25 Mart 2020 Çarşamba

SEZER SEZİN


VURUN KAHPEYE, DAMGA, ŞOFÖR NEBAHAT VE... 

Sinemanın yarattığı ilk büyük yıldızdır Sezer Sezin. Çünkü tarihi doğru okumak ya da doğru yazmak gerekir. Bilgi eksikliğinden, var olan eksik ya da yanlış bilgilerin çoğaltılmasından, kişisel nedenlerle yok saymaya yönelik metinler üretmekten kaynaklanan yanılgılar zincirinin her yeni yayınlanan kitapta, metinde sürdüğünü görüyoruz. “İlk” ve önemli çalışmalar ürettiğini söyleyen araştırmacıların, akademisyenlerin, tarih yazıcıların, sinema üzerine fikir üretenlerin kendilerine ve “sahici” belgelere ulaşmaları zor değil. 
Yıldızlığın henüz bir sisteme dönüşmediği günlerin yıldızlarını yok saymak, öncesinde sadece Cahide Sonku’dan söz edip “yıldızlar geçidini” Ayhan Işık ve sonrasına bırakmak, dahası eğer yıldızlardan söz edilecekse başrol oyuncularıyla yıldızları ayırt etmemek bir yanılgı ve bilgi eksikliği olarak tanımlanabilir.
Sezer Sezin, Türk sinemasının ilk yıldız oyuncularından, öncü sinemacılarındandır. Muhsin Ertuğrul dönemi sineması “Tiyatrocular Dönemi”dir. Tiyatrocuların egemenliğinde olan sinemada oyuncular tiyatrocu, oyunlar tiyatrovaridir. Cahide Sonku bu dönemin yıldızlarındandır. Sinemacılar kuşağının ilk yıldızı, sinema dilindeki oyunuyla Sezer Sezin’dir. Birçok sinemacıda onun emeği vardır. Örneğin Ö. Lütfi Akad, Atıf Yılmaz, Memduh Ün, Semih Evin, Hüseyin Peyda gibi sinemacılarımızın ilk filmlerinde Sezer Sezin’in payı büyüktür. Âlim Şerif Onaran’ın hazırladığı Lütfi Ö. Akad kitabında (AFA yay.), Ö. Lütfi Akad hocamız şöyle der: “Sezer’in şöyle bir özelliği vardır: Az oyuncuda rastlanan bir özelliktir bu. En kötüsünden en iyisine kadar hangi rolü alırsa, yüklenirse, onun üzerinde elinden geldiğinin fazlasını yapan, her şeyi son derece ciddiye alan bir oyuncu idi. O bakımdan Sezer’e söylenecek, Sezer için söylenecek hiçbir şey yoktur. Yani o filmleri bugün seyretseniz ve Sezer’e baksanız; yönetmenden, görüntü yönetmeninden, diğer oyunculardan, her şeyden farklı bir kişiliği olduğunu fark edersiniz.”
‘SEZER’İN ÜSTÜN BİR OYUN VERİŞİ VARDIR’
Lütfi Akad’ın sözünü ettiği filmler, Tahir ile Zühre ve Arzu ile Kamber’dir. Filmler başarısız olmuştur. Fakat Sezer Sezin’in yeri ayrıdır. Yine aynı kitapta Âlim Şerif Onaran, “Meyhanecinin Kızı filminin sizin filmolojinizde nasıl bir yeri var” diye soruyor. Akad’ın yanıtı şöyle: “Hiçbir yeri yok. Yalnız orada Sezer’in üstün bir oyun verişi vardır. Sezer gerçekten iyiydi. Filmde hapishaneden çıkmış bir adam var: Turan Seyfioğlu. İstanbul’un kenar semtlerinde geçiyor film. Sezer’in kuvvetli bir kişiliği, diğer elemanlar işi sevmeseler bile hepsini sürükleyen bir kişiliği vardı. Yani işe dört elle sarılan bir insandır. (...) Çok kuvvetli kişiliği var. Kişiliğinin kuvvetliliği bedbaht olmasına sebep olmuştur.” 
Sezer Sezin 1929 yılında Eyüp Sultan’da doğar. Çok küçük yaşta tiyatroya ve sinemaya ilgi duyar. Evden kaçıp filmlerde küçük rollerde oynar. İlk ciddi çalışması Atilla Revüsü’ndeki çalışmasıdır. Kendi kendini yaratan insanlardandır Sezer Sezin. Çok küçük yaşlarda Hürriyet Apartmanı (1944) ve Yayla Kartalı (1945) filmlerinde küçük rollerde oynar. Yapımcı Necip Erses’in isteğiyle, Köroğlu filminde başrollerden birini oynar. Damga (1948) filmindeki ilk önemli oyunuyla ünlenir. Filmin bir hafta salonlarda kalmasını umarlarken, dört hafta gösterilir, kapılarda uzun kuyruklar oluşur. Arkasından Vurun Kahpeye (1949) filmi ile yıldızlaşır.
Üstelik sadece oyuncu olarak da yer almaz sinemada. Oynadığı filmlerin öykü-senaryo seçiminden, yönetmen seçimine, oyuncuların belirlenmesine kadar bütün aşamalarında yer alır. Çeşitli araştırmalarda, kitaplarda Sezer Sezin’i kendisinden sonra sinemaya gelmiş ve başrol oyuncusu olarak yer almış oyunculardan sonra saymak, kişisel nedenlerle bilerek yok saymak değilse, en azından bilgi eksikliğinden ve yanlış bilgiyi çoğaltarak üretmekten kaynaklanmaktadır. Kimi çalışmalarda da yine aynı nedenlerden kaynaklanan, o dönemin ve sonrasının başrol oyuncularını, yıldızlarını sayarak “Sezer Sezin (...) gibi oyuncular yönetmenlerin kendilerini beğenmeleri ile sinemaya başlamışlardır” gibi cümlelere rastlayabiliyoruz. Oysa biraz araştırıldığında bunun böyle olmadığı görülür. 
“(...) Erman Kardeşler’de müdür olarak çalışmaya başlamıştım. Erman Kardeşler’in ilk filminde Sezer Sezin oynamıştı. Onun getirdiği bir teklifle Hürrem Bey, Vurun Kahpeye üstünde düşünmeye başladı. (...) Satın aldık telif hakkını. Sonra da oturduk, Hürrem Bey, Sezer Sezin, Temel Karamahmut, İbrahim Serpil, Selahattin Küçük ve ben tartıştık. Sanıyorum bir iki günlük bir ön çalışma yaptık. (...) Bir gün sordum Hürrem Bey’e ‘bunu kim yürütecek?’ diye. ‘Sen yapacaksın’ dedi. (...) ‘Bu ağır bir işti. Ben şimdiye kadar böyle bir şey yapmadım’ dedim. ‘Yaparsın, yaparsın!’ dedi. O zaman tereddüt ettim. Sanıyorum Hürrem Bey’in bu teklifinde Sezer Hanım’ın bir etkisi olmuştur. Tabii karar veren Hürrem Bey’di ama Sezer Hanım’ın teşviki olmuştur, sanıyorum. Sezinlediğim kadarıyla böyle oldu.” (1) 
Lütfi Akad usta, Işıkla Karanlık Arasında adıyla yayınlanan anılarında o günleri tekrar şu cümlelerle aktarır: “Bir gün Hürrem Erman bir kitap uzattı ‘Bunu oku bakalım’ dedi. Halide Edip Adıvar’ın Vurun Kahpeye adlı kitabıydı, Sezer Sezin getirmiş. (...) Bir gün sırf merakımı gidermek için sordum: ‘Yönetmeni kim olacak bunun?’ Hürrem Erman gülerek ‘Sen’ dedi. Gülüyordu ama şaka eder bir hali yoktu. Ciddi olduğundan kuşkulanarak ‘Ben böyle bir şey yapamam’ dedim. Sakin bir şekilde ‘Yaparsın, biz düşündük yaparsın’ dedi. Biz dediği Sezer Sezin’di. Vurun Kahpeye kitabını o seçtiği gibi ‘Aliye öğretmen’ rolünü kendisinin oynayacağı doğaldı. Bu nedenle kafa dengi, rahat konuşacağı, ortak çalışma yapabileceği bir yönetmen arıyordu. Benim bu işin altından kalkabileceğime kendince inanmış olacaktı.”(2)
SADECE BİR OYUNCU DEĞİLDİR
Sezer Sezin sadece bir oyuncu, sadece bir yıldız değildir. Öncesinde “Erman Kardeşler” film şirketinin kurulmasında, “Damga”, Vurun Kahpeye ve sonraki filmlerde yaşanan tüm süreçlerde, sonrasında kimi oyuncuların, yönetmenlerin sinemaya kazanılmasında Sezer Sezin’in önemli katkıları vardır. “Sezer Sezin’in bulduğu bir hikâye ile Hürrem Erman kararını verdi ve ‘Damga’ adını koyacakları filmi Adapazarı’nda çekmeye koyuldular. (...) Baş erkek oyuncunun, elektrik idaresinde çalışırken Sezer Sezin’in zoruyla filmde oynamaya razı olduğu söyleniyordu. Adı Memduh’tu. İleriki yıllarda sinemamızın sözü edilen yönetmenlerinden biri olacaktı.”(3) Sözü edilen başrol oyuncusu Memduh, filmde Turhan Ün adıyla oynayan sonraki yılların usta yönetmeni Memduh Ün’dür.
Örnekler çoğaltılabilir, belge ve kaynak çok, tanıklar hayatta; yeter ki araştırılsın. 1996 yılında “Sezer Sezin Türk sinemasının ilk yıldızıdır, öncü sinemacılarındandır” cümlesini yazdığımda “efsane yaratma” türünden çeşitli eleştiriler almıştım. Oysa o günlerin en önemli tanığı Lütfi Akad usta, anılarında bu gerçeği gerekçeleriyle ve yaşanmışlıklarla anlatıyor, açıklıyor, belgeliyordu. Öncesinde efsaneler yaratıp, tarihi kendilerine göre yorumlayanlar, kişisel nedenlerle ya da bilgi eksikliğinden Sezer Sezin’i yok sayanlar için belgeler, bilgiler, tanıklıklar ulaşılacak kolaylıkta.   
Atıf Yılmaz’ın anılarında da benzer cümlelere rastlarız. “Bugün hiçbir kadın yıldızımızın cesaret edemediği, özgür, serseri, atak, cesur, kararlı kişiliğiyle Sezer Sezin... Sezer, gerçekten olağanüstü bir insandı.” (4)
Sezer Sezin’in de, sonraki yıllarda çokça konuşulan ve en çok Ayhan Işık’tan, Türkan Şoray’dan bildiğimiz “yıldız kanunları, kuralları” vardır. Ayhan Işık, Türkan Şoray kanunlarını, kurallarını bilenlerin Sezer Sezin kanunlarını, kurallarını da bilmesi, araştırması gerekir. Yıldız olmanın bütün özelliklerini taşıdığını, kitleleri salonlara çekmekten aldığı ücrete, ‘kanun’larına, kurallarına kadar birçok kriteri nasıl uyguladığını o dönemin tanıklıklarından kolayca öğrenebiliyoruz. Bilgi tekelinin kırıldığı, iletişim araçlarının, olanaklarının yaygınlaştığı günümüzde, (bilgiyi de bilgisizliği de ranta çevirenlerin dışında) bilgi paylaşımını gerçekleştirmek mümkün olabiliyor.
Sezer Sezin 50’li yıllar boyunca sürdürür sinemadaki başarısını. 1960 yılında oynadığı Şoför Nebahat filmi ile ikinci önemli çıkışını yapar Sezer Sezin. Şoför Nebahat filmleri seri olarak çekilir. Önünde uzun kuyruklar oluşan, tıka basa dolu salonlardan çıkanlar filmdeki şarkıyı söyleyerek çıkıyordur: “Haydi Nebahat abla, Dodge arabana atla / Dümenimiz yolunda, gazla ablacığım gazla...”
(1) Âlim Şerif Onaran. Ö. Lütfi Akad, Sf 23, 24, 25. Afa Yayınları Mart 1990
(2-3) Lütfi Akad. Işıkla Karanlık Arasında, Sayfa 54, 56. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Nisan 2004
(4) Atıf Yılmaz. Hayallerim, Aşkım ve Ben, Sf. 44. Simavi Yayınları, 1991

