25 Mart 2020 Çarşamba

MENDERES SAMANCILAR


 ÇUKUROVA’DAN FİLM SETLERİNE 16 Nisan 2017
      
Son olarak oynadığı Babamın Kanatları filmiyle ve aldığı ödüllerle adından söz ettiren Menderes Samancılar, oynadığı bütün filmlerde, başarılı oyunculuğuyla hep öne çıkmış ve izleyiciye kendini sevdirmeyi bilmiştir.
“1954’te Adana’da doğdum. Mayıs’ın 1’inde doğduğum için, doğum günlerimi genellikle 1 Mayıs alanlarında kutladım. Son çocuk olduğum için biraz şımarık büyümüşüm. Bu yüzden babamdan ve ağabeyimden hep dayak yerdim. Babam ırgatlık falan derken at arabacılığı yapmaya başlamış.”
Saklambaç’lı, Kelebekli yıllardır. Hürriyet Gazetesi’nin Kelebek’i, fotoroman Kral ve Kraliçe’leri seçiyordur. Menderes Samancılar o yıllarda at arabacılığından, eczacı çıraklığına, taksi şoförlüğünden ırgatlığa, fabrika işçiliğine kadar birçok işte çalışıyordur. Fabrikada çalıştığı yıllarda, ustalarının baskısıyla resim gönderir yarışmaya. 1974 yılıdır, ilk resim elemesini kazanır. Ardından Adana’da canlı elemeyi ve İstanbul’daki son elemeyi de kazanır. Artık, Fotoroman Karakter Kralı’dır. Valizini toplar, İstanbul’a gelir. Tanıdığı “bir Allah’ın kulu ve 1 lira parası” yoktur. Beyoğlu, Büyükparmakkapı Sokak’ta taksicilik yapar. Fotoromanlarda başrol oynamaya başlar.
“Yarışmayı kazandıktan sonra Adana’ya döndüm. Aradan bir-iki ay geçmişti haber geldi. Fabrikadan çıkışımı aldım, geldim İstanbul’a. Fotoroman çevirmeye gelmek... Sanki devletin başkanlığını verecekler, ben yönetmeye gidiyorum.” İlk fotoromanı Güner Sümer çeker. Bir de gazetede şoförlük işi verirler. İki bina arasında gazete taşıyordur. Sonra servis arabasını kullanır. Kral, gazeteci arkadaşlarına servis şoförlüğü yapıyordur. Hızlı araba kullandığı için işten çıkarılır.
“Yılmaz Güney’e hayrandım. Taptığım bir adam. Bugün de öyle. Sinemasına, ideolojisine, her şeyine saygı duyuyorum. Yılmaz Güney’le tanışmayı da çok istiyordum. Ödül parasını almak için gazeteye gittik, girişte bekliyoruz. ‘Menderes bey, şimdi hemşehriniz de gelecek’ dediler. ‘Kim hemşehrim?’ dedim. ‘Yılmaz Güney’ dediler. Ben parayı falan unuttum, gözüm kapıda. Kitaplarının yayın hakkını konuşmak için, Simavi’yle görüşmeye gelecekmiş. Birazdan kapıdan girdi içeri, benim kalbim duracak. Direkt olarak yanıma geldi, sanki randevumuz onunlaymış gibi. Elini uzattı, sarıldı öptü beni. ‘Dayım, tebrik ederim’ dedi.” 
Menderes Samancılar üç saat Yılmaz Güney’in görüşmesinin bitmesini bekler orada. Yılmaz Güney ertesi gün Ağa Camii Sokak’taki yazıhanesine çağırır onu. Menderes, kırmızı güllerden bir deste ile gider ertesi gün. Atıf Yılmaz da oradadır. Yılmaz Güney, imzalı resmini ister Menderes’ten. Yarışmayı kazandığı resmini imzalar. Yılmaz Güney imzalamak için resim bulamaz. “Rüyamda görsem inanmam. İlk resmimi Yılmaz Güney’e imzalıyordum. ‘Ağabey sen de bana bir resim imzala’ dedim. Ceplerini aradı, çekmeceleri karıştırdı bir tane resim bulamadı. 7. Sanat’ın ilk sayısıydı, dergiyi çıkardı, orada bir resmi vardı, onu imzaladı.” Filmlerde oynamak istediğini söyler Menderes Samancılar. Yılmaz Güney, Endişe filmini çekmek için Adana’ya gidecektir. “Bundan sonraki filmlerde birlikte çalışacağız” der Menderes’e. Yılmaz Güney’i son görüşüdür. Bir sabah, gazetenin manşetini gördüğünde donup kalır: “Yılmaz Güney efsanesi kana bulandı” yazıyordur koca puntolarla. “Hayatımda böyle bir şok daha yaşamadım. Çok üzüldüm, saatlerce ağladım. Öyle coşkuluydu ki. Sonra bir daha da görmedim.”
Arda Uskan’ın çektiği fotoromanlarda oynuyordur. Arda Uskan film çekmeye karar verir; Gecelerin Ötesi. Mesut Engin, Orçun Sonat, Seyyal Taner gibi isimler vardır filmde. ‘74’ün sonu ya da ‘75’in ilk aylarıdır. Aksilikler olur, film tamamlanamaz. Böylece Menderes Samancılar’ın ilk film macerası kötü başlamış olur. Sonra Yılmaz Duru’nun çektiği İnce Memed Vuruldu filminde rol alır. “Birinci derecede bir yan roldeydim. Afişte kocaman bir ‘İnce Memed’ altında küçücük ‘vuruldu’ yazıyor. Yaşar Kemal’in İnce Memed’iyle hiç ilgisi yok. Başka bir hikâyeydi. İsimle seyirciyi avlamaya çalışıyor. Bugün o filmdeki rolüme lanetle bakıyorum. İlk iki filmim de kötü sonuçtu. Ermeni’lere, Yahudi’lere düşman, kiliseleri falan bombalayan birini oynuyordum. Sonra nitelikli filmlerde oynamaya başladım. Karaçarşaflı Gelin, Fırat’ın Cinleri, Bereketli Topraklar Üzerinde. Roller de cuk geldi. Seyirci sevdi beni, o küçük rollerde. Böyle böyle yaklaşık 80 filmi bulduk.” 
Zülfü Livaneli’nin çektiği Sis filmiyle ilk ödülünü alır. Antalya Film Festivali’nde, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu ödülüdür bu. Üç başrol oynar son yıllarda. İkisi gösterime girer, sonuncusunun çekimi de yeni bitmiştir. Zıkkımın Kökü ve Soğuk Geceler filmleri 10’ar-15’er ödül alır iç festivallerde ve yurt dışında. “Ben de her rolden ikişer tane ödül aldım. Başrolde iyi bir başlangıç oldu. Her ikisinde de çok az paralarla çalıştım ama ikişer ödül aldım.”
Başrollerde olduğu gibi, oynadığı yan rollerde de oldukça başarılıdır Menderes Samancılar. Sıcak ve hüzünlü bakışıyla, oyun gücüyle, herkesin biraz kendini bulduğu rolleriyle sevilen bir oyuncu olmayı başarmıştır. “Bende fizik olarak bir halk tipi var aslında. Yakışıklı bir adam değilim. Rolü sen seversen, o kalıba giriyorsun. Rolü sen sevince, seyirci de seni seviyor. Zıkkımın Kökü’ndeki adamı çok sevdim mesela. Akıl almaz derecede az bir paraya oynadım. Müjdat Gezen’e teklif etmişler önce. O oynasaydı sanırım benim aldığım paranın on katını vereceklerdi. Zıkkımın Kökü’nü seyreden çok insan ‘ya bu benim hayatım’ dedi. Ben de ‘ama benim de hayatım’ dedim. Bakıyorum, gerçekten benim de hayatım. Yani benim sülalemde de oradaki adam gibi yaşayan insanlar var.”

