21 Mart 2020 Cumartesi

AH GÜZEL İSTANBUL!


30 Mart 2014
Bedri Rahmi Eyüboğlu İstanbul Destanı şiirinde "İstanbul deyince aklıma martı gelir/ Yarısı gümüş, yarısı köpük/ Yarısı balık yarısı kuş/ İstanbul deyince aklıma bir masal gelir/ Bir varmış, bir yokmuş" demişti. Can Yücel de "bana bir varmış de/ bir varmış, bir yokmuş deme/ içime dokunuyor" diyordu.
Geçtiğimiz hafta Evrensel'de Edebiyatımızın iki önemli ismi değerli Adnan Özyalçıner ve Sennur Sezer'in Yok Olan İstanbul yazı dizisinin başlayacağını duyuran anonsu gördüğümde, girişte alıntıladığım şiirleri/dizeleri anımsadım. Bir de Yeşilçam filmlerinde bir belgesel gibi izlediğimiz fondaki İstanbul'u ve Sadri Alışık'lı, Ayla Algan'lı Ah Güzel İstanbul filmini.

Çocukluğumun İstanbul'unu anımsadım, bir de bugününü düşündüm; içime dokundu. Hayatın henüz böylesine kirletilmediği, mahalle kültürünün, komşuluğun, mahalle arkadaşlığının olduğu yıllardı. İnsanlar tıpkı filmlerin hayal kahramanları gibi 'fakir ama onurlu'ydular. Birçoğumuz için artık ne semtimiz, doğup büyüdüğümüz, anılar biriktirdiğimiz sokaklar, mahalleler vardı ne de eski İstanbul. Kentsel dönüşüm adı altında yeni yıkımlar, yeni yok edişler de sürüyordu bir yandan.
Sinemamızın önemli filmlerinden olan Gurbet Kuşları'nda usta yönetmen Halit Refiğ, yeni bir yaşama kavuşma hayalleriyle başlayan köyden kente göç sorununu ilk kez kapsamlı bir biçimde sinemaya aktarır. Kentin merkezi, göçle oluşan yeni gecekondu mahalleleriyle çevreye doğru yayılır yıllar içinde. Kentin yeni konukları tutunabilmek için hızlı ve acımasız bir yaşam mücadelesine girişir. Büyük kentte tutunabilmek, başka işlerde doyuramadıkları karınlarını doyurmak, bakmakla yükümlü oldukları evlerine ekmek parası götürebilmektir bütün amaçları.
Hayat, düş bahçesi sinemalarda beyazperdeye yansıyan görüntülerle paralel yürüyor, yaşamdaki tüm değişimler izlediğimiz filmlere yansıyordu fakat köklü değişimlerin, büyük altüst oluşların yaşanacağı 70'li yıllara gelirken Yeşilçam filmlerinde anlatılan öykülerin bizim de başıma geleceğinden habersizdik, dahası hayal bile edemiyorduk henüz.
Yeni bir dünya düşüyle, kentin zenginliklerinden pay almak amacıyla kente göçen kır yoksulları, oluşan 'kent içi köylerde' kent yoksullarını oluşturduklarında dönüşümün rantçıları son sığınaklarını, evlerini almak için dikilir karşılarına.
Örneğin, filmde mahalleye bir gün 'zengin beyaz adam' gelir; müteahhittir ve yeni yapacağı apartmanlar için evleri, arsaları satın almak istiyordur. Mahalleli başta dirense de ya parayla ya da korkutularak 'ikna' edilir. Önce, arsasını, evini ilk satanlar göç etmeye başlar, sonra dozerler gelir, o güzelim evler yerle bir edilir. Ne mahalle, ne mahalleli ne komşuluk ilişkileri kalır geride; ne de mahalle arkadaşlıkları ve yaşanmışlıklar. Yalnızca evler değildir yıkılan, tüm değerler ve anılar da dozerlerin altında yerle bir olur. Sonraki sahnelerde yıkılan o evlerin yerinde kocaman beton yığınlarını, apartmanları görürüz.
Film icabı sandığımız bu yıkım ve temelsiz, plansız dönüşüm gerçek hayatta da acımasızlığını göstermekte gecikmez. Sonrasını bizler yaşayarak gördük. Mahallelere müteahhit, arazi mafyası ya da kooperatif adı altında rantçı, üçkağıtçı çekirge sürüleri üşüşür. Çiçeklerin, meyve ağaçlarının olduğu bahçe içindeki evlerin yer aldığı arsalar, mahalleler önce beton yığını apartmanlarla sonra gökdelenlerle doldurulur. Ne yeşil alan kalır, ne çocukların oyun oynayacakları alanlar ne de komşuluk ilişkileri. İnsan çekilir hayattan.
Başka pek çok örnekte olduğu gibi senaryosunu Vedat Türkali'nin yazdığı, Ertem Göreç'in yönettiği 1961 yapımı Otobüs Yolcuları filminde de kentteki dönüşümün ilk adımları anlatılır.
BİR VARMIŞ, BİR YOKMUŞ
Atıf Yılmaz'ın yönettiği Ah Güzel İstanbul filminde Haşmet Bey suretinde dev gibi bir Sadri Alışık ve artık anılarımızda düşsel bir güzellik olarak kalan İstanbul yansır beyazperdeye. Ayşe suretinde, genç ve başarılı oyuncu Ayla Algan vardır şöhret olmak için çabalayan. Biri tüm servetini yitirmiş, düşmüş eski İstanbul beyefendisi Haşmet İbriktâroğlu, diğeri de artist olma düşleriyle İzmir'deki gecekondularından kaçıp İstanbul'a gelen Ayşe Goncagül'dür.
Zengin ve köklü aileden gelen İstanbul beyefendisi Haşmet İbriktaroğlu, seyyar fotoğrafçılık yapmaktadır. Dedesinin dedesi Osmanlı sarayında ibrikçi başı, dedesi paşa, babası da zengin bir hovarda ve tüccardır. Haşmet Bey de, Beylerbeyi'nde bir yalıda dünyaya gelir. Bir yaşındayken annesi yakışıklı bir zabitle kaçar, babası da içkide iki hanı bir koca köşkü kaybeder. Servetin kalan kısmını da Haşmet Bey batırır. Kendi başına buyruk olabilmek için seyyar fotoğrafçılık yapmaktadır. İki üç kuruş için hürriyetini satmak istemez. Paralar suyunu çekince varlıklı dostları da arayıp sormaz olur. İnsancıldır, kalenderdir Haşmet Bey. Çorbasını da rakısını da "Sabah Çorbacı Gece Meyhaneci" tabelası olan Rıfkı'nın yerinde içer. Körüklü fotoğraf makinesiyle 'İstanbul Hatırası' yazan bezin önünde fotoğrafını çekerken tanır Ayşe'yi Haşmet Bey. İbriktaroğlu ailesinin çözülmesi, yok oluşu kentin, İstanbul'un çözülmesini, yok oluşunu da simgeler.
Film, yaşanan yeni dönüşümler üzerinden, geleneksel değerler ve modern değerler çatışması ekseninde kurar dramatik yapısını. Medeniyet sözcüğü olumsuz dönüşümü, kirlenmeyi ve yenidünyayı simgeler biçimde kullanılır. Filmin en etkili konuşmasını Ayşe'nin artist olma hayallerindeki ısrarcılığına karşı Haşmet Bey, kulübeyi ısıtmak için çalı çırpı toplamaya çıktığında kendi kendineyken yapar: "Zavallı çocuk, cahil kafacığını çürük ümitlerle doldurmuşlar. Eee naparsın, aşağılık mecmualar, kötü filmler, pis efsaneler… Ben şimdi sana hakikati nasıl anlatacağım. Ahh ihtiyar medeniyet, çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?"
Haşmet Bey filmin bir sahnesinde iç çekerek şunları söyler: "Aaah, güzel İstanbul! Nasıl da bozulmamış o bin yıllık güzelliğin. Ey, canım Boğaziçi! Bir zamanlar dedelerimiz de içlenmiş bu güzelliğinin karşısında." Haşmet Bey, bir vapur beklerken boğazın sisli manzarasına bakarak 'içinden mırıldanır' bunları.
İki değerli ustanın kaleminden Yok Olan İstanbul'u okurken "İstanbul deyince aklıma bir masal gelir/ Bir varmış, bir yokmuş" dizesini anımsadım, Can Yücel'in sesi kulaklarımda: "bana bir varmış de/ bir varmış, bir yokmuş deme/ içime dokunuyor."

