25 Mart 2020 Çarşamba

HAYATIMIN EN SAHİCİ KAHRAMANIYDI ANNEM


04 Haziran 2017

Annem Şerif Kara, 1957 yılının eylülünde tanımadığı, daha önce hiç görmediği babamla evlenerek Yeşilköy’deki eve gelmiş. Annemin, 1958 yılında doğan ilk çocuğu Emine üç ay, 1959 yılının haziran ayında doğan ikinci çocuğu Nesrin de yalnızca altı ay yaşayabilmiş.
Yeşilçam filmlerini çağrıştırırcasına söylersem ‘Benim annem de bir melekti.’ Birçok çocuk gibi ben de geç anlamış, geç sevmiştim annemi. Babamın hırpalamalarına karşı duracağım yerde, ben de (dayatılan erkek rolünü erken yaşlarda reddetmeme karşın) gençliğin verdiği hırçınlıkla üzmüş, kırmıştım, ilk gençlik yıllarımda. O babamın da, benim de, kardeşlerimin de hırpalamalarını tüm anaçlığıyla göğüslemiş, hoyratlıklarımızı karşılıksız sevgisiyle, bize hayat dersi verircesine ‘sessiz’ karşılamıştı. Bizler onun bu bilge duruşuna karşın içlendiğini, içine attıklarının onu içten çürüttüğünü fark edemeyecek kadar ‘dünyalı’ydık. Bizim küçük ailemiz kadar, yakın akrabalarımızın her ferdi üzerinde emeği vardı; sevilir, sayılırdı. Babaanneme yıllarca koltuk değneği olmuş, son nefesine kadar yanından ayrılmamıştı.
Babamın alkollü cinnet akşamlarının hırçınlıklarına, hoyratlıklarına birçok anne gibi biz çocukları için katlanmayı seçmiş, babamın erken yaşta ölümüyle, üç çocuğuyla yalnız kalmıştı. Bütün bu ‘çilekeş anne durumu’nun ötesinde, belleğimin uzanabildiği en eski görüntülerinde bile kentli ve güzel bir kadın vardı. Sanki köyden evlenmek için kente gelmiş gibi değil de kentte doğmuş, kent kültürüyle yetişmiş, kendine özgü duruşu olan bir kadın vardı karşımda hep. Babaannemin de, annemin de bu ‘sıra dışı durum’larını, kendilerini nasıl böyle yetiştirebildiklerini hiçbir zaman algılayamadım.
Babamın 1977 yılındaki erken ölümüyle, zorlu bir hayat bekliyordu annemi. O güne dek hiç çalışmamış olan annem, birçok işte çalışarak beni ve iki kardeşimi okuttu; kızlarını evlendirdi, torunlarını büyüttü. Annemin hayatımdaki yerini, önemini anladığımda yirmili yaşların sonuna geliyordum.  Bunu fark ettiğimde hayatımın ‘en sahici’ kahramanı olmuştu ve vakitsiz ölümüne kadar büyük bir sevgiyle bağlandım. Bildik anlamda ‘vefalı-hayırlı bir evlat’ olduğumu söyleyemem. Annem hayatının hiçbir döneminde hak ettiği gibi yaşayamamıştı.
Üniversiteyi kazanıp Ankara’ya gittiğimde, büyük özveriyle beni okutabilmek için çabalamıştı. Benim için vazgeçilmez olduğunda ve hayatımda önemli bir yeri olduğunu fark ettiğimde artık birçok şey için çok geçti. Yaşadığı sıkıntılı yıllar onu içten çürütmüş, ruhundaki örselenmişliklere bozulan sağlığı da eklenmişti. Sinsi hastalıklar içten içe kuşatıyor, her geçen gün bir yenisi daha ekleniyordu çaresiz hastalıklarına. O, tüm sağlık sorunlarına karşın çocuklarını düşünüyor, onlar için çırpınıyor, torunlarını büyütmek için türlü fedakârlıklara girişiyor yine de kimseden hak ettiği sevgiyi göremiyor, kimseye ‘yaranamıyor’du.
Dedemden kalan bahçeli ev apartmana dönüşüp içinde oturacağımız daireye geçtiğimizde de, ‘bir ev yoktan nasıl var edilir’i göstermişti bize. Her an evi için yeni bir şeyler yapıyor, yeni eşyalar alarak, eksiklerini tamamlıyordu.
Yıllarca boğuştuğu hepatit ve şeker hastalığının üstüne kalp krizi de geçirince direnci iyiden iyiye kırılsa da hayatla bağını koparmıyor, komşularıyla iyi ilişkiler geliştiriyordu. Hayata böylesine bağlı olduğu fakat hastalıkların içten içe güçsüz düşürdüğü annem, kanser olduğunu öğrendiğinde de “Göreceksin bunu da yeneceğim” diyordu. Tedaviye başladığında, her kemoterapi sonrası çok ağır geçiyor, günlerce yatakta ağrılar içinde kıvranıyordu. Bütün vücudunu saran hastalık beynine ulaştığında hemen bilincini yitirmese de, konuşabilme yetisini yitirmişti ve derdini işaretlerle anlatmaya çalışıyordu. O günler, hayatımın en acı, en dayanılmaz günleriydi benim için. O durumda karşımızda eriyip giden anneme ilaç olamamak, acılar içinde defalarca ölüp ölüp dirilmesi karşısında çaresiz kalmak kahrediciydi.
2006 yılının 28 Mart’ında, bize veda ettiğinde 64 yaşındaydı. Zamansız ve erken ölümüyle ben de ölmüştüm. Bütün tarihim, geçmişim onunla birlikte yok olmuş, daha da yalnızlaşmıştım. Yakınımdaki bütün ölümlere alışsam da, bugün bile resimlerine, kamera görüntülerine bakamadığım annemin ölümünü kabullenemedim, alışamadım.
Hayat tüm acımasızlığıyla sürüyordu. Hayatın güç gösterisine, gücünü sınama acımasızlığına, kimi zaman açmazlarıma yenik düşsem de direnerek sürdürecektim mücadelemi şimdiye dek olduğu gibi. Koltuk değneklerine ihtiyacım da yoktu.