FİKRET HAKAN


 ŞAİR, ÖYKÜCÜ, TİYATROCU, SİNEMA OYUNCUSU 16 Temmuz 2017

      
Fikret Hakan Türkiye sinemasının en “baba” oyuncularından, ilk yıldızlarındandı. 1953 yılından bu yana neredeyse hiç aralıksız yüzlerce filmde rol almıştı ve film çalışmalarını bugün de aynı heyecanla sürdürüyordu. Türk sinemasının duayenlerinden olan Fikret Hakan sadece sinemacı da değildi üstelik. Şair, öykücü, tiyatrocuydu aynı zamanda. 60’lı yılların dergilerini karıştıranlar onun için “Türk sinemasının en entelektüel oyuncusu” gibi manşetlere rastlayacaklardır.
“Benim şöyle bir konumum oldu, yıldızdım ama öyle Ayhan Işık gibi, Zeki Müren gibi, Orhan Gürşiray gibi hiçbir zaman kapı baca kırdıran cinsten bir yıldız olmadım. Ama ben daima var oldum. Yıldız olup da bir yere çıkıp, sonra da halkın bıkıp sırtından attığı oyunculardan olmadım. Bu tuzağa düşmedim. Benim dönemimdeki oyuncuların büyük çoğunluğu bir dönem çok büyük yıldız oldular, ondan sonra da bazıları patır patır döküldüler. Üzülerek söylüyorum ama bir gerçektir bu.