DEVLET DERSİNDE ÖLDÜRÜLMÜŞTÜR


23 Mart 2014
Lafa da bakıyoruz icraata da. Lafın da icraatların da sahibi aynı adam. ‘Adam’ lafın gelişi, ağız alışkanlığı. Sözünü ettiğimiz ölüme de ölüye de, çocukları öldürülmüş annelere, babalara da saygısı, sevgisi olmayan, vicdanını yitirmiş bir muktedir; bir diktatör. Lafa bakıyoruz, “biz sizi seviyoruz yaratandan dolayı” diyor sonra hem lafa hem icraata bakıyoruz meydanlara topladığı sessiz yığınlara hakaret ettiği acılı insanları yuhalatıyor. Rakiplerine “senin çocuğun yok anlamazsın” diyor, kendi çocukları var da ne oluyor? Çocuklarına hırsızlık yaptırıp halkın çocuklarını da öldürtüyor.
14’ünde bir fidandı Berkin Elvan. Saflığın, masumiyetin, umudun, direncin simgesiydi. Acılı hikâyesini biliyorsunuz. Devlet teröründe insan öldürmekten sabıkalı polis ordusunun sıktığı gaz bombasının fişeğiyle vuruldu. 269 gün ölüme direndi Berkin. Acılı ailesi gibi, onlarla birlikte vicdanı olan, insan seven herkes uyanmasını, hayata dönmesini bekledi haftalarca.

Berkin’in ölümü umudun, direncin değil ama devlet tarafından masumiyetin öldürülmesiydi. Yüz binlerce insan Berkin’e, masumiyete sahip çıkarak İstanbul sokaklarında, birçok kentin sokaklarında umudu çoğalttı. Görülmemiş bir insan seli devlet terörüne karşı yürüdü. Hrant’ın da, Berkin’in de cenaze törenine katılanlar bu halkın çocuklarının, güzel insanlarının sahipsiz olmadığını gösterdi devlete ve onun karanlık güçlerine. Ses ortaktı: “Katil var, hırsız var!” “Hükümet İstifa, Katil Erdoğan”
Berkin de gezi isyanında devlet terörüyle öldürülen ağabeyleri gibi devlet dersinde öldürülmüştür. Şairin dediği gibi:
“Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında
Bir teneffüs daha yaşasaydı,
Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür
Devlet dersinde öldürülmüştür.”
“Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu” nedeniyle on yıllardır genç fidanlar öldürülür bu topraklarda, anneler babalar gözü yaşlı bırakılır. Çünkü “- Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine! dir.” o genç fidanların yolculuğu.
On yıllardır analar ağıt yakar bu topraklarda çocuklarının ardından, babalar metanetli görünmeye çalışırken. Cumartesi annelerini düşünün, 30-40 yıllık yok edişlerin ağıtını yakıyorlar 469 haftadır Galatasaray Lisesi’nin önünde.
580 KEZ GELECEĞİMİZİ KARARTTILAR
İHD Diyarbakır Şubesi ve kayıp yakınlarının her hafta düzenlediği oturma eyleminde de İstanbul’da öldürülen Berkin Elvan şahsında katledilen çocuklar ve 1995 yılında gerçekleşen Gazi katliamında yaşamını yitirenler anıldı. Oturma eyleminde konuşan İHD Diyarbakır Şube Başkanı Raci Bilici, yaşanan çatışmalı süreçte 1988 yılından bu yana 580 çocuğun katledildiğini hatırlatarak, “Berkin Elvan 580’inci çocuktu. 580 kez geleceğimizi kararttılar. Ve öldürülen bu 580 çocuğun 197’si AKP iktidarı döneminde katledildi. Bu savaş öyle kirli bir savaş ki, zihinleri de kirletti, insanların bakış açılarını da kirletti. Çocuklara bakarken kirlice baktılar, söylemleri ayırımcılıkla dolu. Siyasal iktidarın emriyle bu katliamlar gerçekleşti” dedi.
İbrahim Kaypakkaya’nın annesinin ağıtı, feryadı silinmedi kulaklardan hiç. Ya Metin Göktepe’nin annesi Fadime Ana’nın haykırışı… Darağacında ölümsüzleşen üç fidan’ın, onların idamını önleyebilmek için yola çıkıp Kızıldere’de katledilen Mahir Çayan ve arkadaşlarının, (Önümüzdeki hafta Kızıldere’nin yıldönümü) Nurhaklarda yitirdiklerimizin, Erdal Eren’in. Onlarca yıldır anaların gözyaşları, ağıtları dinmedi bu topraklarda.
Bu satırları yazdığım sırada Ali İsmail Korkmaz’ın doğum günü mesajları paylaşılıyordu sosyal paylaşım ağlarında. Ali İsmail artık hep 19 yaşında. Tıpkı Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Medeni Yıldırım, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Berkin Elvan gibi hep çocuk, hep genç kalacak. Ama onlar da öncekiler gibi isyanı, direnişi hep büyütecek, çoğaltacaklar. Onlar direnişlerde büyüdükçe katil devlet ve tüm tetikçileri küçülecek.
Mustafa Yalçıner ağabey geçtiğim günlerde Evrensel’deki Neredeyiz, nereye gidiyoruz? başlıklı yazısının bir yerinde “Ey vicdan... Hey insanlık... İnsan müsveddeliği  oktasındayız!” diyordu. İnsan müsveddeliği noktasında Berkin’i öldüren iktidar/devlet, onun ‘muktedir şahsiyeti’ vicdanını yitirmeyen insanların ve anaların öfkesinde boğulacaktır.
Bizim ‘sınıfın’ bütün çocukları “devlet dersinde öldürülmüştür.”
Ece Ayhan yukarıda da alıntıladığım (başlıkta da kullandığım) Meçhul Öğrenci Anıtı şiirinde “Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek” der. Bizim sınıfın bütün direnişçileri dünden bugüne devlet dersinde öldürülen bütün çocuklarına çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar, gönderecek, onları hiç unutmayacaktır.
CANIM KARDEŞİM
Ölümü ilk tanıdığımda ilkokuldaydım. “Kardeşim Benim” duyarlılığında sinemalara doluşup Yeşilçam filmleri izlenen, İstanbul’un her yanının bostan, ağaçlı yeşil alan, her sahilinin plaj olduğu yıllardı. O yıllarda çocuklar ya üstü kapatılmamış bostan kuyularına düşüp ölüyorlardı ya sel sularına kapılıp. Bir de olur olmaz yerlerde, inşaat bahçelerinde kireç kuyuları olurdu. Siz hiç bostan kuyusuna düşüp ölen, sel suyuna kapılan varsıl çocuğu duydunuz mu ya da kireç kuyusuna düşen?  Kardeşim saydığım komşu çocuğu Muzaffer kireç kuyusuna düşmüştü. Onun öldüğünü değil de melek olup gökyüzüne uçtuğunu düşünmüştük.
Berkin için cenazesinde sokağa çıkan, okulunda boykot yapan öğrenciler de Berkin’in öldüğünü değil göğe uçtuğunu düşündüler belki de. Çocuk (Berkin) masumiyetin, saflığın, temizliğin, güzelliğin simgesiydi. Bütün ülkenin sokağa dökülüp Berkin çocuğa sahip çıkması bundandı. Çocukların eline diken batsa annelerin kalbi kanar. Ne zaman bir çocuk hastalansa, acı çekse Canım Kardeşim filmini anımsarım, içim burkulur. Ertem Eğilmez’in unutulmaz filmini izlemeyen, anımsamayan var mıdır? İzlerken canı yanmayan? Peki, öyleyse ‘film icabı’ hastalanan bir çocuk bile kalpleri böylesine dağlarken bu ülkede çocuklar neden öldürülür?
Son 26 yılda 580 çocuk devlet dersinde öldürülmüştür. Bütün sınıf çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecektir onlara…

