son yüzyılda neler yaşanmış diye düşünmenin zamanı. Esas içi açılmayan, toplu cinayetler, kitlelerin imhası, toplu kıyımlar, ağır devlet faşizmi! Oraların içi açılmadıkça, bugünü anlamak zor. Tarihine bakacaksın, yüzleşecek, utanacaksın ve olan biten her şeyi bütün gerçekliğiyle çocuklarına doğru anlatacaksın. Minik faşistler yaratırsan sürekli, bu ülke bataklıktan çıkamaz! Minik, özgür, dünya insanları yaratalım.”

Çocuksu bir saflığın içindedir, içgüdülerine, sezgilerine güvense de aldanmaya, aldatılmaya karşı koyamaz. Tanıyanlar bilir, mütevazıdır. Haddini, yerini bilmeyenler, sıradanlıktan uzak ‘mühim şahsiyetler, ‘kifayetsiz muhterisler’ dünyasında içten ve sahicidir; alçak gönüllüdür.

Tanığıyım; ‘Alt Cihangir’de oturduğum yıllardı, 2000’li yılların başı. Her gün oturduğum sokaktan geçiyordu. Sokağın başındaki apart otelde kalıyordu. Sanırım yeni projelerini çalışıyordu oradaki odasında. Yayınladığımız sinema dergisi için her sayı bir Yeşilçam’dan bir yeni dönem sinemadan bir portreyi kapak/dosya yapmak istediğimi yeni dönem için düşündüğüm ilk isimlerden biri olduğunu ve görüşmek istediğimi söylediğimde, “yok canım, bana gelene kadar daha çok isim var, ben neyim ki, kimim ki daha” demişti.

Şair arkadaşım Engin Turgut, “Uğur Yücel Ve ‘Kuzguncuk Oteli’ başlıklı yazısında “Uğur Yücel nasıl biridir biliyor musunuz? Her yerinden yazı, hikâye, şiir, senaryo çıkan, şarkı çıkan, çıkınında sahici bir hayatı asla saklamayan ve hayatın diliyle konuşan, iyi bir sinemacıdan, iyi bir oyuncudan öte adeta bir toplumbilimcidir o! Her şeyi dipte arar ve aynasını sokaklara tutar.” demişti.

Yolculuğu kendinedir demiştik, ama en büyük isteği tekneyle büyük yolculuklara çıkmaktır. Kendisiyle olmanın tadını çıkarıyordur. Müzik, resim, öyküler, kitaplar; ne günler ne geceler yetiyordur ona.

'BECERİKSİZ HERİF!'
Biz onu olağanüstü bir oyuncu, oyunculuğunun doruğunda görsek, böyle anlatsak da o, çektiği filmlerde monitörden kendi oyunlarına bir yönetmen olarak bakıp, “Beceriksiz herif!” diye bağırdığını söylüyor. Ustası saydığı Şener Şen’le birlikte sinemanın son çeyrek yüz yılına damgasını vurmuştur.Yine bir söyleşisinde “Nasıl bir yönetmensiniz?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Direktör ve yönetmen laflarını sevmiyorum. Bu alanda en güzel unvanı Fransızlar kullanıyor: ‘Gerçekleştiren.’ Ben bunu tercih ederim.”
Oyuncuların ve bütün setin, mutlu olduğu bir sinemanın peşinde olduğunu söyler kendini daha çok “Neşeli bir orkestra şefi gibi” görür. Oyunculuğu daha eski yıllara dayansa da ilk kez  ‘İkinci Bahar’da (Türkan Derya ve Orhan Oğuz’la birlikte) yönetmenlik yapar. Yönettiği ilk sinema filmi Yazı Tura ile Antalya Film Festivali En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ödülleri dâhil 11 ödül alır.