Şimdi söyleyeceklerim önemli, bunu bütün genç arkadaşlarım bilmeli, bunun altını çizmeni isterim. İyi bisiklet sürücüsü olmak gerekir. O nedir biliyor musun? İyi bisiklet sürücüsü en önde gitmez. Daima önüne birisini alır, onun rüzgârına girer. Öndeki büyük bir çalımla geçer, alkışları toplar, ama bütün rüzgârı o yer, pedallara basarken herkesten daha fazla güç harcar. Onun rüzgârına girip arkasında giden insan, rüzgârı yemediği için gelir finalde onu pat diye geçer. Rüzgâr kovalayacaksın. Benim var olduğum bütün dönemlerde, hep benden daha büyük yıldızlar oldu, ama ben daima var oldum.”
Tiyatro ve sinema yapmak çocukluğunda oluşmuş bir tutkuydu, edebiyat da belki genlerinde vardı. İmzalarını Gaffar Güney olarak atan, Rus Edebiyatı’ndan çeviriler yapan babası edebiyat öğretmeniydi. “Babamın yıllar önce Varlık dergisinde şiirleri çıkarmış. Babamın asıl ağırlığı Rusya’dan kaçıp geldiği için, Rus Dili ve Edebiyatı’nı çok iyi biliyor olması. Başta Çehov olmak üzere, Rus edebiyatından bir hayli çeviriler yapmış. Ayrıca klasik Rus öykücülüğünün on beş başyazarından kırk kadar öyküyü de çevirmiş o zamanlar. 1940 yılında Seçme Rus Hikâyeleri adıyla yayınlanmıştı kitap. Yıllardır kitap yok ortada, baktım Rus edebiyatı, öykücülüğü üzerine fazla bir çalışma da yok. Ben de birkaç yıl önce bir kış kapandım, ana yapıyı bozmadan bugünün diliyle anlaşılır bir hale getirdim. Özdemir İnce arkadaşım Telos Yayınları’nın başındaydı o zaman, kitabı Klasik Rus Öykücülüğünün Baş Yapıtları adıyla yayınladı.”
Fikret Hakan, 1950 yılında Güzelce Kasımpaşa Ortaokulu’nda okurken Üç Güvercin Operetiyle ilk kez Ses Tiyatrosu’nda sahneye çıkar. “Münir Hayri Egeli zamanında, Ses Tiyatrosu’nda büyük bir akademik atılım yapıldı. Batılı anlamda bir çalışma olarak Üç Güvercin Opereti sahneye kondu. Sınava girmiştim ve yevmiyeli olarak çalışmaya başladım. Üç Güvercin, Leblebici Horhor, Afrodit o yıl oynanan oyunlardı. O zaman Vedat Karaokçu, Nevin Aypar, Şahin Tek gibi isimler vardı tiyatroda. Muhteşem bir ön gösterim yapıldı. Demokrat Parti daha yeni iktidara gelmişti. Adnan Bey, TBMM Başkanı Fuat Köprülü grup halinde galaya gelmişlerdi. Ben ilk defa böyle bir şey görüyorum tabii. Böyle görkemli bir şey oluyordu ve ben içindeydim.”
Tiyatro ve sinema yapmak çocukluğundan beri tutkusudur. Taksim Atatürk Lisesi’nde okumaya başladığında Yeşilçam sokağına da gidip gelmeye başlar. Yıl 1952’dir ve bir gün Renan Fosforoğlu görür Fikret Hakan’ı. “Gel bakalım delikanlı, oyuncu mu olmak istiyorsun” der. Fikret Hakan’ın cevabı “evet”tir. Renan Fosforoğlu onu Önay Film’e götürür. Ömer Aykut’la tanıştırır. Reha Yurdakul da oranın müdürlüğünü yapıyordur. Köprüaltı Çocukları adlı bir film çekeceklerdir ve bu film için oyuncu arıyorlardır. Ömer Bey, Fikret Hakan’ı beğenir ve deneme filmi çekerler. Filmi seyrettiklerinde de beğenirler oyunculuğunu. “Böylece ben sinemaya da başlamış oldum 1952 yılında Köprüaltı Çocukları filmiyle. Tam 18 yaşındaydım. Ondan sonra sokağın adamı olduk.”
“Derken Halk Film’in bir kaç filminde oynadım. Hocam Avni Dilligil’in yaptığı ve ilk kameramanlardan Kenan Erginsoy’un çektiği Karacaoğlan (1955) diye bir film yaptık Mersin’de. Karacaoğlan’ı Bülent Ufuk, sevgilisini de Muhterem Nur oynuyordu. Ben de filmin kötü adamını oynuyordum. Böylece Yeşilçam’a girdik iyice. Giriş o giriş. Arada tiyatrolar yaptım. Bir ara Metin Erksan’ın hem asistanlığını yaptım hem de Cingöz Recai diye bir film yapmıştı Atlas Film’e, orada Şevki diye çok güzel bir kompozisyon oynadım. Orada ‘bu delikanlıda iş var’ dediler. Köprüaltı Çocukları da sükse yapmıştı. Ama asıl benim çıkışım, yani yıldız sistemi içinde sivrilişim 1955 yılında Lütfi Akad’ın çektiği Beyaz Mendil’le, Duru Film’den, Naci Duru’nun filminden olmuştu. Oğlu Süreyya Duru da o zaman ona yapım yardımcılığı yapıyordu. Köprüaltı Çocukları da başroldü fakat ilk önemli çıkışım Beyaz Mendil’le oldu, yılın olayı haline geldi film. Birden bire ‘bu delikanlıyı beğeniyorduk ama esaslı çıkış yaptı. Muzaffer Tema, Ayhan Işık gibi Türk sinemasındaki yerini aldı’ gibi laflar çıktı. ‘Geleceğin büyük oyuncusu olacağına inanıyoruz’ diye övgülü yazılar çıktı basında. 1958’de askere gidinceye kadar yoğun bir çalışma dönemine girdim. Her sene 3-4 tane film yaptım. O ara Atıf Yılmaz’la Gelinin Muradı’nı yaptık. Epey iyi filmler yaptım o dönemde.” Fikret Hakan 1958 yılında Dokuz Dağın Efesi (Metin Erksan) ve Üç Arkadaş (Memduh Ün) gibi iki önemli filmde oynar. Üç Arkadaş Muhterem Nur, Fikret Hakan, Semih Sezerli ve Salih Tozan’ın oynadığı unutulmaz bir filmdir.
“Tabii o zaman edebiyatçılığı da bırakmak zorunda” kalır. “Şiirler devam ediyordu. Öykücülük 1958’e kadar sürdü. Fakat sinema 60’tan sonra yoğunlaşınca öykücülüğü bırakmak zorunda kaldım. Şiir çalışmalarını sürdürebiliyordum.”