İNSANI DEĞİŞTİRMEZSE AŞK NEYE YARAR


 16 Mart 2014
Metin Erksan ustanın Sevmek Zamanı bilmeyen yoktur. Birçok sinema yakın çevresinden arkadaşın evinde, ofisinde afişi asılıdır bu kült filmin. ‘Yerli film’ sevip de izlemeyeni yoktur sanırım. Gazetelerde, dergilerde, sosyal paylaşım ağlarında filmin fotoğrafları, çarpıcı replikleri paylaşılır yıllardır.
 Ustası Mustafa’yla birlikte boyacılık yapan, boyamaya girdiği evin duvarında asılı kadın resmine âşık olan Halil’in ve resmin aslı Meral’in öyküsüdür anlatılan. Bir ‘surete âşık olma’ öyküsü. Adada badana boyama işi yapan Halil ustasıyla birlikte gittikleri köşkte duvarda asılı kadın resmine tutulur. Her gün boş köşke giderek resmi seyreder.
Bir gün köşk sahibinin kızı, fotoğrafın aslı olan Meral köşke gelir ve resmini seyreden Halil’i görür. Sonrasında Halil’in kendisine âşık olduğunu düşünen Meral bu aşka karşılık verir. Oysa Halil resmin aslına değil resme âşıktır.
Film (bugün çokça denenen) sıra dışı hikâyesi ve sinema dili nedeniyle çekildiği günlerde hak ettiği ilgiyi göremez, dağıtımcı/salon bulmakta zorlanır. Döneminde kimsenin cesaret edemeyeceği sinema dilindeki başarı, hikâyesinden oyuncu yönetimine, özenle yaratılan sahnelerindeki sinemasal lezzetine kadar bütün özellikleri filmi farklılaştırıyor; yıllar boyu yeniden yeniden keşfedilmesini sağlıyor.
Filmde sınıfsal farklılık/çelişki kadar insanın yalnızlığı/bunaltısı ve doğayla ilişkisi de önemli yer tutar.  Meral varsıl sınıftandır fakat sınıfı içinde yalnızdır, bunalıyordur. Halil bunaldığında doğaya sığınır. Kendileriyle olduklarında eşlik eden yağmur ve müzik de ayrı bir lezzet kadar, sahnelere, filme.
BEN SENİN RESMİNE AŞIĞIM
Halil’in sorunu farklı sınıftan bir kadına olan aşkı değil, aşkın kendisidir. Zaten sonuçta âşık olunan kişi, onun cismi değildir önemli olan. Âşık olan kişinin duydukları, hissettikleri, yaşadıkları ve aşktın kendisidir. İlişki ya da gerçeklik aşkı o duyguyu ‘kirletebilir.
Meral “Bu aşkın yarısı bana ait” dese de Halil’in tavrı “Ben senin resmine aşığım”, “Resmin sen değilsin ki”dir.
Aşkına karşılık arayan Meral, “cevap vermeyecek misin bana? Yoksa gerçeği söylemekten korkuyor musun?” diye sorar. “Öğrenmek istediğini Mustafa söylemiştir sana” cevabını alır. “Ben senin söylemeni istiyorum. Herhalde bana ait bir şeyi öğrenmek hakkımdır” dediğinde de aralarındaki çarpıcı diyalog şöyle gelişir:
Halil: Hayır sana ait bir mesele değil bu. Resminle benim aramdaki bir durum, seni ilgilendirmez. Ben senin resmine âşığım.
Meral: İyi ama âşık olduğun resim benim resmim. İşte ben de buradayım, söyleyeceklerini dinlemeye geldim.
Halil: Resmin sen değilsin ki? Resmin benim dünyama ait bir şey. Ben seni değil resmini tanıyorum. Belki sen benim bütün güzel düşüncelerimi yıkarsın.
Meral: Bu davranışların bir korkudan ileri geliyor.
Halil: Evet. Bir korkudan ileri geliyor. Bu korku sevdiğim bir şeye ebediyyen sahip olmak için çekilen bir korku. Ben senin resmine değil de, sana âşık olsaydım o zaman ne olacaktı? Belki bir kere bile bakmayacaktın yüzüme. Belki de alay edecektin sevgimle. Hâlbuki resmin bana dostça bakıyor. İyilikle bakıyor ve ebediyyen bakacak.
Meral: Ben de sana bakmak istiyorum.
Halil: Benimle resminin arasına girme. İstemiyorum seni. Ben senin yalnız resmine aşığım.
Metin Erksan filmi 1965 yılında kendi olanaklarıyla çeker, zarar etmiştir. Aynı yıl Edebiyatçı, gazeteci, yayıncı Cengiz Tuncer de ilk ve tek filmi olan ve sonuçta zarar ettiği Sevmek Seni filmini çeker.
SEVMEK SENİ
Filmin başoyuncuları genç Selma Güneri ve Beklan Algan’dır. Filmde Ayfer Feray dışında Şaziye Moral ve sinema tarihçisi Giovanni Scognamillo da yer alır oyuncu olarak. Filmin senaryosu Habora Kitabevi tarafından kitap olarak yayınlanır. Film yıllarca kayıp film olarak geçer kayıtlara. Sevmek Zamanı’nın aksine bileni, seyredeni yok denecek kadar azdır. Sinema yakın çevresi için de geçerlidir bu ‘bilmeme’ durumu. Filmin müzikleri J.S. Bach’tan seçilmiştir.
Aramıza Kan Girdi, Korkusuz Kabadayı, Aklın Durur, Başlık, Beleş Osman, Bir Koltukta İki Karpuz filmlerinin de senaryoları Cengiz Tuncer imzası taşır. Sevmek Seni de Sevmek Zamanı gibi farklı, yalın, dönemine göre oldukça cesur bir anlatıma, sinema diline sahiptir. Filmin diyalogları da öyle. Bir anlamda ‘varoluşçu’ tema ve diyalogları olan film, bugün bileni, seyircisi olmasa da kült bir filmdir. Yıllar önce Giovanni Scognamillo’ya filmi ‘yeniden çekmek’ istediğimi söylediğimde yanıtı kısa ve netti: “O zaman da kimse izlememişti, şimdi de sonuç değişmez.”
Bunaltı. Filmin, karakterlerin genel havasını tanımlayacak sözcük ‘bunaltı’ olabilir. Sevmek Seni’de de yağmur vardır. Rüzgâr, dalgalı deniz, filmin bunalan kahramanları.  Erkek iki aşk arasındadır. Bir yanda olgun sevgilisi diğer yanda genç kadın.
Genç kadın sürekli perdelerinin kapalı olduğu, anne babasının konuşmadan durduğu, konuştuklarında kavga ettikleri evde yetişmiştir. Dış dünya korkutuyor olsa da, yaşadığı ıssızlıktan sonra kalabalıklarda olmak istemektedir.
Adam: Hiç sevmem kalabalığı. Kalabalık her şeyi kirletir bende. Aşkı, düşünceyi, yaşama sevincini… İnsan kalabalıkta kimseyi sevemez. Kalabalık aslında dünyanın en büyük yalnızlığıdır. En kötü yalnızlığı…Genç Kadın: İnsanları sevmiyorsun sen.