Kısa sayılabilecek sanat hayatına, şimdiden yönetmen olarak 7 oyuncu olarak 25 film ve televizyon dizisi sığdırdı. Yapımcılığını üstlendiği, senaryosunu yazdığı, müzik yaptığı filmleri var, bunların içinde. Tek kişilik gösteriler yaptı, televizyon skeçlerinde oynadı, müzik insanı olarak sahneye çıktı.
Oynadığı her dizi ve film kült diziler, filmler olarak geçti tarihe. Televizyon dizilerinden Aziz Ahmet, Karanlıkta Koşanlar, Alacakaranlık, Hırsız Polis, Canım Ailem ve bugünlerde izlediğimiz Aramızda Kalsın, hem televizyon dizi tarihi hem de Uğur Yücel’in yaratıcı oyunculuk yolculuğunda birer zirve olan, ayrı/özel bir yere sahip projeler olarak yazıldı belleğimize.
Sinemanın oyuncu Uğur Yücel’i ise sinema tarihimizde tıpkı Şener Şen gibi aşılması zor, ayrı bir zirve olarak durur önümüzde. Teyzem’in Basri’si, Muhsin Bey’in Ali Nazik’i, Selamsız Bandosu’nun Musa’sı, Arabesk’in Gazino Patronu Ekrem’i, Eşkıya’nın Cumali’si, Balalayka’nın Necati’si, Hayatımın Kadınısın’ın Tophaneli Tayfur’u, Ejder Kapanı’nın Abbas’ı, Benim Dünyam’ın Mahir Hoca’sı bütün bunların toplamında sinemanın Uğur Yücel’dir O.
Bütün bunlara bir de kitap eklemiştir. 1980’lerden bu yana kaleme aldığı öyküleri Yağmur Kesiği adı altında bir araya getiren Uğur Yücel, yazdıklarıyla edebiyata da dâhil olduğunu gösteriyordu. Tek kişilik gösterilerini, eski televizyon programlarını anımsayanlar Kuzguncuk öykülerini dinlemiştir, onun ağzından.
Can Yayınlarından çıkan kitapla ilgili haberlerde, tanıtım bilgilerinde şunlar yazılıdır: “Kuzguncuk’ta doğup büyüyen Uğur Yücel’in öyküleri, tamamen bu ruhu yansıtan nitelikte; İstanbul’daki bir balıkçı kasabasında geçen öyküler, her biri farklı dinden ve kültürden sayısız karakteri bağrına basıyor. Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Türkler ve her meslekten, her cinsten insan… Hepsi aynı şekilde acı çekiyor, âşık oluyor, yaşamak arzusuyla yoğrulup bükülüyor ve ölümle imtihanları her seferinde yürek burkuyor. Yağmur Kesiği, İstanbul’un eski sakinleriyle birlikte nasıl yaşlandığını anlatırken, Uğur Yücel’in şiirsel ve eşsiz cümleleriyle tam bir cümbüşe dönüşüyor.”
Biz de şöyle bitirebiliriz bu yazıyı: Uğur Yücel’in varlığıyla sinema da hayat da daha güzel, daha şiirsel, daha anlamlı.