Her geçen gün anılarımızdan, geçmişimizden daha da koparılarak, daha da yalnızlaşarak; geleceğe güzel anılar biriktiremeden, dahası yeni yeni kötü anılar ekleyerek yürüyorduk tenhalaşan hayatlarımızla. İlerleyen yaşımıza karşın hayata yenik düşmemek için direnmiş ‘eyvallah’ dememiş yitik bir kuşaktan olsak da son yıllarda yeni hastalıklar edinmeye başlamıştık. Çalan her telefonla hastalanan ya da ölen arkadaşlarımızın acı haberlerini alıyorduk artık. Hayat acımasızdı ve geri dönüşü yoktu. Yıllarca kafa tutan, baş kaldıran bizlerden intikamını almaya başlamış gibiydi tüm acımasızlığıyla. Yine de boyun eğmeyip direniyor, mücadeleyi sürdürüyorduk. Yeni sürprizleri yeni acılarıyla hayat devam ediyordu ve türlü hastalıklarımıza karşın reddederek, direnerek sürdürecektik yaşamımızı. Belki de katlanamadığı buydu ve fakat sevdiklerimizin, attığı gül yaralıyordu en çok.

FANTASTİK KAHRAMANLAR (2)


 28 Mayıs 2017

Çizgi roman uyarlamaları, süper kahramanlarla ya da kovboylarla sınırlı kalmaz. Tamamen yerli kahramanlardan uyarlanan tarihsel fantazya en önemli damarını oluşturur bu furyanın. Her şey belki de Karaoğlan’la başlar. İlk Karaoğlan filmi Karaoğlan – Altaydan Gelen Yiğit’tir.
19 Mayıs 1965 günü Akşam gazetesinde “Karaoğlan’ı beyazperdede canlandıracak bir genç aranıyor” başlıklı ilanla duyurulan yarışmayı Kartal Tibet kazanır. Kartal Tibet çizgi romanın yaratıcısı ve sonrasında sinemaya uyarlayan Suat Yalaz’ın düşündüğü oyuncudur. Suat Yalaz’ın kapısını çalanlar arasında o yılların romantik jönü Cüneyt Arkın da vardır. Suat Yalaz “senden Karaoğlan” olmaz diye geri çevirir Cüneyt Arkın’ı. Bu reddediş yeni bir Cüneyt Arkın’ın doğmasına yol açar. 
Karaoğlan – Altaydan Gelen Yiğit öylesine tutar ki o yıllarda bir furyayı da başlatır. Gişede büyük hasılat elde eden ilk filmin ardından Baybora’nın Oğlu ve Camoka’nın İntikamı’nı yönetir Suat Yalaz.
Karaoğlan’lar Yeşilçam’da bir çığır açar ve ardından taklitleri başlar oluşan furyada. Suat Yalaz da yarattığı seriyi sürdürür Bizanslı Zorba ve Karaoğlan Yeşil Ejder’le.
Karaoğlan’la birlikte Danyal Topatan’ın canlandırdığı unutulmaz Camako da bir kahramana dönüşür. Karaoğlansız bir Camoka filmi de çeker Suat Yalaz: Camoka’nın dönüşüCamoka’nın İntikamı’nda da olağanüstüdür Danyal Topatan.
Renkli çekilen Karaoğlan Geliyor’un da yönetmeni Suat yalaz değildir ve fakat başrol oyuncusu Karaoğlan’ı canlandıran Kartal Tibet’tir. Mehmet Aslan’ın yönettiği filmin esin kaynağı da Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun daha önce de uyarlanan Cengiz Han’ın Hazineleri romanı olarak gösterilir.
Bu esnada başka bir gazetede Malkoçoğlu adlı başka bir çizgiroman yayınlanmaya başlamıştır. Malkoçoğlu, Süreyya Duru’nun yönetmenliğinde kendini Yeşilçam’da bulur. Karaoğlan Yeşilçam’dan çekilirken, yerini başrolünü Cüneyt Arkın’ın oynadığı Malkoçoğlu alıyor, Tarkan ve Kara Murat ise sırada bekliyordur.
Cüneyt Arkın’lı Malkoçoğlu serisi Ölüm Fedaileri’nde biterken Süreyya Duru başrolünde Serdar Gökhan’ın oynadığı Malkoçoğlu Kurt Bey’i çeker. Günlük gazetelerde tefrika edilen çizgi romanların tarihsel kahramanları Yeşilçam’da yer almayı sürdürür. Sezgin Burak’ın yarattığı Tarkan da Kartal Tibet’in oyunculuğuyla bir Yeşilçam kahramanına dönüşür. Tunç Başaran’ın yönettiği ve çok tutulan Tarkan’ın ardından furya devam eder. Seri, Tarkan Camako’ya Karşı, Tarkan Canavarlı Kule, Tarkan Gümüş Eğer, Tarkan Viking Kanı, Tarkan Altın Madalyon ve Tarkan Güçlü Kahraman Kolsuz Kahraman’a Karşı ile sürer.
Tarkan maceralarını tamamlayıp Yeşilçam’dan çekilirken bu kez yerini Kara Murat alır. Fatihin akıncısı Kara Murat’ın ilk sinema macerası Natuk Baytan’ın yönettiği Kara Murat Fatihin Fedaisi’dir. Film yine çok büyük bir ilgiyle karşılaşır ve devamı gelir. Kara Murat serisi, Fatih’in Fermanı, Kara Murat Ölüm Emri, Kara Murat Kara Şövalyeye Karşı, Kara Murat Denizler Hakimi, Kara Murat Şeyh Gaffar’a Karşı ile sürer. Serinin son filmi Kara Murat Devler Savaşıyor olur.   
Tarihi filmlerin dekoru Bizans’tır. Bizans da surlar, kaleler yani kaçınılmaz olarak Rumeli Hisarı, saraylar, zindanlar ve kavga sahnelerinin çokça yaşandığı meyhaneler demekti. 
Yeşilçam’ın kalıpları kaçınılmaz olarak tarihi filmlere de yansır. Bizanslılar Battal Gazi’nin eşini öldürüp oğlunu kaçırır; köy basıp yaşlıları kılıçtan geçirir, kızlara, kadınlara işkence eder, tecavüz ederler. Zindanlardaki tutsak Türklere acımasız işkenceler yaparlar. Sonuçta Kahpe Bizans hep kahpe kalır.
Kahramanlarımızın gözü karadır, çoğu kez tek başlarına dalarlar onca düşmanın arasına. On parmaklarında on marifet, yaylarında birden çok ok vardır düşmana atılacak. Komiktirler, alabildiğine ironik ve mizahi. İçlerindeki çocuk hiç büyümemiştir ve bu filmlerine de oyunlarına da yansır, kendileriyle dalga geçmeyi de bilirler. Yiğittirler, kimseye boyun eğmedikleri gibi sözlerini de sakınmazlar.
Bütün bunların toplamında onlar sadece Yeşilçam’ın değil bizlerin de çocukluk kahramanlarıdırlar. Sanki filmlerin unutulmaz oyuncuları değil, mahallemizin örnek aldığımız ağabeyleri, ablalarıdırlar. 
Tek başlarına ordulara meydan okuyan bu kahramanlar arasında gözü pek ve kılıç kullanmakta usta kadın kahramanlar da yaratır Yeşilçam. Bunlardan biri de Mehmet Aslan’ın yönettiği Aybiçe Kurt Kız’dır.
Birçoğumuzun çocukluk kahramanlarının at koşturduğu, kılıç kuşandığı, acımasız kötülerden intikam aldığı tarihsel fantazya filmleri de Yeşilçam’la birlikte birçok furya gibi devrini kapatır.