Adam: Delicesine seviyorum insanları. İşte yan yanayız, birbirimizleyiz burada. Bu kalabalıkta imkânsızdır, boyuna insanlar, insanlar girer aramıza.
Sonraki sahnelerde “Boyuna beni suçluyorsun” diyen genç kadınla “seni değil, çevreyi” diyen adam arasında şu etkileyici/unutulmaz diyalog yaşanır:
Adam: Birbirimizi delice sevmemize rağmen, sevgiyi imkânsızlaştıran boyuna aramıza giren çevreyi suçluyorum. Aşkın seni değiştirmesine engel olan her şeyi.
Genç Kadın: Mutluluk için değişmek şart mı?
Adam: İnsanı değiştirmezse aşk neye yarar. Her şey eskisi gibi olduktan sonra aşk faydasız, yavan bir şey olur.
‘Diğer kadın’dan kopmaktadır adam. Adamın kendinden uzaklaştığını gören ve “bir başkasını mı seviyorsun?” diye soran kadını şöyle yanıtlar: “Bir başkasını sevmek… İnsan kendini seviyor hep. Ya da kendini hiç sevmiyor. Bir başkası öyle zor öyle imkânsız ki.
Kadın: Kendini sevmek, insana hiçbir zaman yetmez.
Adam: İnsan kendi kendisine yetmediği zaman bir başkasını sevmeğe kalkıyor. Kendi kendinden kopup nefret edince kendisine yabancı olunca, aşkı icat ediyor.
Aşk ya da aşksızlık hepsini etkiler, değiştirir. Aşka inanmayan adam aşka tutunmak ister, kadın ‘belki aşk vardır’ demeye başlar. Adam kalabalıklara karışmak ister, genç kadın yalnız kalmak ister.

KENDİNE AİT BİR CÜZDAN, GELİR, BÜTÇE


09 Mart 2014
İktidar her yerde. İktidar kavramı, yaygın kullanıldığı (ve sanıldığı) gibi yalnızca siyasal iktidarı işaret eden bir kavram değil. Yine çok yaygın kullandığımız gibi yalnızca erkeğin (kadın üzerindeki) cinsiyet alanındaki iktidarıyla da sınırlı değil. Herkesin bir diğerine devlet olmaya kalktığı günümüzde, ‘küçük devletler’, güç ve baskı alanları oluşturan iktidar biçimleri, alanları da var. Egemen ulusun aynı devlet içinde ya da diğer egemenlik alanları üzerindeki uluslar üzerinde kurduğu baskı/iktidar; inançlar alanında, cinsiyetler üzerinde oluşturulan iktidar… Yaşam biçimlerine karşı da iktidar/lar oluşturuluyor; gündelik hayat içinde de sistemin beslendiği farklı iktidar biçimleri var. Örneğin güzelin çirkin, güçlünün güçsüz, zayıfın şişman, uzunun kısa, heteroseksüelin farklı cinsel eğilimler v.b. üzerindeki iktidarı gibi.
KADINLAR VARDIR
Yüz yıllardır erkek egemen sistemler altında yaşayıp var olmaya çalışan kadınlar 8 Mart’ta bir kez daha sokağa çıkıp “kadınlar vardır”, “dünya yerinden oynar kadınlar özgür olsa”, “kadına şiddete, kadın cinayetlerine son” dediler, diyecekler. Kadınlar istediklerinde, uygun alan bulduklarında, bu alanı yarattıklarında (çok şey) çok önemli ve değerli işler yaptıklarını gösterdiler. Birçok alanda olduğu gibi sinemada da örnekleri çok bunun.
Sinemamızın ilk kadın yönetmenlerini, Sezer Sezin, Belgin Doruk, Neriman Köksal, Müjde Ar gibi oyuncularını, sinemamızda kadının konumunu daha önce bu sayfada yazmıştık. Bu sayfada yine 16 yıldır Ankara’da kadınların öncülüğünde, onların çabaları ve özverileriyle sürdürülen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali üzerine de yazmıştık.
İstanbul’da da 12 yıldır tüm güçlüklere, olanaksızlıklara karşın var olan bir kadın filmleri festivali ve bu festivali gerçekleştiren, sürdüren ‘kadınlar topluluğu’ var. 2003 yılında kurulan ve sadece kadınların katılımına açık olan Filmmor Kadın Kooperatifi kadınlarla birlikte kadınlar için sinema yapmak, itiraz etmek, üretmek, düşlemek ve eylemek için var!
FİLMMOR KADIN KOOPERATİFİ: FİLMMOR
“Sinemada, medyada ve nihayet her alanda cinsiyetçiliğin, şiddet ve ayrımcılığın olmadığı bir yaşam düşlüyoruz” diyen Filmmor ekibi ‘düşlerini’ de şöyle tanımlıyor:
“- Kadınların sinema ve medyaya katılımını, bu alanda kendilerini ifade edebilme, iletişim ve üretim alan, olanak ve güçlerini artırmak. -Kadınların cinsiyetçi olmayan temsil ve deneyimlerini yaygınlaştırmak.
Bu düşle, MEDİZ – Kadınların Medya İzleme Grubunda, kadın örgütleriyle birlikte sürdürdüğümüz çeşitli kampanya-platformlarda emek veriyor; Türkiye ve Türkiye dışında kadın filmleri haftaları, sergiler, özel programlar gibi etkinliklerle kadınların ürün, düşünce ve düşlerini yaygınlaştırmayı, paylaşmayı sürdürüyoruz.” 2004 yılından itibaren her yıl film eleştirisinden film yapımına çeşitli içeriklerde sürdürülen atölye çalışmaları ile kadınlar hem sinema bilgi ve deneyimi ediniyor hem de yazıyor, üretiyor, film yapıyor.
2004, 2005, 2007 ve 2010 yıllarında İstanbul’da, 2006 yılında Diyarbakır’da gerçekleştirilen Atölyemor’da, on iki film üretilir. 2008 yılında Atölyemor: Film Analizi Atölyesi, 2009 yılında Atölyemor Kurgu, Kamera Kursları yapılır. 2003 yılından itibaren kadınlarla, farklı kadınlık halleri ve deneyimleri -kadınlara dair ve kadınlar için- film yapmayı, kadınların film projelerine yapım desteği vermeyi sürdürürler.