20 Mart 2020 Cuma

YEŞİLÇAM HATIRASI


09 Şubat 2014
Sabaha karşı uyanmış, televizyonlarda gece yarısından sonra gösterilen Yeşilçam filmlerinden birini izliyordum. 2000’li yılların başıydı. Bir zamanlar çok ünlü olan ses sanatçısı esas kız ‘film icabı’ şöhretini yitirmiş, küçük pavyonlarda çalışmaya başlamış, cinnetini alkolde yaşayan, ‘düşkün’ bir sanatçıya dönüşmüştü. Aşkını hâlâ koruyan esas oğlan, O’nu o hayattan kurtarıp eski günlerine döndürmeye çalışıyordu. Birden esas oğlanın ağzından, bu isteğe direnen, artık tükendiğini düşünen esas kıza söylediği o büyülü cümle döküldü: Sen hâlâ o büyük yıldızsın. Bu cümle, Yeşilçam Hatırası’nı oluşturmaya başladığım günlerde, bir ışık olmuştu.
2003 yılında, Akşam gazetesinin haftalık sinema eki olarak yayınlanmaya başlayan Prömiyer dergisindeki yazılarımın üst başlığı olmuştu o cümle; ‘Siz Hâlâ O Büyük Yıldızsınız.’
Daha önceki yıllarda çeşitli dergilerde yayınladığım ve güncelliğini yitirmeyen bazı söyleşiler de kitabın “kamera arkası” söyleşilerini oluşturuyordu. Kısa sürede tükenen, epeydir baskısı olmayan Yeşilçam Hatırası geçtiğimiz günlerde Agora Kitaplığı’ndan yayınlandı.
Çocukluk yıllarım radyoydu, radyo tiyatrosuydu, ‘arkası yarın’dı ama en çok sinemaydı. Yazlık-kışlık salonların düş perdelerinde tanıdığım unutulmaz oyuncuların, o büyülü dünyaları yaratan sinemacıların izini sürdüm yıllarca. Sağlıklarında konuştum, kendi seslerinden yaşam öykülerini, sinema serüvenlerini aktardım. Artizler Kahvesi ve Yeşilçam’da Unutulmayan Yüzler adlı kitaplar bu görüşmelerden oluşmuştu.
Tanıma, sohbet edebilme olanağı bulamadığım oyuncular, sinemacılar da vardı. Örneğin Ayhan Işık, Belgin Doruk, Sadri Alışık, Orhon Murat Arıburnu, Gülistan Güzey, Neriman Köksal, Suphi Kaner, Adile Naşit, Turgut Özatay, Kadir Savun, Feridun Karakaya, Erol Taş, Atıf Kaptan, Necdet Mahfi Ayral, Danyal Topatan, Öztürk Serengil…
Yeşilçam Hatırası’nda bu sinemacılar üzerine yazdıklarım yer alıyor. Ayrıca Halit Refiğ, Bülent Oran, Giovanni Scognamillo, Nedim Otyam, Ülkü Erakalın, Yılmaz Atadeniz, Çetin İnanç, Hüseyin Kuzu gibi kamera arkasının ustalarıyla yaptığım söyleşiler de… Bizler düş bahçesi salonlarda Yeşilçam filmleriyle hatıralar biriktirirken, Yeşilçam da kendi iç dünyasında unutulmaz hatıralar oluşturuyordu. Efsane gibi ağızdan ağza, kulaktan kulağa yayılan. Kayda geçeni de vardı, kulakta küpe olanı da.
BATAKLIKTA BİR GÜL: CAHİDE SONKU
Bir dönemin efsane kadınıydı Cahide Sonku. Tiyatronun ve sonrasında Yeşilçam’ın sarışın efsanesi. Artizler Kahvesi kitabının ‘Unutulmayacaklar’ başlıklı yazısında “Taksim’den İstiklal Caddesi’ne doğru yürümeye başladığımda nedense hep Cahide Sonku, Yıldırım Önal ve beyaz kefenleri içinde protestosunu haykıran Ferda Ferdağ gelir aklıma; bir de oturacak kiralık ev bile bulamayan Özcan Özgür.” diye yazmıştım.
‘Cahide Sonku bataklıkta gül olmayı seçmişti seçmesine ama bizler beter bataklıklardık. O Beyoğlu’nun arka sokaklarında, salaş meyhanelerinde ulaşması mümkün birçok lüksü reddederek alkolde dostluk arıyordu. Kader ve cinnet arkadaşlarıyla yaşadığı dramı, o günün Yeşilçam starlarından kaçını ilgilendirmişti? Cahide Sonku cinnetini en çok başkalarıyla olduğunda mı yaşıyordu?’