YEŞİLÇAM’IN KOVBOYLARI

Yerli westernlerde oynamayan yoktur neredeyse. Doğal mekanlar hazırdır nasılsa. İç mekanlarsa az masraflı platolarda oluşturulur. Vahşi Batı’nın kasabası ise Ahmet Sert’in kurduğu içinde kiliseden salona bir çok ayrıntının yer aldığı tıpkı bir western kasabasını andıran platoda çekilir. Bir anda yerli Cango’lar, Ringolar, Sabata’lar, Gringolar, kötü haydutlar, şuh Meksikalı kızlar, şerifler, çiftlik sahipleri, Kızılderililer çoğu küçük bütçeli ve iç içe çekilen yerli western filmlerinde boy gösterir. Bildiğimiz Yeşilçam kalıplarının dışında, değişik bir fantazya oluşturur bu filmler.
Genellikle kötü adamların adı Ramon’dur yerli westernlerde. Yılmaz Atadeniz’in iç içe çektiği iki bölümlük Maskeli Beşler destanı bu türün önemli örneklerindendi. Olaylar Amerikan İç Savaşı yıllarında Meksika’da geçer.

FANTASTİK KAHRAMANLAR (1)


  21 Mayıs 2017

Yeşilçam sineması ve seyircisi salonlardan çekilmiş, televizyona taşınmıştı seksenli yıllarda. Filmlerle birlikte sanki iyilikler de çekiliyordu hayattan. Sonu belirsiz bir maceraya sürükleniyordu dünya.
Kötüler, tüm insani değerleri ve insanları ezmeye girişmişken tanklarıyla, silahlarıyla bir adam dünyayı kurtarmaya kalkışmıştı sessiz sedasız. Hepimizin çok yakından tanıdığı, sevdiği bu adamın dünyayı kurtarma çabalarından habersizdik o günlerde. Boğaziçi Üniversitesi Sinema Kulübü’nün “esefle sunduğu” Cüneyt Arkın filmi Kara Korsan ve iftiharla sunduğu Dünyayı Kurtaran Adam gösterimleri yeni bir keşfin başlangıcı oldu. 
Fantazyanın kurgusal dünyasında, geriye dönüş yolculuğu başlamıştı; dün küçümsenen, horlanan, yok sayılan filmler ve yönetmenleri yeniden keşfediliyordu. Bu keşif başlangıçta bir alaycılığı içerse de zamanla bir sahiplenmeye dönüştü.
Kinema dergisinin Dünyayı Kurtaran Adam ve Cüneyt Arkın özel sayısıyla her şey değişti. Dünyayı Kurtaran Adam bu keşfin dönüm noktası oldu. 
Efsane, filmin dünyanın en kötü on filmi arasında ilk sıralara seçildiği söylentisiyle başlamıştı ve Dünyayı Kurtaran Adam ilk ve en önemli kült filmimiz olmuştu böylece. Her tür ya da furya kendi oyuncularını, starlarını da yaratıyordu. Salon filmlerinin yakışıklı jönü olarak ünlenen ve yıldızlaşan Cüneyt Arkın kişisel çabalarıyla başka bir Cüneyt Arkın daha yaratır ve avantür filmlerin de, fantastik filmlerin de en önemli oyuncusu olur. 
Kimler yoktu ki uçan, takla atan, kale surlarından gözünü kırpmadan atlayan, motosikletle ya da at üstünde akrobasi yapan, jönden dayak yiyen efsane isimler arasında. 
Yeşilçam kalıpları, süper kahramanlar furyasına alabildiğine hâkimdir. Avantür sinemanın bütün kuralları, genç seyirciyi salonda tutabilmek için aksiyonun, vurdulu kırdılı sahnelerin, şiddetin artmasıyla sürdürür varlığını. 
Birbirinin benzeri süper kahramanlarımız değişse de, anlatılan öyküler birbirine benzer. Formül aynıdır: Dünyayı mahvetmek isteyen bir kötü adam ve dünyayı kurtaran çoğu maskeli kahramanlarımız. 
Filmlerin mutlu biten sonlarında “kuş kafese girer” ve tıpkı o tekerlemedeki gibi “olmaz böyle vakalar” Türk polisi mutlaka kötü adamları yakalar.
Dünyayı kurtaran ilk ve tek kahramanımız Cüneyt Arkın değildir. Çok öncesinde de dünyayı kötülerin elinden kurtarmaya çalışan süper kahramanlarımız vardı. Örneğin Süpermenlerimiz ya da Yılmayan Şeytan filminde Bay Tekin, nam-ı diğer Bakırbaş da dünyayı kötülerden kurtarır. 
Bu filmlerin perdeye yansıyan vurdulu kırdılı ya da eğlenceli öyküleri kadar kamera arkasında da kimi zaman tehlikeli, kimi zaman eğlenceli unutulmaz anlar, anılar yaşanır. 
Maskeli süper kahramanlarımız 70’li yıllarda çoğalır. Maske, kahramanlarımıza gizem kattığı gibi sanki süper olduklarını kanıtlayan bir simgedir de. 