12. ULUSLARARASI GEZİCİ FİLMMOR KADIN FİLMLERİ FESTİVALİ
On bir yıldır sadece kadın yönetmenlerin filmleriyle, çeşitli tema ve etkinliklerle süren, İstanbul’da başlayıp her yıl Türkiye’nin farklı şehirlerini dolaşan festivalin 12.’si 15 Mart-20 Nisan 2014 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. “Kadınlar tarafından kadınlar için yapılan, kadın dayanışmasından başka bağı olmayan, bağımsız Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali umut, direnç ve gönençle,” 15-23 Mart’ta İstanbul’da, 5-6 Nisan Mersin, 12-13 Nisan Adana, 19-20 Nisan Muğla-Bodrum’da olacak. Bu yıl “Kendine Ait Bir Cüzdan, Gelir, Bütçe” diyerek yola çıkan festivalde 22 ülkeden altmış film, tema bölümleri, toplu gösterimler, açılış, kapanış etkinlikleri, panel, söyleşi ve atölyeler var. Festival Ekibi’nin “Merhaba” başlıklı bilgi/duyuru metninde şunlar yazılıydı:
“Kadınların hakları gibi, bedenlerine, emeklerine de el konmaya devam ediliyor ve bu el koyma zorla, şiddetle sürdürülüyor. Kadınları koca-evlilik mahkûmu olarak gören zihniyetin şiddetle tezahürü, zorla, rızasız erken evlendirmeler yoluyla çocuk istismarı ve tecavüzü, kadın cinayetleri en ağır haliyle sürüyor. Tüm bu baskı ve şiddeti artıran politik nedenler bir yana kadınlar bu baskıya direndikçe maalesef daha çok şiddetle karşılaşıyor. Her kadın cinayetinin ardında ölümü göze alarak şiddet sarmalı haline gelen o evliliği bitirmeyi, o kocadan boşanmayı, o kocaya, o sevgiliye biat etmemeyi göze alarak direnen bir kadın var! Onlar çoğunlukla tek başlarına, karakola, savcılığa başvursa da koruma-destek alamayan, gazetelerin üçüncü sayfalarında katilin dilinden yazılmış ve maktulü yargılayan haberlerde kalan, adlarını, direnişlerini kimsenin hatırlamadığı, ölesiye direnen kadınlar… Biz sırf cinsiyeti, cinsiyet kimliği dolayısıyla yaşamlarının her anında hayatta kalmak için direnmek zorunda olanlar için direnmek yeni bir şey değil… Bazen istediğimiz gibi yaşamak bazen de sadece yaşamak için direniriz. Direniyoruz. Bazen bedenimizle bazen tercihlerimizle bazen kalemimizle bazen kameramızla.”
Bu yılki filmlerin kamera arkasında direnen kadınlar var yine. Kadınların Sineması bölümünde son yılların dirençli, umutlu filmleri, Bedenimiz Bizimdir bölümünde kadın bedeninin bir iktidar ve savaş alanı olarak görüldüğü bir dünyada “Bedenimiz bizimdir!” diyen filmler, Cinsiyetler bölümünde ise cinsiyet ve cinsel kimlikle ilgili ezberleri alt üst eden filmler…
Muhafazakârlığın kadınların bedeni, cinselliği üzerindeki türlü klişe ve kısıtlamalarının karşısına cesur, radikal, ezber bozan filmlerle dikilen Catherine Breillat altı filmiyle yer alıyor festivalde.
Sinema yapmak için çok bedel ödeyerek direnen Bilge Olgaç da ölümünün yirminci yılında üç filmiyle anılıyor.