Yaşadığımız dünyada çığlıklarınız boşlukta yankılanır, kimseye duyuramazsınız. İyi gününüzde yanınızda olanları, zor anlarınızda yanınızda bulamazsınız. Cahide için de böyle olmuştu. Yaşadığı zengin hayattan, oyunculukta tırmandığı zirveden, yoksulluğa ve meyhane köşelerine düştüğünde çevresinde “eski dostlarından” kimse kalmamıştı. Oysa bir zamanlar zengin bir hayat sürüyor, lüks içinde yaşıyor, evinde ünlüler, başbakanlar ağırlanıyor, kurduğu Sonku Film’in yazıhanesinin önünde oyuncular kuyruğa giriyordu.
Selim İleri’ye göre Cahide Sonku “Son elli yılın en büyük ve en soylu çöküş efsanelerinden biri”ydi. “Onun çöküşündeki karşıtlıklara dayalı ahlak, elbette, ‘sinema yazarları derneklerinin onur plaketlerine’ de, tiyatroların şaşmaz oyun saatlerine de, provalara, ezberlere, alkışlara, göstermelik yardımlara da dudak bükmeliydi. Ve buğulu güzellik, ancak Çiçek Pazarı’nın kuytu meyhanelerinde kendine yepyeni bir ahlak yaratabilirdi. Sanırım, öyle de oldu.” (Düşünce ve Duyarlık, S. İleri Adam Yayınları 1982. C. Sonku : Ölüm ve Elmas)
TAÇSIZ KRAL
Kral Ayhan Işık’ın olgunluk çağını yaşadığı yıllar, benim ilk gençliğim… Benim ilk gençliğim, Çirkin Kral Yılmaz Güney
’in “usturanın keskin tarafında” yürüdüğü yıllar… Ayhan Işık, annemin komşu kadınlarla Belgin Doruk’lu Beraber Ölelim’i, Serpil Gül’lü Aşktan da Üstün’ü, Leyla Sayar’lı Yangın Var’ı, Türkan Şoray’lı Otobüs Yolcuları’nı, Acı Hayat’ı, Sezer Sezin’li Üç Tekerlekli Bisiklet’i ve Belgin Doruk’lu “Küçük Hanım” serilerini, illaki ‘esas oğlan’ı Ayhan Işık olan diğer filmler gibi kimi iki göz iki çeşme, kimi gülmekten yerlere yatarak izlediği yılların kahramanıydı.
KADİR BABA
İri cüssesi, sert bakışları, babacan tavrı ve haksızlığa isyan eden duruşuyla “en baba” kahramanlarımızdandı Kadir Savun. Bilge bir tavrın izini sürdü oynadığı rollerde. Hiçbir zaman esas oğlana, esas kıza, kahraman(lar)ımıza kenar süsü rollerde görmedik O’nu. Onlara yol gösterir, gerektiğinde kaşlarını çatarak sert tavrını koyar ve ‘raconu’ keserdi. Kahramanlarımıza da boyun büküp, ‘Kadir Baba’nın söylediklerini yapmak düşerdi.
Hangi filmini yeni izlemiştim, hangi yıldı anımsamıyorum, hafiften yağmur çiseliyordu, Ayhan Işık Sokak’tan Beyoğlu’na yürüyordum. Oradaki binalardan birinden Kadir Savun çıktı ve kapının önünde duran taksiye bindi. Belki de o sokakta bulunan sinemacı kahvelerinden birinden çıkmıştı. Bacaklarının güçlükle taşıdığı iri cüssesiyle karşımdaydı. Ne o zaman, ne de sonraki zamanlarda konuşma olanağı bulamadım. Yaşamöyküsünü, sinema serüvenini, acı tatlı anılarını kendi sesinden aktarmak isterdim.
Yeşilçam yıllarca küçümsendi, görmezden gelindi, yok sayıldı; dahası alay konusu, mizah malzemesi yapıldı. Onların nezdinde Yeşilçam, gözyaşı döktüren melodramlardan ibaretti sadece; ya da ‘Size baba diyebilir miyim amca’lardan, ‘N’ayır, n’olamaz’lardan ibaret. Klişeler ve ucuz eğlence filmleri sanki sadece Yeşilçam’a özgüydü!
Yeşilçam’a dost elini uzatanlarsa, Nazım Hikmet, Attila İlhan, Vedat Türkali, Yaşar Kemal, Kemal Tahir, Orhan Kemal, Selim İleri gibi sayıları bir elin parmakları kadar olan aydınlarımızdı…