ÇİZGİ ROMAN KAHRAMANLARI

Yeşilçam kaynaklarını Batı’nın, Amerika’nın çizgi romanlarında ararken, kimi zaman tarihe ve destanlara dalıp kendine ulusal kahramanlar yaratır. Yerli çizgi roman tarihsel fantazyayı etkilerken, yabancı çizgi roman da Yeşilçam’ın süper kahramanlarına esin kaynağı olur. Çizgi romanın yetmediği yerde fotoroman kahramanları yetişir imdadımıza. 
Çizgi romanların süper kahramanları da, dünyayı kötülük saçan tehlikeli adamlardan kurtarmak için farklı suretlerde yansır fantastik sinemanın düşsel öykülerine.
Örümcek Adam Yeşilçam’a 1966 yılında girer fakat uzun ömürlü olamaz, devamı gelmez. Yılmaz Atadeniz’in İtalyan fotoromanından esinlenerek yönettiği Kilink ise bir furyaya dönüşür. Yılmaz Atadeniz’in Kilink’i Uçan Adama karşı mücadele ederken, başka maceralarda Şaşkın Hafiye’yle karşılaşır, Mandrake’nin karşısına çıkar, ya da Frankeştayn’a Karşıdır, Caniler Kralı’dır, Kolsuz Kahraman’a Karşı’dır. Ölüler Konuşmaz filminde elmas soyguncularına karşı mücadele eder. 
Süper çizgi kahramanlarımızdan Kızıl Maske ise iki koldan girer Yeşilçam’a. 1968 yılında aynı adla biri Tolgay Ziyal’ın yönettiği diğeri Çetin İnanç’ın yönettiği iki Kızıl Maske çekilir. Çetin İnanç’ın, daha bizden olan kahramanı Kızıl Maske argo konuşur, arkadaşı Diyarbakırlı Memo suretindeki Sami Hazinses yerel espriler yapar.
Çok kaynaklı ve marjinal Yeşilçam yapımlarında süper kahramanlar resmi geçidi devam etmektedir. Bu uyarlamalar Yeşilçam ruhuna uygun sürerken Süpermen de sık sık konuk olur Yeşilçam’a.
Süper Adam filmleri ilgi görünce Kilink’te olduğu gibi dişisi de yapılır, Feridun Kete’nin yönettiği Süper Kadın Dehşet Saçıyor filmiyle. Çoğu zaman tek kahraman yetmez Yeşilçam ruhuna. Captain Amerika, Spiderman ve güreşçi El Santo, Üç Dev Adam’da bir araya gelir. 
Çizgi romanların sadece maskeli, pelerinli, uçan ya da koşup taklalar atan süper kahramanları uyarlanmaz Yeşilçam’ın fantastik dünyasına. Türkiye’ye gelirken Red Kit olan Lucky Luke da üç kez uyarlanarak Yeşilçam’ın ilkleri arasında yerini alır. Red Kit’i sinema filmi olarak beyazperdeye ilk kez Yeşilçam aktarır.
Çifte Tabancalı Damat’ta Öztürk Serengil, düşlerinde Red Kit olduğunu sanıp, kendini Vahşi Batı’da bulur. İzzet Günay da Aram Gülyüz’ün filminde, Red Kit olarak Dalton’lara karşı mücadele eder. Aram Gülyüz bir kez de Atını Seven Kovboy filminde Sadri Alışık’lı Red Kit çeker. Pekos Bill, Tom Braks, Zagor ve Kaptan Swing de uyarlanır, bu furya içerisinde Yeşilçam’ın fantastik filmlerine. Tunç Başaran’ın yönettiği Kaptan Swing Korkusuz Adam’da her şey aslına uygundur.
1970’te Mehmet Aslan’ın yönettiği Zagor filmiyle baltalı ilah, dünya sinemasındaki ilk macerasını her ne kadar baltasız olsa da Yeşilçam’da yaşar, Cihangir Gaffari’yle. Sonrasında Nişan Hançer, iki Zagor macerası çeker: Zagor Kara Korsan’ın Hazineleri ve Zagor Kara Bela. 