HALİT AKÇATEPE


GÜLE GÜLE GÜDÜK NECMİ, GÜLE GÜLE HALİT AKÇATEPE 02 Nisan 2017

Ölümlerin ardından yazmak çok zor. Her ölümle biraz daha eksiliyor, yalnızlaşıyoruz. Anılarımız ıssızlaşıyor, çocukluk, gençlik anılarımız yok oluyor. Hababam sınıfı bir daha eksildi. Hababam sınıfının Güdük Necmi’si, Canım Kardeşim’in Halit’i, sinemamızın gelmiş geçmiş en sempatik oyuncusu Halit Akçatepe de hayatını kaybetti.
Halit Akçatepe çekirdekten ve aileden sinemacıydı. 5 yaşında oyunculuğa başlayan Akçatepe’nin babası Sıtkı Akçatepe, annesi Leman Akçatepe de birçok yapımda rol almış oyunculardı. Sıtkı Akçatepe, Hababam Sınıfı film serisinde oynadığı Paşa Nuri tiplemesiyle tanınmaktadır.
1 Ocak 1938 tarihinde doğan (Üsküdar, İstanbul) Halit Akçatepe ilkokulu Refik Halit Karay Mektebi’nde okur. Saint Benoit Fransız Lisesi’nden mezun olan Akçatepe 1959’da Anıtkabir’de 1,5 yıl askerlik görevini yapar. 70’li yıllarda arka arkaya oynadığı filmlerdeki oyunculuğuyla şöhreti yakalar, sinemanın sevilen sempatik oyuncusu olur. Özellikle Ertem Eğilmez filmlerindeki oyunculuğu onu sinemanın yıldızlarından biri yapar.