İKTİDAR VE SOKAĞIN SANATI


02 Mart 2014
      
İktidar, yolunda, devlet katında beraber yürüyüp, aynı şarkıyı söyleyenler, musluk akarken beraber ıslanıyorlardı yağan yağmurda. İktidar olan akapeli-cemaatli devlet koalisyonu, her türden ‘akar musluk romantizmi’ yaşarken ülke insanlarına da kan kusturuyordu. Bastıkları, el attıkları yerde ot bitmiyordu
Telekulak bütün ülkeyi sararken “çetelerle”, “terör örgütleriyle” mücadele ediyoruz, darbecileri yargılayacağız söylemleri bazı çevrelere ‘güzel’ gelmişti. İkinci 12 Eylül, (referandumu) geniş yelpazeli “evet” desteğiyle 12 Eylül faşizminin, 12 Eylül sürdürücülüğünün, devleti (eksik parçaları tamamlayarak) bütün kurumlarıyla ele geçirmenin yolunu açıyordu.
O süreçte RTE’de, “evet” desteği veren güçler de bu adımın vesayetten kurtulma, “özgürleşme değil bir rehin alma adımı olduğunun ayırtına varmamıştı. Referanduma verilen desteğin hükümete verildiği ve Erdoğan iktidarının vesayetleri kaldırarak ‘demokratikleşme adımları atacağına inanılıyordu. “Hayır” diyenlerin ve boykot edenlerin bütün uyarılarına, söylemlerine rağmen…
Referandum sonrası devleti ele geçirdiğini düşünen, rahatlayan akape devlet partisine dönüşmüş, RTE de tek güç olduğu yanılsamasına kapılmıştı. Partisindeki tek adam yönetimini devlet yönetiminde de uygulamaya başlamıştı.
KAÇ ÇOCUK YAPALIM?
İnsanların evlerinin içine, yatak odalarına kadar girip kaç çocuk yapacaklarından, içeceklerine kadar karışmaya, özel hayata müdahale etmeye başlamıştı. 1 Mayıs’a alan yasaklaması-müdahale, Emek sinemasının yıkılması, Taksim ve Gezi Parkı projesi tepkiyle, direnişle karşılanmış sonunda büyük Haziran kalkışmasına dönüşmüştü.
Bu isyan iktidar katındaki, koalisyon ortakları arasındaki büyünün bozulmasının da başlangıcıydı. Bütün ülkeye yayılan halk isyanı RTE’nin iktidarını sarsmış “karizmasını çizmiş”, ezberini bozmuştu. Bütün köşeye sıkışmış muktedirler gibi o da bütün bir halka karşı devlet terörü uyguladı. Yoksul halk çocuklarını öldürdüler “devlet dersinde.”
İktidara yandaş çevreler o günlerde önce cemaatin yönlendirdiği polisin bu saldırılarıyla hükümeti zor duruma düşürdüğünü, tepkinin RTE’ye yönelmesine neden olduğunu dillendirdiler. Sonrasında da yine cemaate bağlı savcıların, yargının operasyonlarından rahatsızlıkları söylenir oldu.
Zaman, zaman Ergenekon, Balyoz, KCK gibi operasyonlar sonrası yaşanan uzun tutukluluklardan, Genelkurmay başkanının, Ahmet Şık’ın, Nedim Şener’in tutuklanmalarından rahatsızlıklarını dillendiren RTE-hükümet yetkilileri ve iktidar medyası, sorumlu adres olarak cemaati, cemaate bağlı yargı ve emniyet birimlerini gösteriyordu.
Tüm bu rahatsızlıklara karşın beraber yürüyorlar, birlikte kirletiyorlardı hayatı. 12 Eylül referandumunun kazananı olduğunu düşünen RTE ve hükümeti (ve tabii ki her türden destekçisi)  aslında devletin kurumlarını cemaatin ele geçirdiğini, hükümeti de bu süreçte rehin aldığını perdeliyordu.
Önce Gezi sürecinde yaşanan devlet terörü “evet desteği verenlerin kopmalarına yol açtı. Ezberi bozulan, gücünü yitiren RTE hükümeti, zarar verdiğini düşündüğü iktidar ortağından kurtulmanın ilk adımı olarak, zayıflatabileceğini düşündüğü dershaneler meselesini gündeme getirdiğinde bunun büyük bir iktidar savaşına, devlet krizine yol açacağını ön görememişti.
İktidar ortağının iyiden iyiye zayıfladığını, güçten düştüğünü, gören cemaat de karşı atağa geçerek referandum sonrası rehin aldığı hükümeti tümüyle teslim almak, etkisizleştirmek, tüm yetkileri kendine bağlı devlet birimlerinde toplamak için operasyonlarına başladı. MİT kriziyle başlayan, 17 Aralık operasyonuyla zirveye çıkan operasyonlar zinciri, Cumhuriyet tarihinin en büyük, en kirli iktidar savaşına, devlet krizine yol açtı.
İktidarları boyunca halka karşı her türlü kötülüğü birlikte yapanlar, artık birbirine düşmüştü. Karşılıklı biriktirdikleri kirli belgeler ortalığa saçılıyordu. Yolsuzluk batağına batmış, halkı soyan, evlerinden milyon dolarlar çıkan kirli iktidar bir yanda, 12 Eylül ürünü cemaat bir yandaydı ve hepsi halka karşıydı.
Önce referandumda ve değişik zamanlarda destek olanlar kullanıldık, aldatıldık, yanıldık dedi arka arkaya; sonra RTE aldatıldık, kandırıldık, ne kadar safmışız dedi. Oysa hepsi gönüllüydü, hepsi halka karşı birlikteydi. Mesele “aptallıkta” değil duruşta, durmayı seçtikleri yerde, seçimlerindeydi
İktidar/devlet katında bu kirli güç savaşı sürerken ne yazık ki halk ve en geniş yelpazesiyle muhalif yapılar, demokrasi güçleri yalnızca biteni izleyen konumunda. İktidar güçlerinin karşısında gündeme müdahale edebilecek, gündemi belirleyecek bir güç oluşturulamamaktadır. Haziran ayaklanmasıyla sokağa çıkan toplumsal muhalefetin sürekliliği de kesintiye uğramış, geri çekilmişti.
Belli gündemlerle, belli günlerde sokağa çıkılsa da etki gücü zayıftı. Gezi/isyan günlerinde iktidarıyla muhalefetiyle aktivisti, pasifistiyle herkes görmüştü; isyan da, direnişte ‘bir sanattı’. Halkıyla, aydınıyla, sanatçısıyla isyan safında yer alanlar zekâlarıyla, yaratıcılıklarıyla, direnç ve umudu çoğaltan dayanışmalarıyla sokağın sanatını yaratmışlardı.
15-18 Ağustos 2013 tarihleri arasında Dikili’de gerçekleştirilen 7. Türkiye Tiyatro buluşmasında söyleşilerin ve atölyelerin ayrı bir yeri ve önemi vardı. Sanat Sokağı’nda yapılan söyleşilerden birinin başlığı da “Sokağın Sanatını Yaratmak”tı. İki oturumda yapılan ve benim de katılımcılarından olduğum söyleşinin 1. oturumuna Prof. Dr. Nurhan Tekerek, Prof. Dr. Özdemir Nutku, Haluk Işık, Tuncer Cücenoğlu, Orçun Masatçı katılmıştı konuşmacı olarak. Konuşmacı olarak yer aldığım 2. oturumun diğer katılımcıları da Üstün Akmen, Işıl Özgentürk ve Levent Öktem’di.
Bu yazıyı yazdığım saatlerde birçok kentte binlerce insan “Hırsız Var… Hükümet İstifa” diyerek sokaklara, alanlara çıkıyordu. RTE ve oğlu Bilal Erdoğan arasında geçen görüşme kaydı gündemi sarsmış, insanları sokağa dökmüştü. Devletin başında (akapesiyle cemaatiyle) iktidar mücadelesi veren güçlerin kirli savaşı sürerken halkla devlet güçlerinin mücadele alanıysa sokaktı. Önümüzde sıcak günler var. Haziran ayaklanmasında olduğu gibi yeni isyan günleri, yeniden, sokağın, isyanın, direnişin sanatını yaratma günleri. Devlet katındaki iktidar savaşının kazananı cemaat de olmayacak, akape hükümeti de. Halkın kazanması tüm muhalif ve gerçek demokrasi güçlerinin sokağın ve direnişin sanatını yaratmasıyla sağlanabilir. Çünkü hayat sokakta ve sokak özgürleştirir.