YENİLEN KAZANIYORDU BU OYUNDA


      09 Temmuz 2017


Toplumsal cesaret, kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisidir” diyordu yazar. “Yakınlık cesaret gerektirir, çünkü risk kaçınılmazdır. İlişkinin bize nasıl etki edeceğini daha baştan bilemeyiz. Kimyasal bir değişim gibi birimiz değişirse, ikimiz de değişeceğiz. 
Gelişecek mi yoksa tüketecek miyiz? Emin olabildiğimiz tek şey, eğer kendimizi ilişkiye tüm varlığımızla bırakırsak bundan etkilenmeksizin çıkamayacağımızdır.” (Yaratma Cesareti-Rollo May)
Yaşadığı, yaşamaya çalıştığı bundan başka neydi ki zaten. Sevgilerde de arkadaşlıklarda da hayatın değişim yasaları bunu gerektirmiyor muydu? Her insan, her ilişki her olay, yaşadığımız her ‘an’ bizi başka bir noktaya, başka birikimlere götürmüyor muydu? Öyleyse niye bu kadar çekingen ve anlamsız yaşanıyordu ilişkiler. 
“Birini tanımaya çalışmayalı, bunu istemeyeli çok zaman geçti. Biriyle konuşmak istediğinizde, siz de istiyor olursanız benimle konuşabilirsiniz” demişti; ‘an’ların verdiği hazzı, heyecanı birlikte yaşadığını-yaşayabileceğini düşündüğü arkadaşına. Çok şey mi istemişti? Yine duvarlar örülmüştü. Arkadaşlık, dostluk, çoğalmak, ‘an’lık hazlar, heyecan umurunda değildi kimsenin.
‘An’ın coşkusu bir sonraki ‘an’a yoldaş olamıyor, kimse bir başkasının çığlığını duymuyordu.
Yeni yangınlardan, düş bozumlarından korktuğu, fırtınalarından arınıp yaşayamadığı için platonik kalan aşklarını anımsadı. Dillendirme cesaretini gösteremediği duygularını, tutkularını... Oysa yaşam akıp geçiyordu, bir kez daha elde edilemeyecek ‘an’ları ve fırsatlarıyla. Kimsenin buna aldırdığı yoktu. Hoyrat, özensiz ve acımasızdı ilişkiler. Yıllardır yaşadıkları onu daha da hırçınlaştırmış, öfkesine öfke katmıştı.
Hayat yaşanan darbelerle kesintiye uğruyor, her defasında ağır yenilgilerle, onmaz yaralarla çıkılıyordu yıkıntılardan. Yeni bir kültür, yeni bir insan tipi oluşturulmuştu, uzun süreli toplum mühendisliklerinde. Karalama defterine yazdığı küçük notlarına göz atıyordu. Yıllar önce yazdığı nota ilişti gözü: 
Kıskanç, hırslı, bencil, faydacı olan bu yeni insan tipi en yakın dostlarına bile bürokrat ve hoyrat davranmayı erdem sayıyordu. O, diyelim dün, bir ajansta metin yazarı ya da grafikerdir; bir gazetede muhabir, bir dergide editör, bir fabrikada işçidir. Kendisine yapılan haksızlıkların sıkıntısını en çok o yaşamıştır. Yine diyelim bugün, o bölümün yöneticisi olduğunda ise, artık durum değişmiştir. Kıskançlığı, hırsı, bencilliği ona dün yaşadıklarını unutturacak, birlikte çalıştığı arkadaşlarına haksızlık ve kötülük yapmak ‘yeni durumun gereği’ haline dönüşecektir.
İhanetlerle dolu bir tarihin içinde yürüyerek, arıyoruz yolumuzu diye düşündü. İhanetler, ikiyüzlülükler en yakınımızdaydı.
 “İlke fetişistisin” demişti bir arkadaşı, yalnızlaşmak pahasına ilkelerinden ödün vermediği için eleştirirken. Bunca ihanetin, duygusuzluğun, düşüncesizliğin içindeyken, ‘ilke fetişisti’ olmasını anlamalarını beklemiyordu. ‘Hiç değilse biraz sahici olsalar’ diye geçirdi içinden.
Kaçarak yaşamaya alışmıştı o da; hiçbir yere ait değildi. Uzun süredir kurtulduğu alkollü şizofren akşamlarda yaşadığı paranoyalarının, hatalarının, ‘en çok kendime acımasızım oysa kimsenin aynaya baktığı, kendini ve hayatı sorguladığı yok’ diye sızlanıp ağladığı kaçışların yarattığı tahribata rağmen düşlerine, ilkelerine böylesine tutkuyla bağlı olmak güçlü kılıyordu onu; bütün kaçışlarına, yenilgilerine rağmen. “Her şeye rağmen olmaz” demişti eski bir dostu. Oysa bal gibi olabiliyordu işte. Bütün bu kirlenmişliğe rağmen, ‘her şeye rağmen’ sevebiliyorduk hayatı.
Yenilen kazanıyordu bu oyunda ona göre. Bu onun mutluluğuydu. Her yenilgiden daha güçlü çıktığını düşünüyordu. Var olan bu “ilişkilere” yenilmişti fakat bu ilişkilerin insanı olmadığını söylemiyor muydu zaten? Oysa çok basitti bu ilişkiler içinde başarılı olmak. İstenenler, yaşananlar çok sıradandı. O bilinçli olarak reddetmiyor muydu bunları? Bilinçli bir karşı koyuş-reddediş değil miydi onunki? İşte bu yüzden kaybeden kazanıyordu...
Uzun zamandır kimseyle konuşmuyordu, hep anılarını anlatan yaşlı balıkçı dışında. “Mülksüz ve çıplak olmalı” dedi. Yaşlı balıkçının aldırdığı yoktu. Şu lanet olası dünyada kim aldıracaktı peki? Her şey ne kadar da hızlı kirleniyor, ne kadar hızlı tüketiliyordu artık.
‘Uçsuz bucaksız bir yalnızlığın ruhunu yalnız bırakmayan ‘kendini’ seviyordu. Açmazlarına yenik düşmekten, düşlerini yaşayamamaktan, ertelemekten rahatsızdı yalnızca.
Aşk çekiliyordu hayattan ve hayat daha çekilmez oluyordu. Romantizmin bir ‘arıza hali’ sayıldığı bugünlerde ne çok ihtiyacı vardı sahici dostluklara ve sahici bir aşka. Gelgitlerini anlamayan, dostları bunu anlayabilirler miydi?
Bu düşüncelerle indi dolmuştan. Bu kentin sokaklarını, semtlerini gezmeyi seviyordu.
Rast gele bindiği dolmuştan, hiç bilmediği, bugüne dek görmediği bir semte inmişti.
Çocukluğunun, ilk gençliğinin geçtiği, yoksul ailelerin oturduğu mahalleye ne kadar da benziyordu.
Hüzün Cumhuriyeti’nin sokaklarında tüm umutsuzluğu ve hüznüyle aylak aylak dolaşırken hatırlamanın verdiği hüznün tenhalığında intihar eden sanatçıları düşündü. Çok yıkıcı bir tavır, bir reddedişti ona göre intihar. Bir intihar mektubu yazmalıydı: “Ölümümden tanıdığım, hayatıma giren herkes sorumludur.” 
Oysa hep erteliyordu yediğinde sığınacağı yardım isteyeceği bir dost gibi dolaşan intiharını. Yapacağı işleri, söyleyeceği sözleri vardı daha. Yeni yolculuklara hazırlanmalıydı; Mülksüz ve çıplak.
‘Rast gele’ diye söylendi kendi kendine. Rast gele...

YALNIZLAŞMA ÇAĞININ TARİHSEL SERÜVENİ


  02 Temmuz 2017

 