AYTAÇ ARMAN


 SIRA DIŞI FİLMLERİN SIRA DIŞI OYUNCUSU 14 Mayıs 2017

 “Çok sıcak bakıyorsunuz, gözlerinizde pırıltılar var. Çocukluğunuz sevgi ortamı içinde mi geçti?” diye sorar Nuray Oğuz, Aytaç Arman’a. 1991 yılıdır ve Aytaç Arman o tarihte 21 yıllık oyunculuğunu doldurmuştur. Gerçekten de gözlerinde pırıltılar vardır ve sıcak bakıyordur. Aynı zamanda hüzün de vardır bakışlarında. “Ben hüzünlü bir coşku ya da coşkulu bir hüzünüm diye tanımlarım kendimi. Hayat da öyle değil mi zaten? İnsanlar genellikle hayatın ya hüznüne kaptırır gider ya coşkusuyla sürüklenir. Olur mu? O bir bileşkedir ve ikisini birden yaşamak lazım. Çünkü mutluluk ve mutsuzluk bir med-cezir halinde gelir ve gider.”
1970 yılında bir yarışma sonucu sinemayla tanışan Aytaç Arman 1949 Adana doğumludur. Köy kökenli ailesinin kentte doğup büyüyen ilk ferdidir. “İlkokul sonrasında teknik okullarda okudum. Yapılanmamın temelinde geometri ve matematik, giderek logaritmik, trigonometrik değerler ve dengeler var. İstanbul’da Elektrik Mühendisliği okudum 3. sınıfa kadar. Sinemaya başladığım için eğitimi bırakmış değilim. Ekonomik yetersizlikten dolayı eğitimimi sürdüremediğim için tesadüfen sinemaya başladım. Aytaç Arman benim gerçek adım değil. Gerçek adım ülkenin bugünkü durumunu da anlatır; Veys el İnce. Veysel diye geçiyor, Arapça kökenli.”
Sinemanın oyuncu ihtiyacı yarışmalarla da karşılanıyordur.  Kara kaşlı, kara gözlü, uzun boyludur Aytaç Arman. Arkadaşları resmini bir yarışmaya gönderir. Matematiği ve matematik hocasını çok seviyordur. Arman da matematik hocasının soyadıdır. Arkadaşları bu soyada uygun isim ararken Aytaç’ı seçer. “Tesadüfen başlayan bir yolculuk ama bugün taşıdığım bütün değerleri bu yolculuğa borçluyum. Bu işe başladığımda, saygıyla izlediğim sinema alanını tanıdığımda bana her şey bir garip gelmişti. Kırsal kökenli olduğum ve Adana gibi bir yerden geldiğim için tepkilerim sert oldu. Dayatılan hiçbir şeyi kabul edemedim ve sistemin dışına itildim. Dolayısıyla daha dikkatli olmam, kendime sahip çıkmam gerekiyordu. Sistem destekli olsaydım, sistem yıkıldığında, zaafa uğradığında ben de yok olacaktım. Sistem hangi dönemde, nasıl sallanırsa sallansın hep var oldum. Herkese bahşedildiği gibi, bahşedilen sanatçı kimliğiyle bugünlere geldik ama ben sanatçı değilim, ben sinema oyuncusuyum. Yapılanmamı sağlıklı sürdürüp, yıllarca süren sinema oyunculuğu geçmişime rağmen henüz yolun başındayım, kişiliğimin sanatçı boyutunu yetkinleştirebildiğim noktada kendime sanatçı diyebileceğim.”
İhsan Yüce’nin ve Süreyya Duru’nun çok önemli yeri vardır, Aytaç Arman’ın sinema serüveninde. 1970 yılında İhsan Yüce bir film çeker. (Hayat Cehennemi - Hiç, 1971. Yönetmen/Senaryo: İhsan Yüce) “Orada küçük bir rol oynamıştım. Yetersiz koşullarda gerçekleştirilen bir filmdi. Filmi ben de görmedim. Benim ilk filmim olarak Baba filmi bilinir. Yılmaz Güney’in oğlunu oynadım. Finalde babasını öldüren bir oğuldu. Ondan sonra da yıllarca, sistemin dışına itildiğim için, ikinci, üçüncü sınıf yapımlarda mahallenin namusu, garibin hakkı gibi rollerle dram avantür filmlerde oynadım.  Yılmaz Güney ilk tanıştığımızda bana ‘Aytaç, ne bulursan oyna, aslolan kameradır. Kamerayla olan meseleni çöz’ demişti. Sistem dışına itildiğim dönemde çok filmde oynadım ve kamerayla daha çok karşı karşıya kaldım.  Objektifle olan meselemi ve mesafemi, onun özelliklerini ve kendi özelliklerimi o pratik içinde çözümleyerek geldim. Bunun bana müthiş artıları oldu. Daha sonra Süreyya Duru’yla karşılaştım. Bu karşılaşmayı yine İhsan Yüce sağlamıştı. İlk ciddi sorumluluğum Duru’nun Bedrana filmidir. Daha sonra yine Süreyya Duru’yla Kara Çarşaflı Gelin’i çektik. Güneşli Bataklık, Fıratın Cinleri ve Yılmaz Güney’in Düşman filminde oynadım.”
Sonra da uzun yıllar ara verir sinemaya. Kendi iradesiyle çalışmaz. 70’li yıllar bitmiş 12 Eylül gelmiştir. 1986’ya kadar sürer bu ayrılık.  “Sinemaya ara verdiğim yıllarda ‘Nereden geliyorum? Ne yaşadım? Bu ülkede ne yaşandı? Sinema neydi? Sanat neydi? Bunun içinde ben neydim?’ gibi sorularla kendimle hesaplaşmaya yönelik 5-6 yıllık bir süreç yaşadım. İyi ki öyle yaşamışım. Kendimi, hayatı, sanatı, sinemayı, yaşadığım ilk on yıllık oyunculuktaki birinci dönemimi bunların hepsini harmanlayarak Adı Vasfiye’ye varacak bir süreç içerisinde kendimi daha iyi tanıdım. Bunun sonuçlarını Atıf Yılmaz’ın Adı Vasfiye filminde ben de gördüm, bütün sinema da gördü. Ardından hep hoş ve kaliteli filmlerde, seçerek oynadım. Özel hayatımdan oldukça özverili davranarak direnmeye çalıştım.”
Sinema serüvenini iki döneme ayırır Aytaç Arman. ‘80 yılına kadar süren 10 yıllık süreç birinci dönemini oluşturur. 86’da Adı Vasfiye ile başlayan süreç de, daha deneyimli bir oyuncu olarak 2. dönemidir. “Şu ana kadar sürdürdüğüm yolculuktan hoşnudum. Hayat size bir şeyler dayatıyor ve siz onu göğüsleyebiliyorsanız, sonuçta hayat onun bedelini size ödüyor, karşılığını alıyorsunuz.” 
Ödüllü filmlerin ödülsüz oyuncusudur. “Oynadığım filmler ödüllü ama benim bir tek ödülüm var. Gece Yolculuğu filminden aldığım Altın Portakal, En İyi Erkek Oyuncu ödülü. Karakter hakkında Ömer Kavur’a bir şeyler sorduğumda bana, ‘Aytaç, senin kaygılarını taşıyan bir adam’ demişti. Onun dışında profesyonel olmayan ödüllerim var tabii. 1980 yılında sinema yazarlarının En İyi Erkek Oyuncu ödülünü verdiler. Fakat 12 Eylül gelmişti, ödülü alma şansım olmadı. Düşman filmindeki oyunumla almıştım bu ödülü. Benim için çok anlamlı, çok önemli bir film.”
“Nasılsın?” diye soranları son zamanlarda “Memleket gibiyim” diye yanıtlar. “Memleketin hali ahvali külli vahimken, bunu en iyi yansıtan ayna sanat alanı oluyor. Çünkü sanat bu ülkede desteklenmezken, kösteklenmiştir. Sanat kavramının içi boşaltılmıştır, ilgisi olmayan sanatçı olmuştur. Kokuşmuşluk, çözülmeler, dağılmalar... Genelde sanat alanında, özel olarak sinema sanatında çözülmeler, dağılmalar ortaya çıkıyor.”