ÜÇLEMELER


23 Şubat 2014
Eyvah Eyvah da seriye dönüştü, 3’ledi. Tabi, üçleme ya da seri ve devam filmi ayrı şeyler. Her üçleme seriye dönüşmediği gibi seri filmlerin de üçleme olması söz konusu olmaz. Dünya sinemasında da, bizde de “üçleme diye tanımlanan filmler yapılmıştır. Yönetmenin birbiriyle bir biçimiyle bağlantılı çektiği üçlü film grubu için kullanılan bu tanımlama içine bağlantısız filmlerin de dâhil edildiği olmuştur.
Tematik bir bütünlüğe sahip üçlemeler olduğu gibi, konuları birbirinden tamamen farklı üçlemeler de var. Üçleme olarak tanımlanan filmlerin çoğu aynı yönetmene aittir ve bir kısmı yönetmenin adıyla da anılır. Az sayıda da olsa yönetmenleri farklı üçlemeler de vardır. 
Dizi filmler benzeri devamlılık içeren üçlemeler olduğu gibi, birbirinden bağımsız tekil film olarak ya da üçü bir arada bir bütün halinde tek bir eser olarak değerlendirilebilen üçlemeler de vardır. Bazı üçlemeler farklı adlarla da tanımlanabilmektedir. Örneğin Metin Erksan’ın Yılanların Öcü, Susuz Yaz ve Kuyu filmleri kimine göre “köy üçlemesi” kimine göre de “mülkiyet üçlemesi”dir.
Üçlemeler gibi, ikili, dörtlü film gruplamaları da olduğunu söyleyebiliriz. Vurun Kahpeye örneğinde olduğu gibi aynı filmin aynı adla üç farklı zamanda üç farklı yönetmen tarafından çekildiği örnekler de vardır.
VURUN KAHPEYE
40’lı, 50’li yıllardan itibaren salonların ve gösterim olanaklarının artmasıyla, sinema kentten kırsala yönelirken, filmlerin kahramanları da köyün, kasabanın gerçekliklerine yönelir. İdealist devlet görevlileri dönemin filmlerinde başrollerdedir. Bu filmlerde öğretmenler, doktorlar köylere gelirler ve oradaki yaşamla yüzleşirler; ‘genç cumhuriyetin aydınlanmacı öncüleri olarak’ gericiliğe, cehalete, hastalıklara karşı mücadele ederler.
Reşat Nuri Güntekin’in eserinden uyarlanan, Turgut Demirağ’ın 1947 yılında yönettiği Bir Dağ Masalı adlı filmde, geri kalmış bir köye yerleşen, idealist bir öğretmenin öyküsü anlatılır.
Dönemin asıl önemli filmi, Lütfi Ö. Akad’ın 1949’da yönettiği ve Sezer Sezin’i de yıldızlığa taşıyan Vurun Kahpeye’dir.
Film Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserinden uyarlanır. Bu film, bir sonraki dönemin köy filmlerinde iki yeni temanın yolunu açar; köylülerin bir millet duygusuyla kahramanlık gösterdiği anlatılar (Hürriyet Şarkısı, 1951, Bulgar Sadık, 1954) ve Anadolu’ya giden öğretmenler, doktorlar, ebelerin hikâyelerini anlatan filmler (Adak Tepe, 1952, Şafak Sökecek, 1951).
Vurun Kahpeye filminin üç kez sinemaya uyarlanmış olması da filmin ayrı bir özelliğidir. Vurun Kahpeye Halide Edip Adıvar’ın 1926 yılında yazdığı ve Kurtuluş Savası’nı anlattığı romanıdır. Kitabın kahramanı idealist bir öğretmen olan Aliye’dir. Halide Edip’in romanı 1949 yılında Lütfi Akad, 1964’te Orhan Aksoy, 1973’te Halit Refiğ tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Üç filmin de yapımcısı Erman Film’dir.
Kapıcılar Kralı (1976), Çöpçüler Kralı (1977), Bekçiler Kralı (1979) Kemal Sunal’lı Şaban karakterinin Krallar serisini oluşturur. Şoför Nebahat, Şoför Nebahat ve Kızı, Şoför Nebahat Bizde Kabahat filmleri de Sezer Sezin’li seriye dönüşmüş filmlerdir. Yönetmen Melih Gülgen’in Komser Cemil’li, Cüneyt Arkın’lı Cemil, Cemil dönüyor ve Adalet filmleri üçlemesinden de söz edebiliriz.
Daha önce bu sayfada Cilalı İbo’lu, Ayşecik’li, Turist Ömer’li, Tayfur’lu, Küçük Hanımlı seri filmler üzerine yazmıştık.
ÜÇLEMELER
Yazı başlığındaki “üçleme” tanımına uygun filmlere, yönetmenlerine dönelim…
Lütfi Ö. Akad’ın “Göç Üçlemesi” Gelin (1973), Düğün (1973) Diyet (1974) filmlerinden oluşur. Akad, Yılmaz Güney’le birlikte çalıştığı Hudutların Kanunu filminde Anadolu’nun güneydoğu yöresini ve kaçakçılık konusunu ele alır. Arkasından kan davası temasını işleyen Ana’yı ve düşman aşiret çatışması içinde gelişen bir aşk öyküsünü anlatan Kızılırmak-Karakoyun’u çeker. Bu üç film Anadolu Üçlemesi; Vesikalı Yârim, Kader Böyle İstedi ve Seninle Ölmek filmleri de Kent Üçlemesi olarak adlandırılır.
Süreyya Duru, Vedat Türkali’yle (senaryo) birlikte Bedrana (1974), Kara Çarşaflı Gelin (1975) ve Güneşli Bataklık (1977) filmleriyle bir üçleme çeker. Zeki Ökten’in “Küçük Adam Üçlemesi” Kemal Sunal’lı Davacı (1986), Yoksul (1987) ve Düttürü Dünya (1988) filmlerinden oluşur.
Adı Vasfiye (1985),  Aaah Belinda (1986) ve Hayallerim, Aşkım ve Sen (1987)  filmleri Atıf Yılmaz’ın ‘kadın temalı düşsel fantazya üçlemesi olarak tanımlanabilir. Zeki Demirkubuz’un “Karanlık Üzerine Öyküler” üçlemesi Yazgı (2001), İtiraf (2001) ve Bekleme Odası (2003), Semih Kaplanoğlu’nun “Yusuf Üçlemesi” de Yumurta (2007), Süt (2008) ve Bal (2010) filmlerinden oluşur. Nuri Bilge Ceylan’ın Taşra Üçlemesi’nde Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999) ve Uzak (2002) vardır. Derviş Zaim, geleneksel Türk sanatlarını ele aldığı Cenneti Beklerken (2006), Nokta (2008) ve Gölgeler ve Suretler (2010) filmlerinden oluşan üçlemesi ile üslup arayışını sürdürür. Cemal Şan, imkânsız aşkın acısını ve bireyin yalnızlığını Zeynep’in Sekiz Günü, Dilber’in Sekiz Günü ve Ali’nin Sekiz Günü filmlerinden oluşan Aşk Üçlemesi’yle ele alır.
3’LEMELER
Son yıllarda gişe filmlerinin seriye dönüşmüş, “gişe başarısıyla ‘3’lemiş” örnekleri de çoğaldı. Maskeli Beşler, Recep İvedik, Kutsal Damacana Sümela’nın, Moskova’nın, Barcelona’nın Temel’li şifreleri, Kolpaçino filmlerini seriye dönüşmüş bu grup filmlere örnek olarak sayabiliriz.

UĞUR YÜCEL


UĞUR YÜCEL: ZAMAN DIŞI OLMA HALİ - 16 Şubat 2014
Kendisine sorulduğunda “ben hiçbir şeyin doruğunda değilim” diyor ama o yaptığı her işin doruğunda. Duyduğu acıları sanata dönüştüren, sanat diliyle anlatan insan. Düz biyografilerde adının yanında oyuncusu, senarist ve yönetmen yazılı. 

Güncellediklerinde ya da gerçekten araştırdıklarında müzik ve yazı/edebiyat insanı olduğu da eklenecektir. Ne eklenirse eklensin, hangi tanım, sözcük, sıfat; yetersiz kalacaktır. Yazıyı düşünmeye başladığımda tanımlayacak bir başlık bulamadım örneğin. Uğur Yücel’den söz ediyorum. Hep sahici, hep ortada, hep kendisi. Hep rüyada gibi ama hep hayatın da sanatında içinde.

Rüyada gibi, çünkü yaratıcılık ona göre; “insanın kendisiyle şakalaşması gibi. Kurcaladıkça kapılar açılıyor. İnsan, kendi de şaşıyor gördüklerine. Rüya görmek gibi.” Yolculuğu kendisinedir aslında ama hayatın içinde sessi kalmaz, hayata kenar süsü olmaz. Çünkü özgür, dünya insanları oluşsun istiyordur.