      Zamanı hızlandırabilirsiniz, yavaşlatabilirsiniz de. Dondurabilirsiniz bile. 
Ancak başa saramazsınız. Yapılanı geri alamazsınz.Cashback
Hatırlamanın bile büyük acı verdiği 17 Ağustos depreminden, o telafisi imkânsız büyük yıkım günlerinden belleklerimize kazınan en çarpıcı çığlıktı; “Orada Kimse Var mı?”
Aradan yıllar geçti, belki acılar unutuldu fakat belleklerimize kazınan o çığlık unutulmadı.  İçinde bulunduğumuz iletişim/sizlik çağının yalnızlaşan ve yabancılaşan insanının ortak çığlığını da aynı sözcükler oluşturuyor.
Bir adım öncesinde iletişim çağı, şimdilerde psikopati çağı diye de tanımlanabilen, ölçüsüz ve kontrolsüz gelişen teknolojinin bireyi daha da yalnızlaştırdığı, bencilleştirdiği günümüzde aslında kimse kimsenin çığlığını da duymuyor. Herkesin en çok ötekine sağır olduğu günler yaşanıyor.
70’li yılların başından bu yana yaşanan gelişmeler, bunlara bağlı dönüşümler hayal sınırlarının çok ötesine geçti fakat bunlar insanlığın hayrına yaşanan dönüşümler olmadı.
Önce televizyon girdi evlerimize. O yılların tek ve en önemli eğlencesi, “sosyal iletişim ağı” olan sinemayı yok etti. Neredeyse her mahallede olan yazlık-kışlık sinema salonları kapandı. Sinema salonlarını dolduran aileler çekildi hayattan, evlerine kapandı; sinema salonları alış merkezlerine, iş hanlarına dönüştü.
Sinema mahalle kültürünün de simgelerindendi, komşular toplanıp birlikte giderlerdi sinemalara. Topluca gidilen eğlence yerlerinden biri de, sahiller, deniz kenarlarındaki çay bahçeleriydi. Çarpık kentleşme, denetimsiz göç ve apartmanlaşma mahalleleri, mahalle kültürünü sahilleri ve çay bahçelerini de yuttu.
Hayat o kadar hızlı değişiyor ve o kadar hızlı kirleniyordu ki, insanlara yalnızca geçmişe, avuçlarının içinden akıp geçen hayata ve geri dönüşü olmayan hayatla birlikte yitirdiğimiz değerlere ağıt yakmak kalıyordu artık.
Apartmanlarda kimse kimseyi tanımıyor, komşular birbirlerine gidip gelmiyordu. Çocukların mahalle arasında oyun oynayabileceği alanlar kalmamıştı. Çocuklar hayattan, sokaktan çekilmiş, aileleriyle birlikte evlere kapanmıştı. Böylece hep birlikte konserve hayatlar yaşıyor hale geldik.
Eve kapanan insanın yalnızlaşması, yabancılaşması da kaçınılmazdı. Üstelik hayatın efendileri de, teknoloji de marifetlerini, çabalarını bu yönde kullanıyorlardı. Televizyondan sonra evlere video, kısa bir süre sonra da CD-DVD oynatıcılar girdi. İnsanlar bir başlarına evlere kapanıp saatlerce film izliyorlardı.
Asıl öldürücü darbeyi vuran ve psikopati/yalnızlık çağını başlatansa bilgisayarın eve girmesi, yaygınlaşmasıydı.
Önceleri daha çok çocukların oyun oynamaları için kullanılan bilgisayarın büyükleri de ‘esir alması’ uzun sürmedi. İnternet teknolojisinin icadı ve evlere girmesiyle oluşan “sanal dünya” çılgınlığı iliklerimize kadar işledi. İnternetin olumlu yanlarının kullanılmasından çok mirc, ICQ, MSN gibi sohbet programları, Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım ağları kullanılır olmuştu kısa sürede.
Artık arkadaşlıklar sanal dünyadan ediniliyor, evlilikler oradan yapılıyordu. Etik ve kültürel yozlaşma, çöküntü yaygınlaşıyordu. Bu bir yanıyla insanın ne denli yalnızlaştığının göstergesiyken, bir yanıyla da bu yalnızlaşmayı çoğaltıyor, dahası kutsuyordu.
Bir bilgisayar ve internet bağlantısı yeterliydi sanal dünyanın insanı olmak, size sunulan sanal nimetlerden yararlanabilmek için. Gerçek hayatta konuşamadıklarını orada konuşuyor, dostluğu sanal arkadaşlıklarda arıyor, içini oralarda dökebiliyordu, bu yeni dünyanın insanı.
Yalnızlaşan insan “Orada Kimse Var mı?” çığlığına sanal dünyada yankı ararken, gerçek dünyamızın gerçek insanını, oluşan sanal dünyaya kaptırmış biri olarak ben ve benzerlerimin çığlığıysa artık duyulmuyordu bu sağırlar diyalogu içinde: “Orada Kimse Var mı?” 
ESKİ DEFTERLER, NOTLAR
Gelecekte anımsamak için bugünümüzden ‘iyi şeyler’ bulabilecek miyiz? Karalama defterime yıllar önce yazdığım bir nota takılıyor gözüm:
18 Aralık 1985
…Oğuz Atay’ın ‘Günlük’ünden bölümler okudum. Ömer Madra ile Enis Batur geçen yıl Milliyet gazetesinde “Yarıda Kalan Eserler” başlığıyla, yazarların ölümüyle yarıda kalan eserlerini yayınladılar. Necip Fazıl’ın “Kafa Kağıdı”nın ardından Oğuz Atay’ın “Günlük”ü de yayınlanmıştı. Diziyi sürdürdüler mi bilmiyorum. ‘Günlük’ten çok önemli bir bölüm: “… Türk romanının sorunu kişiliktir. İnsanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavramamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşundadır. (…) Kültürsüzlüktür. Ve en önemlisi, ne kendini ne gerçeği sezememektir. Sezgisizliktir. Duyarsızlıktır. Kapıkulluğudur. (…) Bunları yazmanın da bir yararı yoktur aslında. Kişilik kazanmamış bir yarı aydınlar ortamında, kimsenin yarım yamalak düşünce ve duygu ‘müktesebatı’nı’ irdelemeye, kendi edinimleriyle hesaplaşmaya niyeti yoktur çünkü. Herkes kendinden o kadar memnundur ki, bütün endişesi esnaflığını nasıl sürdürebileceğidir, dükkânda mallar eksik olmasın, yeter. Bu mal, köylünün sefaleti, işçinin direnmesi, ya da küçük burjuva aydınının bunalımı olabilir, fark etmez. Esnaf ve tezgâhtar için bütün mallar satılabildiği ölçüde makbuldür. Köy romanı piyasasında durgunluk mu var, biz de şehre taşınırız, olur biter. (…) Esnaf için bu sözlerin sarsıcı bir etkisinin olacağını sanmıyorum. Ama henüz çetelerin şartlamadığı gençler varsa, yaşı ne olursa olsun kafası, yüreği genç kalmış olanlar varsa belki bu sorunlar üzerinde düşünür diye umuyorum. (…)”