KARTAL PENDİK GİTTİK GELDİK

  07 Mayıs 2017
 
Bu başlık Kartal, Pendik arasında mekik dokuduğumuz, gidip geldiğimiz gençlik yıllarımızda sinema salonlarını kaplayan erotik-komedi filmleri çağrıştırıyor olsa da (bu isimde 1976 yapımı bir film var ayrıca), Pendikliler resmi işlemleri, arkadaş-akraba ziyaretleri için Kartal’a, Kartallılar da yine arkadaş-akraba ziyaretleri, alışveriş ve diğer güzellikleri için Pendik’e sıkça gidip geliyordu. Pendikliler de idari anlamda ‘Kartallı’ sayılıyordu o günlerde. 
Ortaokul ikinci sınıftaydım yanılmıyorsam; ders arasında kızlar tuvaletinin önündeki kalabalıktan lisede okuyan kızlardan birinin intihar girişiminde bulunduğunu öğreniyoruz. Okulun güzel kızlarından olan Ayşen, sevgilisinden hamile kaldığı için intihar girişiminde bulunmuş, ölmek istemişti. Onu daha sonraki günlerde okulda görmedik. Yaşanan bütün dramlara rağmen hayat akıp gidiyordu. 
Aradan yıllar geçti. İlk gençliğimi yaşadığım günlerde hayatımızın akışı da değişmeye başlıyordu. Şimdilerde özlemini daha çok çektiğimiz değerler, erdemler, yaşam biçimleri hayattan el çekmeye başlamışlardı birer birer. Tramvaylar, troleybüsler, bahçe içindeki evler, boş yeşil alanlar, çocukluk oyunlarımız; mendil kapmacalar, köşe kapmacalar, saklambaçlar ve aç kapıyı bezirgânbaşılar, gazoz kapakları, hatta gazozlar, tahta bacak cambazlar, misketler, macuncular ve pamuk helvacılar, çikletlerden çıkan artist resimleri... Her biri çekiliyordu hayatımızdan. “Benim balonlarım vardı, onları kimler aldı” gibi şarkılar yapılıyordu artık. Biz de misketlerimizi, balonlarımızı, uçurtmalarımızı arıyor, geri istiyorduk. Fakat artık yoktular. Tıpkı çocukluk-gençlik idollerimiz gibi. Düş şatosu sinemaların hayal kahramanları, onları beyaz perdesinde izlediğimiz sinema salonları gibi. O sinemalar da yerlerini apartmanlara, iş merkezlerine bırakmışlardı. Her şey değişiyordu.
70’li yıllar başlayıp yaşanan ekonomik kriz sonucu sinema salonları kapanıp beton yığını iş merkezlerine dönüşürken, televizyonun evlere girmesiyle, Yeşilçam sinemasında da ana akımı oluşturan aile filmleri dönemi kapanmış, salonları Bond filmlerini andırır bikinili, iç çamaşırlı kadınların süslediği vurdulu-kırdılı avantür filmler, erotik komediler ve giderek softundan hardına ‘parçalı-eklemeli’ porno filmler doldurmuştu. 70’li yılların ortalarına geldiğimizde Ayhan Işık’lı, Cüneyt Arkın’lı, Yılmaz Güney’li, Ediz Hun’lu, Türkan Şoray’lı, Fatma Girik’li, Hülya Koçyiğit’li filmleri izleyeceğimiz salonlar da, o filmler de kalmamıştı artık. Ülkede ‘yine’ çalkantılı günler yaşanıyor, aileler evlerine çekiliyordu. Yeşilçam’ın idolleri de kopmuşlardı çok sevdikleri sinemadan. İşte o günlerde krizi çok derin yaşayan Yeşilçam yeni arayışlara girmiş, televizyonun da etkisiyle eve kapanan ailenin yerine ‘sokaktaki adama’, ‘lümpen’ seyirciye film yapmaya başlamıştı. Önceleri seks-komedi diye başlayan bu furya zamanla pornoya kadar uzandı. Filmlerin masum kızları soyunmaya başlamıştı. “Masum” seks-komedi, hatta avantür filmlerin aralarına yabancı filmlerden “parçalar” döşendi. Sinema salonlarının önünde teşrifatçılar, “üç film birden”, “parça var”, “her muamele var” diye çağırıyordu artık sokaktan geçenleri. Taşradan, Anadolu’dan gelmiş, “buraların yabancısı” olanlara sinema salonuna değil, “geneleve” geldiğini düşündürtecek tarzda çağrılardı bunlar. Daha sonra yerli pornolar çekilmeye başlandı. Seks ve porno dönemi kendi starlarını da yaratmıştı. 
İşte yıllar önce okul tuvaletinde, sevgilisinden hamile kaldığı için ölmek isteyen Ayşen’e de 70’li yıllarda çekilen bir (sonraları birçok) yerli pornoda rastlamıştı insanlar küf kokulu, rutubet ıslağı salonlarda.
O yıllarda sokak edebiyatı da bu filmlerin adlarında karşılık bulmaya başlamıştı. Günümüze kadar gelen “Parçala Behçet”, “Yırt Kazım” gibi... 1976 yılında çekilen, Kemal Kan’ın yönettiği ve oyuncuları arasında Hadi Çaman, Aysun Güven, Meral Deniz, Necati Er, Ata Saka, Arap Celal ve Birtane Güngör’ün olduğu “Kartal Pendik Gittik Geldik” adlı filmin dışında, o dönemin film adlarından sadece bir kaçını sayalım isterseniz: Dam Budalası. Yakalarsam Severim, Ye Beni Mahmut, Ah Deme Oh De, Tak Fişi Bitir İşi, İşte Kapı İşte Sapı, Hasan Almaz Basan Alır, Ayıkla Beni Hüsnü, Şeftalisi Aya Benziyor, Şipşak Basarım, Biri Gitti Biri Geldi, Beni Mahvettiler, Otobüs Neriman, Civciv Çıkacak Kuş Çıkacak, Bal Badem, Ilık Ilık, Isıt Beni, Oh De Yavrum Oh De, Oldu Olacak, Olmaz Şimdi, Öttür Kuşu Ömer, Tamam mı Canım, Vur Vur Kaç Kaç...
KARTAL, PENDİK SİNEMALARI
Çizgi romanların süper kahramanları dışında, sinemanın kahramanları da bizler için örnek aldığımız öykündüğümüz, onlar gibi olmak istediğimiz figürlerdi.
Pendik ve Kartal yazlık ve kışlık salonlarıyla bir sinema cennetiydi. Pendik’te 70’li yıllarda sahilde konserler de verilen Emek Sahil, Park, Konak, yazlık ve kışlık Mehtap, Okmen, Cep ve Ark sinemalarını sayabiliyorum benim anımsayabildiğim.
Kartal’da da 70’li yılların sonuna kadar yazlık ve kışlık salonuyla Uzunkaya, yazlık bahçe sinemaları Çınar, Çamlık, Kervan, Bizim, Işıklar ve Yeni sinema, kışlık salonlarıyla da Kömürlük ve Belediye sinemasında sayısız film izlemiştik

KIYIDA BİR ÇIPLAK ADAM DURMUŞ DÜŞÜNÜR


  30 Nisan 2017

 