YİTİP GİTMEKTE OLAN DEĞERLERİ O FİLMLERDE BULURUZ

Bazı filmler ve o filmlerin oyuncuları hayatımızın unutulmazları arasında yerini alır. O filmler hayatın içindendir, o filmlerin oyuncuları sinemanın yıldızları gibi değil de ailemizden birileri, mahalle komşularımız gibidirler. Değişen hayatı en iyi o filmler anlatır. Yitip gitmekte olan değerleri o filmlerde buluruz. O filmlerin oyuncularıyla özdeşleşiriz. Halit Akçatepe de Üç Arkadaş gibi, Canım Kardeşim gibi, oynadığı diğer Ertem Eğilmez filmleri gibi, o türden filmlerin oyuncularındandı. O yüzden de çok seviliyordu.

CANIM KARDEŞİM

Canım Kardeşim filminin öyküsünü anımsayalım: “Küçük Kahraman, ağabeyi ve ağabeyinin sadık arkadaşı Halit, birlikte yoksul ama neşeli bir hayat sürdürmektedir. Devamlı bir işleri olmayan ve günlerini daha çok aylaklıkla geçiren bu ikilinin tek amacı Küçük Kahraman’ın okuması ve hayatını kurtarmasıdır. Parasızlığa rağmen keyifli bir hayat geçiren bu küçük ailenin mutluluğu öğretmenin Kahraman’la ilgili bir gerçeği ortaya çıkarmasıyla son bulur. Yapılan sağlık taramalarının ardından kan kanseri olduğu anlaşılan Kahraman’ın en büyük isteği ise bir televizyondur. Halit ve ağabey bundan sonra tüm güçlerini bir televizyon alabilmek için harcayacaktır.”

ÜÇ ARKADAŞ

Yönetmenliğini Memduh Ün’ün yaptığı ve başrollerinde Muhterem Nur ve Fikret Hakan’ın oynadığı 1958 yapımı Üç Arkadaş filminin 1971 yılında yine yönetmen Memduh Ün tarafından çekilen ikinci versiyonunda ise Hülya Koçyiğit, Kadir İnanır, Halit Akçatepe ve Müşfik Kenter rol alır. Fotoğrafçılık yapan Mösyö Artin Dartanyan, niyetçilik yapan Murat ve ayakkabı boyacılığı yapan Mıstık isimli üç arkadaş, parkta rastladıkları gözleri görmeyen ve geçimini çengelli iğne satarak sağlayan genç kıza zengin oldukları ve gözlerini açtırabileceklerini söyler. Dostluk ve dayanışmanın saf ve temiz duyguların anlatıldığı filmin iki versiyonu da çok sevilir, sinemamızın unutulmazları arasına girer. Anlatılan yitip giden, günümüzde olmayan, özlemini çektiğimiz değerlerdir. Halit Akçatepe de filmde canlandırdığı Mıstık rolüyle seyircinin kalbini bir kez daha fetheder.
Oynadığı her rolle yeniden yeniden yıldızlaşır Halit Akçatepe. Tatlı Dillim filmiyle kalpleri fetheden, Canım Kardeşim ve Üç Arkadaş’la zirve yaptıktan sonra Ertem Eğilmez’in aile komedileriyle ailemizden biri olmayı başarır. Sanki o filmlerin oyuncusu değil de ailemizin küçük kardeşi, küçük ağabeyidir. Hep sevimlidir, hep sempatiktir.
Köyden İndim Şehre ve Salak Milyoner’in Gayret’i, Mavi Boncuk’un Mıstık’ı, Sev Kardeşim’in Ali’si, Bizim Aile’nin Halit’i, Hababam Sınıfı serisinin Güdük Necmi’si, Süt Kardeşler’in emireri Ramazan’ı, Gülen Gözlerin Dursun’u, Şabanoğlu Şaban’ın Ramazan’ı, Dokunmayın Şabanıma’nın Fedai’si olan Halit Akçatepe oynadığı her rolle destan yazmış, hem kendisinin hem Yeşilçam’ın sevilmesine katkı sağlamıştır. Tıpkı rol arkadaşları Tarık Akan, Kemal Sunal, Münir Özkul, Adile Naşit ve diğer unutulmaz oyuncular gibi Yeşilçam’ın Efsane oyuncularındandı Halit Akçatepe.