YUSUF SEZGİN


YEŞİLÇAM’IN VEFAKÂR AKTÖRÜ  25 Haziran 2017

1960’lara gelindiğinde Yusuf Sezgin’in oynadığı Hz. Yusuf filmiyle dini filmler modası başlar ve arka arkaya bu tarz filmler çekilir. O güne kadar yan rollerde, karakter rollerinde oynayan Yusuf Sezgin de birden ünlenir, star olur. Bu filmlerin ardından da salon filmlerinin romantik jönü olarak en çok film çeviren oyunculardan biri olur o yıllarda. Anadolu’da seyirci onu Hz. Yusuf olarak tanıyor, bugün de o dönemin seyircisi öyle hatırlıyordur. 
“Hz. Yusuf filmini çektiğimiz dönemde filmin galası için Adana’ya götürdüler beni. Nabi Dilbaz vardı Adana bölgesinden, Yılmaz Güney’e de çok katkıları olmuştu onun. Yeni oyuncular yaratan biriydi. Filmi Televizyon Film’le ortak yapmışlardı Nuri Akıncı’nın yönetmenliğinde. O zaman yazlık sinemalar çoktu. Akşam filmde oynadığım Hz. Yusuf giysileriyle filmin oynadığı sinemaları dolaşıyoruz. Sahneye çıkıyorum, sorular soruyorlar, konuşuyoruz. Başka bir sinemaya yetişmek için sahnenin merdivenlerinden iniyorum, kadının biri geldi ve ‘Bismillahirrahmanirahim’ diyerek elini sürdü üstüme. ‘Teyzeciğim ben peygamber değilim, normal insanım’ dedim. ‘Olsun evladım’ dedi. Hiç unutmuyorum bu anımı. Beni hâlâ Hz. Yusuf olarak hatırlarlar yıllar geçtiği halde.”
Yusuf Sezgin’le konuşurken de bugüne kadar yaptığım bütün söyleşilerde olduğu gibi geçmişte yaşanan güzel anıları, güzel insanları hatırlıyorduk zaman zaman. Yeşilçam setlerde yaşananlarla, filmlerde yaratılan büyülü dünyalarla o dönemi yaşayanların belleklerinde silinemez, unutulamaz anılarla yer alıyordu. Bu anılar hatırlandıkça çoğu zaman hüzünleniliyor, ‘ah nerelere gittik görüyor musun?’ deniyor ya da neşeyle coşkuyla anılıyordu o anlar. Hüzünleniliyordu çünkü o anılarda yer alan birçok insan bugün artık yaşamıyordu. Hüzünleniliyor, gözler doluyordu çünkü anıları olanlar için o güzel günlere dönmek artık mümkün değildi. Kimi zaman coşkuyla, neşeyle anılıyordu, çünkü dolu dolu yaşanmış, güzel anılardı her biri. 
İyisiyle kötüsüyle “farklı” bir dönem yaşanmıştı sinemada da, hayatın birçok alanında olduğu gibi. Bugün o döneme ve o dönemde yapılanlara “nostalji modası” gözüyle bakmak, yaklaşmak yerine (dahası bunu içi boşaltılmış bir modaya dönüştürmek ve bundan rant sağlamak yerine) gerekli dersleri çıkaracağımız, bugünün dünyasına, sinemasına bakarken gerekli referansları yaratabileceğimiz bir tutumla yaklaşmalıyız. Kadir, kıymet bilmez vefasızlığımıza, yapılan her şeyi küçümseyen kibirliliğimize yönelik bir iyileştirme ve özeleştiri olarak da adımlar atmış olabiliriz böylece. Akbabalık, ölü sevicilik gibi hastalıklı yaklaşımları “geçmiş bilinciyle”, geçmişe sağlıklı yaklaşarak aşabiliriz. Dünün sineması, iyisiyle kötüsüyle “dün” yapılanlar olmasaydı “bugün” olabilir miydi?
22 Nisan 1946 yılında doğan Yusuf Sezgin de birçok sinemacı gibi Bakırköylüydü. O yıllarda Ses ve Yelpaze gibi dergilerde sinema yazıları yazan Melih Vassaf’ın önerileriyle önce manken olarak, aynı yıl da Dormen Tiyatrosu’nda oyuncu olarak başlar sanat hayatına. 1961 yılında girer Dormen Tiyatrosu’na, Bulvar ve Almanya’dan Bir Yar Gelir Bizlere adlı iki oyunda oynar. İkinci oyunun oynandığı günlerde Sırrı Gültekin’in Kavgasız Yaşayalım filmiyle sinemaya geçer. 1962 yılında irili ufaklı bazı yan rollerde oynar. 
“1963 yılında Hz. Yusuf’u çevirince başroller başladı. O yıl dini filmler furyası oldu ve ilk temsilcisi bendim bu filmlerin. Film çok tutulunca tekrar dini bir film olan Hüseyin Peyda’nın yönettiği Veysel Karani’yi çektik. Arkasından yine Hüseyin Peyda’nın yönettiği Yahya Peygamber’i yaptım. Ondan sonra dini filmlerden salon filmlerine geçtim. Pesen Film’e yaptığımız Kerime Nadir’in romanından uyarlanan Posta Güvercini’nde oynadım, üç Koçyiğit’le. Hülya Koçyiğit, Nilüfer Koçyiğit ve Feryal Koçyiğit’le. Ondan sonra yine Pesen Film’e Türkan Şoray’la Karanfilli Kadın’ı çektik Nevzat Pesen yönetmenliğinde. Bilge Olgaç’ın yönettiği Nikahsızlar’ı yaptık yine Pesen Film’e. O dönem çok film çekiliyordu. 1964-65’lerde en çok film çeken jön bendim. Yılda 28-29 filme kadar çıktı. O dönemde köy ve avantür filmleri de başladı. Pervin Par’la Aşkım Silahımdır filmini çektik, Işık Toroman’a. Televizyon Film’e Erkek Dediğin Böyle Olur’u yaptık yine Pervin Par’la. Böyle devam etti.” 
1970’lere gelindiğinde Yusuf Sezgin de bir süre sinemaya ara verir. “Benim gibi çok arkadaş da ara vermişti. Televizyonla sinemanın mücadelesinde seks filmleri furyası başlayınca Yeşilçam’da. Yaklaşık bir buçuk yıl film çekmedim, o tarz filmlerde oynamamak için.”
Önceden küçümsenen Türk filmlerinin sonradan benimsendiğini, 80’lerden sonra o filmleri küçümseyen aydınların da benimseyeceği filmlerin yapıldığını söylüyor Yusuf Sezgin. “Şimdi görüyorum da bizim 60’lı, 70’li yıllarda çektiğimiz filmleri pek benimsemiyor, ‘Türk filmi’ diye küçümsüyorlardı. Günümüzde, 90’lı yıllarda bakıyorum kanallar siyah-beyaz haftaları yapıyor ve seyirci de çok mutlu oluyor eski filmleri, o filmlerdeki İstanbul’u seyretmekten. Daha kaliteli, daha iyi olduğunu söylüyor. Ama bu demek değildir ki şimdi iyi filmler çekilmiyor. Çok iyi filmler de yapılıyor ama maliyetleri çok yüksek projeler bunlar. Sponsorlarla ancak yapılabiliyor. Bakanlığın belirli bir katkısı var o da yeterli değil. Doğru, aydınlar küçümsüyordu bizim sinemamızı. 80’lerden sonra o aydınların da benimsediği filmler yapılmaya başlandı. Örneğin Zeki Ökten, Ömer Kavur, Şerif Gören ve başka yönetmenler kaliteli, dışarıda derece alan filmler yaptılar. O aydın kesim de benimsedi.”