“Bulut mu olsam,
gemi mi yoksa?
Balık mı olsam, yosun mu yoksa?
Ne o, ne o, ne o
Deniz olunmalı, oğlum,
bulutuyla, gemisiyle, balığıyla, yosunuyla.”
Şiirdeki ‘deniz’i devrim olarak okuyabiliriz. Yazı başlığı da önce “Devrim yapılmaz, devrim olunur”du. Hepimiz uzun bir yolculuğun içindeyiz; arayışlarımız buluşturuyor bizi kimi zaman, yollarımız kesişiyor. Toplumlar sınıflara ayrıştığından bu yana çatışarak gelişiyor. Öncesinde de olan ‘çatışma’nın sınıfsal yolculuğunda yaşanan gelişmeler, dönüşümler her zaman güzellikleri, mutlulukları çoğaltarak sürmedi ne yazık ki. Açlıklar, sefalet, büyük savaşlar, insan kıyımları, soykırımlar büyük trajediler olarak kazındı insanlık tarihine, geçmişimize…
Tarih söylendiği ya da sanıldığı gibi her zaman ileri gitmez, geri dönüşler de yaşanır. İşte devrim de sanat da yaşanan trajedilerin yinelenmemesi, olumsuza geri dönüşlerin olmaması, gelişmenin “güzele” doğru olması, güzelliklerin çoğaltılması için başvurduğumuz “araçlar.”
Tarih boyu yaşanan devrimler de, sanat da hayatı anlamlı kılma, güzelleştirme yönünde büyük katkılar sağladı insanlığa.
Devrimleri de sanatı da yaratan, uygulayan insanlık, tarihi boyunca devrimlerle bir üst aşamaya sıçradı, hayatı biraz daha anlamlı ve güzel kıldı, fakat eksik giden bir şeyler vardı. Devrimlerin içinde olundu toplumsal dönüşümler yaşandı fakat devrim olunamadı.
İnsanlık tarihi kadar eski olan sanat alanında da resimden müziğe, tiyatrodan sinemaya farklı alanlarda dünyayı güzelleştiren ürünler verildi, sanat yapıldı fakat sanat olunamadı. Devrim olmak, sanat olmak üzerine düşünelim, konuşalım, yazalım…
Bilinir; soru soran mutsuz olur. Sürdürürsek, ‘çok soru soran daha da mutsuz olur’a ulaşırız. Mutlu olmayı hedefliyorsan mutsuz olmayı göze alacaksın. İnsanlık tarihi, güzele ulaşmak için mutsuz olmayı göze alan, kendilerini, bireysel beklentilerini feda etmiş öncülerin yaptıklarıyla anılır; tarihi o öncüler yazar. Mutluluk ya da güzellikler büyük dönüşümlerle kazanılır, dönüşümlere de devrimlerle, sanatla ulaşırız. Devrime ve sanata dâhil olmanın yolu da soru/lar sormaktan geçer. O sorular bizi devrim/sanat olmaya ulaştırırsa güzel; yoksa biz yalnızca yaptığımızla kalırız. Yaptığımız da her zaman yıkılmaya, geri dönüşlere açık olarak kalır. 
Sanatı da devrimi de sürekli kılamazsak, bunun sonucunda devrim olamazsak kazanan “insanlık” olmayacaktır, öyle de olmuştur. Devrim olunamazsa başka ve daha güzel bir dünya da kuramayız, güzel günler de göremeyiz. Kurduğumuzu sandıklarımız da güçlünün ve kötünün karşısında kumdan kaleler gibi yıkılır gider… Örnekleri çok.
Toplumsal devrimleri bu yazıda dışarıda tutarak, ‘devrim olmak ve dönüştüren sanat/çı olmak’ üzerine aklımın erdiğince bir şeyler yazayım diye başlamıştım. İlk cümlelerden itibaren yaşadığım yoğun bilinç akışı, yazının nereden başlayıp nereye akacağını belirsizleştirdi; çünkü belirsizliklerin çoğaltıldığı yeni bir çağa geçmiştik herkesin farklı adlarla tanımladığı ve üzerinde fikir yürütmeye, analizler yapmaya, teoriler üretmeye çalıştığımız zemin çok kaygandı artık. Yeniçağın en belirgin özelliklerindendi her şeyi flulaştırmak, belirsizleştirmek.
Gündemi, günceli izlemeye çalışırsanız size sunulanın ötesine ulaşmanızın imkânsıza yakın olduğu,  yolların perdelemelerle örüldüğü bir sistem oluşturulmuştu yeniçağda. Yenidünya düzeni ve onun yükselen değerlerinin başlangıcı da bu yeniçağın başlangıç yıllarına denk geliyordu.
Kısa tarihimizin yakın ve kanlı miladı da o yıllara denk getirilmişti. Eylül telafisi olanaksız acılarla başladığında çoğumuz yeni devrimlere gebe bir dünyada yaşadığımızı düşünüyor, düşlerimizi büyütüyorduk.  Öncülerimiz tarihin akışını değiştiren devrimler yapmış, güzel miraslar bırakmışlardı çünkü.  Bize düşen hayata geçmiş devrim düşünü, “sürekli devrim”e devrimlere dönüştürebilmekti. Hayatı dönüştüren sanatı üretmek, sanat olabilmekti. Öyle mi oldu?
Gelinen noktada durum neydi? Gerçekleşmesi gittikçe uzaklaşan hayaller... Yine de imkânsız hayaller peşinde koşmayı sürdürüyorduk.
Büyük toplumsal dönüşümler gerekiyordu başka bir dünya düşünü gerçek kılabilmek için. Büyük toplumsal dönüşümleri de ‘insan’ gerçekleştirecekti. Var olan insan malzemesiyle başka bir dünya kurabilmek olanaklı mıydı? O dünyaya adım atılsa bile inşa edebilmek, sürdürebilmek, dönüştürebilmek olanaklı mıydı? Yaşanan tecrübeler gösterdi ki, olanaklı değildi. İşte bu nedenle “devrim yapılmaz, devrim olunur”du, olunması gerekirdi. Geçmiş deneylerde gerçekleştirilemeyen buydu.
İnsanlığın önüne yeni bir toplum projesi koyan ideolojiyi temsil eden siyasal yapılanmalar/devletler bunu gerçekleştirecek ‘yeni insan’ı yaratmayı başaramadı. 95 yılda insan egemen ideolojilerin sözcüsü, uygulayıcısı siyasal iktidarların baskıları altında kirlendikçe kirlendi.
 ‘Yeni insan’ı önce kendi içimizde yaratmalıyız. Bu bir tür ‘iç devrim’dir. Bugünün egemenleri, devletin tüm olanaklarını da yanlarına/arkalarına alarak,  son 37 yıldır kendi kindar-dindar nesillerini inşa etmeyi başardılar. Muhalif olduğunu, başka bir dünya istediğini söyleyen birey/ler de sistem içinde erimeyi, kirlenmeyi, sisteme yamanmayı, çarpanlarına bölüne bölüne, kanıksaya kanıksaya sürdürdüler. Çünkü muhalif birey, siyasal yenilgilerin dışında yaşam koşullarına da yenildi ve sistemin sunduğu nimetlerden yararlanma yarışına girdi. Kendi iç devrimini gerçekleştirememiş bireyin toplumsal dönüşümleri gerçekleştiremeyeceğini görmedi. Yenildi, kirlendi, kirlendikçe yabancılaştı. Sistemin tüm dayatmalarını kabullendi. 
İşte tüm bunlardan dolayı devrim yapmak değil devrim olmak gerekiyordu; tüm açmazlarımıza, dünyevi sıkıntılarımıza, endişelerimize rağmen… Onlardan da kurtulmak için…