SAMİMİYET, İYİ NİYET, SEVGİ, DAYANIŞMA 

Yeşilçam oyuncuları açısından dünyanın en şanslı sinemalarından biriydi. Her biri doğal yetenek olan vefakâr ve cefakâr oyuncuları sayesinde de seviliyordu. Yeşilçam sineması seviliyordu çünkü o filmlerde ve o filmleri yapanlarda inanç ve sevgi vardı. O filmler samimiydi, iyi niyetliydi. Elbette abartılı filmlerde yapılıyordu, birçok filmde hikâyeler basit ve birbirinin tekrarıydı. Fakat onca olanaksızlıklar içinde yapılan filmleri bu tarz örneklere bakarak mahkûm edemeyiz. 
İnsanlar o filmleri televizyonlarda yeniden izlediklerinde de beğeniyorlar.  Çünkü o filmlerde kendilerini buluyor, geçmişini, yitip giden anılarını, yok olan değerleri, değişen erdemleri fark ediyorlar. Her şey değişmişti ve bu değişimi en iyi Türk sineması yansıtıyordu. Geçmiş yıllarda var olan güzellikler yok olmuş, değişmiş, yerini başka şeyler, “yükselen değerler” almıştı. Bunları o filmleri izledikçe görüyordu. Örneğin Üç Arkadaş filminde izlediği (hatta belki de çocukluğunda yaşadığı) sevgi, dostluk ve dayanışma ruhunu, bugünün dünyasında bulamıyordu. Birçoğumuz iyi insan olmayı, isyan etmeyi, mücadeleyi o filmlerin kahramanlarından öğrenerek büyümüştük.
70’li yıllar erotik komedilerle geçerken, Türk sinemasına damgasını vuran Ertem Eğilmez 60’lı yıllarda yaptığı Fatoş’un Fendi Tayfur’u Yendi, Helal Adanalı Celal gibi komedi filmlerle bu tarzda da başarısını göstermiştir. Erotik komedilerin ağırlıkta olduğu 70’li, 80’li yıllarda, iyi komedi filmler Ertem Eğilmez imzasıyla geçer tarihe.
70’lerin hemen başında Tarık Akan’lı Tatlı Dillim, Sev Kardeşim, Oh Olsun, Yalancı Yarim, Mavi Boncuk’la başlattığı duygusal aile komedilerini, Kemal Sunal’lı,  Zeki Alasya’lı, Metin Akpınar’lı, Halit Akçatepe’li Köyden İndim Şehire, Salak Milyoner izler. Her oyuncu bir kez daha yıldızlaşır bu filmlerde. 
Çok tutan dev kadrolu filmlerle sürdürür gençlik ve halk komedisi aile filmlerini Ertem Eğilmez. Kemal Sunal’lı, Tarık Akan’lı, Münir Özkul’lu, Adile Naşit’li, Halit Akçatepe’li Hababam Sınıfı serisi unutulmazlar arasına girer. Kemal Sunal da, Şener Şen de, İlyas Salman da büyüdükçe büyür Ertem Eğilmez filmlerinde. Tabii ki Adile Naşit, Münir Özkul, Halit Akçatepe, Ayşen Guruda, Şevket Altuğ ve diğer oyuncular da. Sinemamızın son çeyrek yüzyılına damgasını vuran Şener Şen gibi, Uğur Yücel de Ertem Eğilmez filmlerinde yıldızlaşır.
Cüneyt Arkın bir söyleşisinde “Bizler, başrol oyuncuları yapaydı, kartondu, yan roller ise sahiciydi. O yüzden onlar daha çok seviliyordu” demişti. Doğru bir tespit. İhsan Yüce’nin ve diğer yan rol oyuncularının çok seviliyor ve bugün özleniyor olmasının nedeni de onların/canlandırdıkları karakterlerin sahici ve bizden olmalarıydı. Onlar sanki ‘artist’ değil mahalle komşularımızdı. Sinemanın büyülü dünyasında farklı suretlerde yer alan Halit Akçatepe de izleyicinin kalbini fethetmiş, çok sevilmişti. 