Bir söyleşisinde “Türkiye’de son dönemde yaşananlar için ne düşünüyorsunuz?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Son dönem yaşananlardan çok, son yüzyılda neler yaşanmış diye düşünmenin zamanı. Esas içi açılmayan, toplu cinayetler, kitlelerin imhası, toplu kıyımlar, ağır devlet faşizmi! Oraların içi açılmadıkça, bugünü anlamak zor. Tarihine bakacaksın, yüzleşecek, utanacaksın ve olan biten her şeyi bütün gerçekliğiyle çocuklarına doğru anlatacaksın. Minik faşistler yaratırsan sürekli, bu ülke bataklıktan çıkamaz! Minik, özgür, dünya insanları yaratalım.”

Çocuksu bir saflığın içindedir, içgüdülerine, sezgilerine güvense de aldanmaya, aldatılmaya karşı koyamaz. Tanıyanlar bilir, mütevazıdır. Haddini, yerini bilmeyenler, sıradanlıktan uzak ‘mühim şahsiyetler, ‘kifayetsiz muhterisler’ dünyasında içten ve sahicidir; alçak gönüllüdür.

Tanığıyım; ‘Alt Cihangir’de oturduğum yıllardı, 2000’li yılların başı. Her gün oturduğum sokaktan geçiyordu. Sokağın başındaki apart otelde kalıyordu. Sanırım yeni projelerini çalışıyordu oradaki odasında. Yayınladığımız sinema dergisi için her sayı bir Yeşilçam’dan bir yeni dönem sinemadan bir portreyi kapak/dosya yapmak istediğimi yeni dönem için düşündüğüm ilk isimlerden biri olduğunu ve görüşmek istediğimi söylediğimde, “yok canım, bana gelene kadar daha çok isim var, ben neyim ki, kimim ki daha” demişti.

Şair arkadaşım Engin Turgut, “Uğur Yücel Ve ‘Kuzguncuk Oteli’ başlıklı yazısında “Uğur Yücel nasıl biridir biliyor musunuz? Her yerinden yazı, hikâye, şiir, senaryo çıkan, şarkı çıkan, çıkınında sahici bir hayatı asla saklamayan ve hayatın diliyle konuşan, iyi bir sinemacıdan, iyi bir oyuncudan öte adeta bir toplumbilimcidir o! Her şeyi dipte arar ve aynasını sokaklara tutar.” demişti.

Yolculuğu kendinedir demiştik, ama en büyük isteği tekneyle büyük yolculuklara çıkmaktır. Kendisiyle olmanın tadını çıkarıyordur. Müzik, resim, öyküler, kitaplar; ne günler ne geceler yetiyordur ona.

'BECERİKSİZ HERİF!'
Biz onu olağanüstü bir oyuncu, oyunculuğunun doruğunda görsek, böyle anlatsak da o, çektiği filmlerde monitörden kendi oyunlarına bir yönetmen olarak bakıp, “Beceriksiz herif!” diye bağırdığını söylüyor. Ustası saydığı Şener Şen’le birlikte sinemanın son çeyrek yüz yılına damgasını vurmuştur.Yine bir söyleşisinde “Nasıl bir yönetmensiniz?” sorusunu şöyle yanıtlar: “Direktör ve yönetmen laflarını sevmiyorum. Bu alanda en güzel unvanı Fransızlar kullanıyor: ‘Gerçekleştiren.’ Ben bunu tercih ederim.”
Oyuncuların ve bütün setin, mutlu olduğu bir sinemanın peşinde olduğunu söyler kendini daha çok “Neşeli bir orkestra şefi gibi” görür. Oyunculuğu daha eski yıllara dayansa da ilk kez  ‘İkinci Bahar’da (Türkan Derya ve Orhan Oğuz’la birlikte) yönetmenlik yapar. Yönettiği ilk sinema filmi Yazı Tura ile Antalya Film Festivali En İyi Film, En İyi Senaryo, En İyi Yönetmen ödülleri dâhil 11 ödül alır.

Kısa sayılabilecek sanat hayatına, şimdiden yönetmen olarak 7 oyuncu olarak 25 film ve televizyon dizisi sığdırdı. Yapımcılığını üstlendiği, senaryosunu yazdığı, müzik yaptığı filmleri var, bunların içinde. Tek kişilik gösteriler yaptı, televizyon skeçlerinde oynadı, müzik insanı olarak sahneye çıktı.
Oynadığı her dizi ve film kült diziler, filmler olarak geçti tarihe. Televizyon dizilerinden Aziz Ahmet, Karanlıkta Koşanlar, Alacakaranlık, Hırsız Polis, Canım Ailem ve bugünlerde izlediğimiz Aramızda Kalsın, hem televizyon dizi tarihi hem de Uğur Yücel’in yaratıcı oyunculuk yolculuğunda birer zirve olan, ayrı/özel bir yere sahip projeler olarak yazıldı belleğimize.
Sinemanın oyuncu Uğur Yücel’i ise sinema tarihimizde tıpkı Şener Şen gibi aşılması zor, ayrı bir zirve olarak durur önümüzde. Teyzem’in Basri’si, Muhsin Bey’in Ali Nazik’i, Selamsız Bandosu’nun Musa’sı, Arabesk’in Gazino Patronu Ekrem’i, Eşkıya’nın Cumali’si, Balalayka’nın Necati’si, Hayatımın Kadınısın’ın Tophaneli Tayfur’u, Ejder Kapanı’nın Abbas’ı, Benim Dünyam’ın Mahir Hoca’sı bütün bunların toplamında sinemanın Uğur Yücel’dir O.
Bütün bunlara bir de kitap eklemiştir. 1980’lerden bu yana kaleme aldığı öyküleri Yağmur Kesiği adı altında bir araya getiren Uğur Yücel, yazdıklarıyla edebiyata da dâhil olduğunu gösteriyordu. Tek kişilik gösterilerini, eski televizyon programlarını anımsayanlar Kuzguncuk öykülerini dinlemiştir, onun ağzından.
Can Yayınlarından çıkan kitapla ilgili haberlerde, tanıtım bilgilerinde şunlar yazılıdır: “Kuzguncuk’ta doğup büyüyen Uğur Yücel’in öyküleri, tamamen bu ruhu yansıtan nitelikte; İstanbul’daki bir balıkçı kasabasında geçen öyküler, her biri farklı dinden ve kültürden sayısız karakteri bağrına basıyor. Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Türkler ve her meslekten, her cinsten insan… Hepsi aynı şekilde acı çekiyor, âşık oluyor, yaşamak arzusuyla yoğrulup bükülüyor ve ölümle imtihanları her seferinde yürek burkuyor. Yağmur Kesiği, İstanbul’un eski sakinleriyle birlikte nasıl yaşlandığını anlatırken, Uğur Yücel’in şiirsel ve eşsiz cümleleriyle tam bir cümbüşe dönüşüyor.”
Biz de şöyle bitirebiliriz bu yazıyı: Uğur Yücel’in varlığıyla sinema da hayat da daha güzel, daha şiirsel, daha anlamlı.