MÜLKSÜZ VE ÇIPLAK


 2 Şubat 2014
Ocak 1999’da yayınlamıştık UÇ adını verdiğimiz derginin ilk sayısını. ‘Edebiyat ağırlıklı bir kültür-sanat dergisiydi’ Uç. Farklı, ‘aykırı’ tasarımıyla, içeriğiyle hemen dikkat çekmiş, kısa sürede “fanları”, takipçileri, katılımcıları oluşmuştu.
Uç’ta yayınladığım yazıların üst başlığı ‘Mülksüz ve Çıplak’tı. Reddederek yaşamanın ‘kişisel serüveni… Anımsamalar, sayıklamalar, kırgınlıklar, kızgınlıklar, öfke… Kimi zaman ‘Bütün güzellikler ölüyordu’ oldu bu ‘edebi metin’lerin başlığı, kimi zaman ‘Yenilen kaybediyordu bu oyunda’ oldu,  ya da ‘Bir varmış bir yokmuş’, ‘Kaçıncı kez’. Seçerek ve reddederek yaşamak.
Uzun zamandır sağlığıyla ilgili olumsuz haberlerin yansıdığı Nejat İşler, geçtiğimiz günlerde fenalaşarak hastaneye kaldırıldı. Sinemamızın, televizyon dizilerinin güzel gülüşlü, ayrıksı oyuncusunun hastalığı hepimizi çok üzdü. Son aylarda yaşadığımız vakitsiz vedaların, yaprak dökümünün verdiği endişeyle ‘Diren Nejat’, daha yapacak çok işin var’ diyerek bir an önce sağlığına kavuşmasını beklemeye başladık. Aynı günlerde fotoğraf sanatçısı Ara Güler usta da rahatsızlanarak hastaneye kaldırılıyordu.
Nejat İşler bir mesajında şöyle diyordu:
“Amacım zamanı satın almak. Mülk edinmek gibi bir derdim yok. Mülkiyet hırsızlık gibi bir şey. Sevmiyorum işte. Biz kuşak olarak böyleyiz. Bize sevmeyi, bir şeylere bağlanmayı öğretmediler. O tarafımız gelişmedi. Benim tek bir düşüncem var; çıplak geldim, çıplak gideceğim. Ben dünyanın bir parçasıyım, şurayla ve bedenimle sınırlı değilim. Bir şeyler yanlış gidiyor, birileri acı çekiyor. Ben de çekiyorum aynı acıyı. Altıma son model bir araba çekip, güzel bir ev alınca mutlu mu olacağım yani? Hayır olmam. Aramızda mutlu olanlar varsa zekâlarından şüphe ederim, bir de gözlerinden. Çünkü iyi görmüyorlar!”
Mülksüz ve Çıplak diyordu Nejat İşler de. Benzer duruşu olanlar benzer cümleler kurabiliyordu. Albert Einstein dil çıkarmıştı, Ara Güler usta da el hareketi yaptı. Delilikle dâhiliğin iç içe geçtiği duruşlar. Hayatı ‘marjinaller’ dönüştürür. Uç dergi de yayınladığım ilk ‘Mülksüz ve Çıplak’ yazısını buraya da almak istedim. Nejat İşlerin, Ara Güler’in bir an önce sağlıklarına kavuşması dileğiyle.
TUTKULARIN İZLEĞİNDE ÖZLENEN, ÖNEMSENEN HAYATLAR
“Hiçbir şey saklamadan, hayatımı, apaçık önüne serdim. Bu yüzden çözemiyorsun beni.” (R. Tagore) Kentin büyük ve kalabalık caddesinde yürüyordu. Oradan oraya koşuşturan insan kalabalığı içindeki bir başınalığını hissetti, irkildi. Kara duygularıyla sarı sıcak kentlere göçüp, orada da aykırı duran sonbahar sürgünlerini düşündü.  Aynı yerlerden aynı sözcüklerle geçiyordu kaçıncı kez. Sözcükler öldürüyordu sanki her şeyi. Bu kenti terk etmeye hazırlanıyordu. Mülksüz ve çıplak. Sevgiliye siz diyen şarkıları anımsadı. Böylesine inceliklerin gittikçe yok olduğu günümüzde, karşılaştığı sahici incelikler onu duygulandırıyordu. Hoyrat davranışlarla hırpalanıyor, aldığı yaralarla yiten dostlukların ardından ağlıyordu. Hüznü ve melankolisiyle kentin sokaklarını dolaşırken, insanları çıplak düşünürdü. Duygularını, düşüncelerini neden giyinik yaşarlardı sanki? Gizli, kaçamak, alabildiğine yalanlı, hoyrat ve hep eksik. Kuşkuya kapılırdınız; yaşananlar, gördükleriniz sahici mi, örtülerin altında başka gerçekler mi vardı? Konserve hayatlar yaşanıyordu, kutular, ambalajlar içinde. Evler, taşıtlar, işyerleri, eğlence yerleri... Buralarda yaşanan kaba, yaralayıcı ilişkiler. Her yan kan ve et kokuyordu. Dayanılmaz bir koku. Kan emicilerin, et severlerin yaraladığı, parçaladığı insan bedenlerinden gelen çığlıklarla irkiliyor, öfkeleniyordu. Hüznüne öfke ekleniyordu.