YILMAZ KÖKSAL


KOMİK KOVBOY 18 Haziran 2017

Avantür-komedi filmlerin, hareketli sahnelerin unutulmaz oyuncusu Yılmaz Köksal 1939 yılının 15 Temmuz’unda Adana, Osmaniye’de doğar. 1950’de ilkokulu bitirdiği yıl İstanbul’a gelir. Tophane Sanat Okulu’nda okumaya başlar. O sıralar bütün hayali, isteği denizci olmaktır. Astsubay okulunun sınavlarına girer ve kazanır. Boyu 1 cm kısa diye almazlar. Ortaokulu bitirdiği yıl gemilere girer, Avrupa’yı dolaşır. Macera duygusu, hareketli yaşam, heyecan yapısında vardır. Bir-iki yıl gemilerde çalıştıktan sonra döner ve okuluna devam eder. Fakat bu gemi yolculuklarında, uğradıkları İtalya’da içine sanat aşkı düşmüştür.
1939 - 2015
“Geminin ikinci kaptanı İhsan Çatık, çok muhteşem bir insandı, sanata çok düşkündü. Venedik’te, San Marco Meydanı’nda Aida Operası’na götürdü beni. Hayran kaldım. Sanatçı ateşinin ilk düştüğü yer, San Marco Meydanı’nda o muhteşem dekoruyla izlediğim Aida Operası’dır. Liseyi bitirdiğim yıl ne yapacağımı düşünürken, Haldun Dormen’in Küçük Sahne’ye yetiştirmek üzere stajyer talebe aradığını öğrendim. Haldun Dormen 1954 yılında Amerika’dan yeni dönmüş ve Küçük Sahne’yi devralmıştı. İmtihanları kazanamadım, ışık şefliği yapan Yılmaz adındaki arkadaşım vesilesiyle Dormen Tiyatrosu’na girdim. 1955 yılında ilk oyunla biz başladık. Haldun Dormen gibi ekol sahibi birinin yanında bu işi öğrenmem büyük şanstı. Orda çok şey öğrendim. 10 yıl Dormen Tiyatrosu’nda çalıştıktan sonra, 1965’te sinemaya geçtim. O dönemde yine büyük bir şans, Tunç Başaran’la tanışmıştım. Orhan Kemal’in Murtaza romanını sinemaya aktaracaktı. Müşfik Kenter, Ayfer Feray oynuyorlar. Ayfer Feray tiyatrodan arkadaşım zaten. Orada bir fabrika işçisini oynadım. Bu ilk filmimdi, böylece sinemaya başlamış oldum.”

60’LARIN SONUNDA ARANAN İSİM OLDU

Avantür filmler, tarihi filmler modadır o yıllarda. Arka arkaya vurdulu kırdılı, aksiyonlu filmlerde oynamaya başlar Yılmaz Köksal. Fantoma İstanbul’da Buluşalım, Güney Ölüm Saçıyor, Kan Su Gibi Akacak, Gönüllü Kahramanlar, Cehennemde Şenlik Var gibi hareketli filmlerin aranan oyuncusu olmuştur 60’lı yılların sonunda. 
1970 yılında hâsılat rekorları kıran Çeko filmiyle ilk başrolünü oynar. Filmleri Anadolu’da çok büyük iş yapar. “Baktılar atlıyor, zıplıyor bir adam var, ağzı laf da yapıyor, ‘Hadi şu rolü de sen oyna’ derken uzun yıllar çok değerli arkadaşlarımızın, abilerimizin yanında bu işi öğrendik. Bu arada da ufak tefek firmalardan başrol teklifleri geliyordu. Benim hiçbir zaman başrol oynayacağım diye bir kompleksim yoktu. İyi bir karakter oyuncusu olayım, sinemada iyi bir yerim olsun, bunu yapmak istiyordum. Ama öyle durumlar oldu ki, ben başrol oynamaya mecbur edildim. Aç kaldım, 7-8 ay kimse bana iş vermedi bir ara. Bazı oyuncular istemiyordu beni sanıyorum. Sonunda öyle bir yerden teklif geldi ki... Çeko diye western türü bir hikâye, o dönemde o filmler modaydı. Erman Film’den geldi bu teklif. Bu işsiz kaldığım 7-8 ay içinde boş kalmayayım diye, Ahmet Öztekin adıyla senaryolar satıyordum firmalara. Yılmaz Köksal adıyla yazsam ciddiye almayacaklar düşüncesiyle, Edebiyat Fakültesi’nde bir hoca bu diye 2-3 bin liraya senaryo satıyordum. Öyle geçindim o aralar.”

STARLIK DÖNEMİ KISA SÜRDÜ

O yıl gişe rekorları kırar, Anadolu’da büyük iş yapar film. “Film bittiği zaman Hürrem Bey’in yanında filmi seyrediyoruz. Hiç unutmuyorum, ayağa kalktı, perdenin önüne geçti ‘Hepinize teessüf ederim’ dedi. Biz şaşırdık kaldık, ‘niye’ dedik. ‘Bana bu filmi renkli çektirmediğiniz için’ dedi. Aynı dönemde Kezban Paris’te çekildi Erman Film’e, 700-800 bin liraya çıktı. Bizimkini onun yanında öylesine çekti firma, 160 bin liraya çıktı, kıyamet koptu ‘pahalıya mal oldu bu film’ diye. Sonra Erman Film’de devam ettim. Avare filmini, Hoş Memo’yu çektim, çok çalışmalarımız oldu. Sonra Memduh Ün’le, Uğur Film’de başladık çalışmaya. Zehir Hafiye’ler, Önce Sev Sonra Vur’lar... Sanatta çok şey beklememek, haz duymak, onurunu taşımak lazım. Bu çok güzel bir duygu. Trilyonlara değer, öyle aman aman büyük paralar kazanamadık. Kazanan arkadaşlarımız da oldu tabii. 
Benim starlık dönemim kısa sürdü. Seks filmleri, arabesk filmler dönemi başladı. 74’ten, 80 yılına kadar ara verdim. O arada yine senaryolar yazıp geçinmeye çalıştım. Arada bir kaset-plak dükkanı açtım. Onu beceremedik, ticaret bizim işimiz değildi, kapattım.”
Yılmaz Köksal avantür filmlere değişik bir tat getirmiştir. Vuran-kıran bir kahramandır fakat komik ve sevimlidir de. “Bunların çoğunun hikâyeleri benimdi. O ilginçliği ben yakalamaya çalışıyordum. İyi komedyen var, iyi avantür çeken var ama ikisini bir arada götüren yoktu. Ben onu getirdim. Hem avantür, avantürün yanında da gırgırını yapan adamı, yumruk yediği zaman ‘ulan ben sana gösteririm’ deyip gülen adamı getirdim. Kötü bir şey yapmadım ben sinemada. O konuda huzur doluyum.”
Hareketli ve tehlikeli sahnelerdeki başarısı çocukluğundan bu yana sporu çok seviyor ve yapıyor olmasından kaynaklanır. “Türkiye’de karate, judo yoktu ben ilk yapanlardanım. Çok iyi yüzerim. Tramplen atlama, barfiks, güreş, boks... Futbol hariç yapmadığım spor kalmadı. Bunlar ilerde benim işime yarayacak diye yapmıyordum. Sporu spor olarak yapıyordum. Faydasını şimdi de görüyorum. Hâlâ sabah erken kalkarım evde ya da spor salonunda en az 20 dakika spor yaparım. Eskrim dersi, bale dersi aldım.”