İLK FİLMLER


CUMHURİYET ÖNCESİNDE SİNEMA... İLK FİLMLER... 23 Nisan 2017

Sinemamızın geçmişine, ilk yıllarına yönelik bilgi ve belge eksikliği bazı soruları bugün de yanıtsız ya da tartışmalı bırakmaktadır. İlk Türk filmine yönelik tartışmalar, araştırmalar yeni sorularla ve yeni belgelerle bugün de sürmektedir. Ülkemizde sinemanın “sembolik” doğum tarihi 14 Kasım 1914 olarak kabul edilmektedir.
1876-1877 yıllarında yaşanan ve 93 Harbi olarak anılan Osmanlı-Rus Savaşı’nda yaşanan yenilgiden sonra, Ruslar Ayastefanos’a (bugünkü Yeşilköy) bir “zafer anıtı” yaparlar. 1914 yılında Almanya ile ittifak yaparak 1. Dünya Savaşı’na katılan Osmanlı İmparatorluğu, halkın “milli duyguları”ndan yararlanmak, desteği artırabilmek için Rusların Ayastefanos’ta (Yeşilköy’de) yaptıkları anıtı yıktırır. “Savaşa resmen katılışımızın üçüncü günü resmi politika ve propagandayla halkın üzerinde oluşturulan kışkırtıcı milli duygular anıtın yıkılmasını adeta kaçınılmaz kıldı. Dünyada olup bitenlerden habersiz bırakılan halk, Rus Savaşı’nın yenilgisiyle acısını, 1. Dünya Savaşı’nın eşiğinde zafere dönüştürme umudu ile anıtı yıkmaya başladı. Ama anıt öylesine sağlam temeller üzerine kurulmuştu ki, sonunda ordu işe karışmak zorunda kaldı. O da epeyce bir uğraştan sonra Türk milleti için acı bir anısı olan, ama sanat tarihi açısından oldukça önemli olan anıtı yıktı.”
O tarihte yedek subay olan ve öncesinde Sigmund Weinberg’in yanında sinema aygıtlarını kullanmayı öğrenmiş olan Fuat Uzkınay, anıtın yıkılışını filme alır. Böylece 14 Kasım 1914’de Fuat Uzkınay tarafından çekildiği söylenen “Ayastefanos’daki Rus Abidesinin Yıkılışı” adlı 150 metrelik belge film, ilk “Türk filmi” olarak tarihe geçer. Fakat bu filmi bugüne dek gören olmamıştır. Filmin çekilemediği ya da çekildikten sonra yandığı, kaybolduğu yönünde kuşkular vardır. Bu konuda, sinema tarihçisi ve araştırmacı Nijat Özön’ün ve Burçak Evren’in değerli araştırmaları, katkıları olmuştur. Nijat Özön “İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay” (TSD Yayınları, 1970 İstanbul) adlı kitabında bu kuşkuları dile getirmiştir. Konuyla ilgili birçok makale yayınlayan, araştırmalarını kitaplaştıran Burçak Evren de kuşkularını ve öncesinde çekildiği söylenen filmlere yönelik belgelerini bu kitaplarda kaleme alır. Yeni belgeler sinemamızın “sembolik” doğum tarihini değiştirmese de bilinmezliklerin, belirsizliklerin aydınlanması açısından önemlidir. 
Belgelemek bakımından önemli olmakla birlikte Cumhuriyet sonrası sinemamızı değerlendirmek, yaşanan gelişmeleri irdelemek, yorumlamak açısından ilk filmin kim tarafından ve ne zaman çekildiği çok belirleyici değildir.
İlk sinema kurumu, sinemanın gücünden yararlanma düşüncesi ile ordu tarafından kurulur. “Osmanlı İmparatorluğu’nun baş sorumlusu olan Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa, Almanya’yı ziyareti sırasında Alman ordusunun sinemacılık kolunun çeşitli cephelerde çevirdiği haber filmlerini izleyince, sinemanın propaganda gücünü anlamıştı. Yurda dönüşünde, Osmanlı ordusunda da bir sinemacılık kolunun kurulmasını emretti. Bunun üzerine 1915’de ‘Merkez Ordu Sinema Dairesi’ (MOST) kuruldu.” MOST’un başına sinemayı halka ilk tanıtan Romanya uyruklu Sigmund Weinberg, yardımcılığına da Fuat Uzkınay getirilir. Türkiye’de çekim aşamasının başlaması 1. Dünya Savaşı yıllarında olur. Başlangıçta belge filmlerle, savaş belgeselleriyle başlayan çekimler kısa sürede konulu filmlere dönüşür.
Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin başında bulunan Sigmund Weinberg Operet Kumpanyası sahibi Arşak Benliyan’la anlaşarak konulu film çekmek ister. Bu, Benliyan ve arkadaşlarının sahnelediği “Himmet Ağa’nın İzdivacı” adlı komedidir. Bu filmin çekimlerine 1916 yılında başlanır fakat oyunculardan bazılarının askere alınması nedeniyle yarım kalır. Film iki yıl sonra Fuat Uzkınay tarafından tamamlanır. Yılmayan Sigmund Weinberg, Arşak Benliyan’la yeni bir anlaşma yaparak “Leblebici Horhor”un çekimlerine başlar. Bu film de oyunculardan birinin ölümü üzerine yarım kalır. Bazı kaynaklara göre Sigmund Weinberg “Leblebici Horhor”un çekimlerine daha önce başlamıştır. Yine de o döneme ait bilgiler, belgeler yeterince aydınlatılmış değildir. Bu iki film de ilk başlanan konulu filmler olmasına karşın, yarım kalıp tamamlanmaları sonraki yıllara kaldığından, izleyici karşısına çıkan ilk konulu Türk filmi Sedat Simavi’nin, Mehmet Rauf’un dört perdelik oyunundan uyarladığı “Pençe”dir. 
Yarı askeri bir kurum olan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin yerli ve konulu film arayışlarının ilk örnekleri Sedat Simavi’nin yönettiği “Pençe”, “Casus” ve “Alemdar Vakası”dır. “Pençe” sadece izleyici karşısına çıkan ilk film değil aynı zamanda da cinsellik içeren ‘ilk erotik’ Türk filmidir. “Casus” filminde, 1. Dünya Savaşı’nda geçen bir casusluk öyküsü anlatılır. 
Cumhuriyet öncesi, ilk dönem Türk sinemasında tiyatro kökenli Ahmet Fehim (Mürebbiye, Binnaz 1919) ve Şadi Fikret Karagözoğlu (Bican Efendi Serisi, 1921) tarafından yönetilen filmler vardır. 
Türk sinemasının konulu ilk film örneklerinde, “Bican Efendi” serisinin,  tarihsel film denemesi olan “Alemdar Vakası”nın ve bir casusluk öyküsünün anlatıldığı “Casus”un dışında yapılan filmlerde, merkezinde baştan çıkaran kadınların ve baştan çıkan, birbirleriyle yarışan erkeklerin öyküleri filme alınmış, dahası “Binnaz” örneğinde olduğu gibi ‘gişe de’ yapmışlardır. 
Merkez Ordu Sinema Dairesi dışında ilk özel film yapımevi Kemal Film, 1922 yılında kurulur. Kemal ve Şakir Seden kardeşler, 1914 yılından itibaren İstanbul’un bazı semtlerinde sinema salonu işletmeciliği yaparlar. Muhsin Ertuğrul’un, 1922 yılında sinemaya girmesi ve Seden kardeşleri film yapımcılığına yönlendirmesiyle sinema, resmi ya da yarı resmi kurumların dışında, ilk “sivil” yapımevine kavuşur.