Bizans eskisi kentin varoşlarında yaşanan hayatları düşündü. Sabahın kör saatinde yollara dökülüp zengin evlerine temizliğe giden, sanki dünyanın bütün yükünü omuzlamış yaşlı kadınlar, yüklenen cinsel kimlik altında ezilen “kaba erkekler” kimin hayatını yaşıyorlardı? Yıkıldı yıkılacak ahşap evlerle çevrili bir sokakta yürüyordu. Hemen her balkonda çamaşırların asılı olduğu evlerde yaşanan hayatlara girmek istedi. Cumbalarında artık saksı çiçeklerini sulayan kadınların olmadığı, sararmış duvar kâğıtları ya da kireç badanalı duvarlarında zevksiz çerçevelerin, düğün ve askerlik fotoğraflarının asılı olduğu bu evlerde yaşanan hayat, onun hayatı olabilir miydi? “Kardeşim benim” duyarlılığı, her türlü yoksulluğun ve yoksunluğun içinde bu evlerde mi yaşanıyordu? Kim bilir?
Artık ertelememeliydi hiçbir şeyi ve yine o her zamanki ‘keşke’lerini yaşıyorken rastlaştı eski tanışıyla. “Sizi özlemişim.” Kalabalık bir gemideydiler. Güvertede başka tanıdıkları da vardı. Acıdan söz ediyordu şair olanı. “Gemi kıyıdan ayrıldığında tedirgindiniz. Tanışlarla ilgiliydiniz daha çok. Bense gemiyi izleyen martılarla. Önceki yaşantınızdan söz ediyordunuz. Dinliyordum. Yeni bir oyun başlamıştı işte. ‘Yaz yağmuru gibi serinletici ve geçici’ yaşanıyordu ilişkiler. Sevgiler bir atımlık, saçlarımız süpürge bile değil dostluklara. Şeytanın sevgili çocuklarıydık belki de. Tutkularının izleğini sürmekten yorgun düştüğü anlarda, en çok terk edilmişliklerine üzülürdü. İnsanları ve ilişkileri bir kez daha çıplak düşündü. Neden her şey örtünük yaşanıyordu sanki. Kim bilir? Belki de hayatın gizemi buradan geliyordu.
Düşüncelerimin bile sana ulaşamayacağı kadar uzaksın. Ördüğün duvarlar sana ulaşmamı engelliyor. Sana dokunmadan seni yaşayabilir miyim? İçimi fırtınalarından arındırıp seni bulmaya çalıştığımda, hep bir yerlerin eksik kalıyor. Senin ellerin yok. Senin dudakların yok. Belki de hiç olmadılar.
Ne zaman seni düşünsem yitik güzellikler, ölü martılar görüyorum sisler içinde. Sen kardelenler içinde bütün çıplaklığınla yatıyorsun. Bana mavilikler ve kardelenlerle gelmiştin. Yorgundun, kırgındın. Beni bırakmanı, unutmanı istemiştim. Bırakıp gitmeliydin. Bırakmadın. Beni de sürükleyip getirdin bu lanetliler kentine. Bütün güzellikler öldü.
Seni düşünüyorum da yeniden, hüzünler içinde buluyorum. Her şeyin rengi sarı oluyor birden. Elime fırçayı alıp sarıya boyuyorum yeryüzünü.
Balkondan balkona asılı iplerdeki çamaşırların renklendirdiği sokaktan geçerken kulağına bir şarkı çalındı; “Sesler, yüzler, sokaklar...” Sevdiği şairin yazdığı sözler yankılandı kulaklarında…
“Taş baskısı bir plakta/ Yorgun bir ses cızırdar/ Küflü sayfalarında bir albümün
Gülümser o soluk fotoğraflar/ Kıvrılırken bir kentin alanına/ Tutunur geçmiş yıllarına/ Tutunur anılarına/ İnce uzun duvarlar/ Kaç hayat yaşadınız söyleyin/ Sesler yüzler sokaklar”