SELMA GÜNERİ


 SANATÇI AİLENİN SANATÇI KIZI, İYİ FİLMLERİN OYUNCUSU 11 Haziran 2017

 

Benden önceki döneme ben çok daha fazla titizleniyor, saygı duyuyorum. Ben çok ucundan yakaladım, sonuna doğru diyebilirim. 50’li yıllara bakıyorum, 60’lı yılların başına bakıyorum Sezer Sezin’lerin, Belgin Doruk’ların, Ayhan Işık’ların dönemi müthiş bir şey. Büyük bir aşkla yapıldığını gördüm. Ben ilk filmimde heyecanımdan ve üzüntümden düşüp bayıldım. İnanılmaz yokluklara rağmen sinema yapılıyordu. Öyle sarıyor ki sizi, o zor şartlarda her şeye rağmen sinema yapıyorsunuz. Çok büyük saygı duyuyorum o dönemin insanlarına. Şimdi olacak şey değil, mümkün değil yapılamaz. O bir dönemmiş her şeye rağmen, bütün ‘yok’lara rağmen sinema yapmış insanlar. Yürekle, aşkla yapılmış. Zaten öyle yapılır bu iş. Şartlarınız konforlaşsa da, çok elverişli şartlarda da çalışsanız yine de sevmek zorundasınız. Gerçekten de oyunculuk çok zor bir iş. Yüreğinizle yoruluyorsunuz, beyninizle yoruluyorsunuz. Her oynadığınız tipleme, her çizdiğiniz karakter sizden bir şeyler koparıp götürüyor. Hissedenler için konuşuyorum tabii yoksa rol yapanlar için değil.”
Yeşilçam’ın iyi filmlerinin iyi oyuncusu Selma Güneri, çocuk yaşta tesadüfen kendini içinde bulduğu Yeşilçam için söylüyordu bunları. Bugün sinemamızın içinde bulunduğu zor koşullarında sinema yapmaya çalışanlara da çok büyük saygı duyduğunu, sinema adına teşekkür ettiğini söylüyor. “Gerçekten kişisel çabalarla çok büyük bir risk altına giriyorlar. Kendi paralarıyla, beyinleriyle, emekleriyle sinema yapmaya çalışıyorlar. Ama bu ‘tamam sinema oldu, Türkiye’de sinema var’ demek değil. Salon durumları malum, ne kazanacakları belli değil, insanlar büyük bir cesaretle giriyorlar bu işe. Nereye kadar gidecek, ne zaman toparlanır, bu hepimizin meselesi tabii, bu ülkenin meselesi.”
Selma Güneri sanatçı bir aileden geliyor. Babası Lütfi Güneri bir dönemin ünlü ses sanatçısı, yorumcusudur. Yine bir dönemin çok ünlü ses sanatçılarından Ahmet Üstün dayısı. Bizim kuşağın ilk gençlik dönemi idollerinden olan Selma Güneri farklı fiziği ve içimizin derinliklerine işleyen bakışlarıyla, izlediğimiz iyi filmlerindeki oyunuyla ayrı bir yeri vardı bizler için. Kendisinin de çok sevdiğini, filmografisinde ayrı bir yeri olduğunu söylediği Son Kuşlar, Bitmeyen Yol, Ben Öldükçe Yaşarım, Nikâhsızlar gibi filmleriyle bu özel yeri edinmiş, Yeşilçam’ın unutulmayan yüzleri arasındaki haklı yerini almıştı. 
Selma Güneri’nin sinemaya başlamasının ilginç bir hikâyesi var. Çocuk yaşlarda Amerika’da olan babasının yanına gider, ilkokul dönemini orada geçirir. Daha sonra İstanbul’a döner ve öğrenimine Kandilli Kız Lisesi’nde devam eder. O günlerde bir akrabası Perde dergisinin açtığı yarışmaya katılacaktır. “Bana geldi, benim yardımcı olmamı, kendisine moral vermek için yanında bulunmamı istedi. Biz de annemle birlikte ona destek vermek üzere yarışmanın yapıldığı Dormen Tiyatrosu’na gittik. Kulisteydik, Perde dergisinin sahibi Lütfi Gökmen Bey babamdan dolayı annemi tanıdı. Beni de görünce müthiş bir reaksiyon gösterdi, ‘büyümüş, ne kadar güzel bir genç kız olmuş’ diye. Türk sinemasının yeni yüzlere ihtiyacı olduğunu neden bizim yarışmaya katılmadığımızı sordu, üstelik sanatçı bir aileden de geliyordum. Büyük bir ısrar vardı o gün. Henüz çok küçüktüm, 13 yaşındayım ve ortaokula gidiyorum. Gerek yok, olacak iş değil gibi olumsuz tepkiler gösterdik. Fakat çok ısrar olunca kıramadık ve ben sahnede buldum kendimi. Erkan Yolaç sunuyordu. Ayıp olmasın hatırları kırılmasın diye çıktım sahneye. Nasıl olsa böyle bir şey olmayacak, ben bu işi yapmayacağım diye düşünüyorum. Zaten oraya şoset çorap ve örgülü saçlarla gitmişim. Kandilli Kız Lisesi’nde yatılı okuyorum o zaman. Bir hoşluk olsun diye çıktım sahneye. Sonuçlar açıklandı, ben birinci seçildim.”
“1964 yılının başında birinci seçilmiştim, 1964 yılının sonunda ilk filmimi çekiyorum. Sevgili Nilüfer Aydan’la ilkokul yıllarından tanışıyorduk. Nilüfer de Amerika’dan dönmüş Halit Refiğ’le evlenmişti. Halit Refiğ İstanbul’un Kızları filmini çekecek. Gençlik filmi, kalabalık bir kadrosu var. Nilüfer, Halit’e ‘bizim Selma genç kız olmuş, Perde dergisinin yarışmasında da birinci seçilmiş. Sinemacı olacak herhalde, ona da bir rol verelim’ diyor. Bana geliyorlar ve ben yine hatıra binaen, en azından birinci seçildim bir anı olur diye kabul ediyorum. O filmin sonunda çok olumlu eleştiriler alıyor benim oyunum. Dolayısıyla devam ediyor filmler o tarihten itibaren. Filmler gelmeye başladı, Son Kuşlar (1965) geldi. Son Kuşlar’dan da bir Altın Portakal geldi. 1966, 3. Antalya Film Festivali, en iyi kadın oyuncu. Bu defa olaya daha ciddi bakmaya başladım ve ‘bu benim mesleğim olacak’ dedim o zaman. Çünkü âşık olmuştum sinemaya. Genlerde de var, ailede çok sanatçı var. Babam, dayım, ağabeyim müzisyen, şarkıcı. Neden olmasın dedik ve devam ettim. Sonra iddialı filmler peş peşe geldi.” 
En büyük şansının hep çok iyi ekiplerle çalışma olanağı bulmak olduğunu düşünüyor Selma Güneri. Bir de çok seçici olmasının sinemada yaptığı kariyerinde önemli bir payı olduğunu söylüyor. “Eğer sinemada birkaç iyi filmle kariyer yaptıysam bunu benim seçiciliğime bağlamak lazım. Senaryoyu mutlaka okurdum, çok ciddi çalışmalar yapardım üstünde. Gelen her teklifi kabul etmezdim. İyi ki de öyle yapmışım. Çünkü benim kariyerimi belirleyen o yıllarda çekilen ve hâlâ unutulmayan filmler oldu. Duygu Sağıroğlu’yla tanışmıştım. Bitmeyen Yol filmini çektik. Tunç Başaran’la On Korkusuz Kadın filmini yaptık arkasından. Sonra Ben Öldükçe Yaşarım filmi geldi. Yılmaz Güney’le çalışmalarım oldu. Malum o zamanlar sinema okulları yoktu ama benim için Yılmaz Güney iyi bir okul oldu. Yılmaz Güney’den ben gerçekten oyunculuğun ne demek olduğunu, nasıl olması gerektiğini, bir oyuncunun nasıl davranması, nasıl düşünmesi gerektiğini öğrendim. Daha sonra da böyle sürdü gitti filmler.”