AH NEREDE

Tarık Akan ve Gülşen Bubikoğlu’nun başrollerini paylaştığı 1975 yapımı “romantik komedi Orhan Aksoy filmi Ah Nerede’nin üçü kardeşinden birini, Murat’ı canlandırır Halit Akçatepe. Ailesi taşrada olan üç kardeş, İstanbul`da üniversite okumaktadırlar. Daha doğrusu okuyamamaktadırlar. Çünkü birisi çapkınlık peşinde, birisi kumar peşinde, birisi de siyaset peşinde koşmaktan okula vakit ayıramamaktadırlar. Çapkınlık peşinde koşan Ferit, bir gün gerçekten bir genç kıza âşık olur. Onunla birlikte olmak için elinden geleni yapar. Sonunda amacına ulaşır. Ancak diğer üç sevgilisi durumu fark edince, işler arap saçına döner. Üstüne bir de babaları İstanbul’a gelip çocuklarının nasıl bir hayat yasadıklarını görünce tam bir kıyamet kopar. Babaları onları zorla memlekete geri götürür. Orada ağır islerde çalıştırmaya başlar. Ancak, aşkı yüreğinde giderek büyüyen Ferit, İstanbul`a dönüp hem çalışmak, hem okumak, hem de sevdiği kızın gönlünü almak istemektedir. Kardeşlerinden de destek gelince, üç kardeş yeniden İstanbul`un yollarını tutar. Babaları Hulusi Kentmen, Anneleri Şükriye Atav’dır ve çocuklarına büyük umut bağlamışlardır. Onların sadece dersleriyle ilgilenen başarılı öğrenciler olduklarını düşünürler. Melek gibi uslu olarak bildikleri ve eczacı olarak mezun olacağını bekledikleri oysa kahveden çıkmayan kumarbaz küçük kardeş Halit Akçatepe’dir.

GÜLE GÜLE HALİT AĞABEY

Bir süre önce rahatsızlanan kısmi felç geçiren Halit Akçatepe, uzun süredir gözlerden uzak tedavi görüyordu. Ölümü hepimizi çok üzdü. Yol ve rol arkadaşları Tarık Akan, Kemal Sunal, Adile Naşit ve diğer yitirdiğimiz oyuncular gibi gökteki yıldızlar arasındaki yerini aldı. Ölümsüzlüğü sağlığında ve erken yaşlarda yakalayan Halit Akçatepe ışığıyla ve bıraktığı eserleriyle, yolumuzu aydınlatmayı sürdürecek. Güle güle Güdük Necmi, güle güle Halit Akçatepe, güle güle Halit ağabey. Sen ardında bıraktığın eserlerinle hep ailenin sevimli, haylaz çocuğu olarak aramızda olacaksın.  

KUZEY VARGIN


YEŞİLÇAM’IN ASİ JÖNÜ 26 Mart 2017

50’li, 60’lı yıllar Yeşilçam’da starın en fazla yetiştiği yıllardı. Kuzey Vargın da bu yıllarda tanışır sinemayla. 1957’de Bakırköy’de Fuat Rutkay’ın Halk Film Stüdyosu’nda laborant olarak çalışıyordur. 60’ların hemen başında Hasan Kazankaya’nın çektiği filmlerde rol alır. İlk filmlerinde Yılmaz Güney’le birlikte oynar. Sinemada adının duyulması Yasak Sokaklar filmiyle olur. 
“O zamanlar Ayhan Işık, Göksel Arsoy, Ediz Hun, İzzet Günay, Fikret Hakan, Cüneyt Arkın, Yusuf Sezgin var. Böyle bir ortamda sinemaya girdim. Buradan bize ekmek çıkar mı diye düşünüyordum. Fakat yanlış düşünüyormuşum. Ben aktörlerden korkarken, aslında yapımcı ve yönetmenlerden korkmam gerektiğini çok sonra öğrendim. O zamanlar çok az paralar alıyorduk. Genellikle peşin para yoktu, 3 aylık, 6 aylık senetler veriyorlardı. Ferdinand Manukyan vardı, Matild Manukyan’ın abisi. Galatasaray’da tefecilik yapıyordu. Filmcilerin çoğu o adamla anlaşmış, senetlerin tarihini ne kadar uzun tutarlarsa, biz doğru o adama gidiyoruz. Yarıdan aşağıya kırıyordu senetleri. Çok az paralara oynamış oluyorduk. Böyle böyle 1969 yılına geldik.”
Kuzey Vargın (1942 - 2017) 
Kuzey Vargın sinemanın asi, deli dolu oyuncularındandır. Kendince haksız gördüğü şeylere tahammülü yoktur. Yeşilçam’ın James Dean’ıdır o. Saç biçimi, yüz hatları ve asi tiplemesiyle James Dean’a benziyordur o yıllarda. Kollarında askerlikten ve cezaevlerinden hatıra olduğunu söylediği dövmeler var. “Şimdi saç kalmadı. O kadar gür ve güzel saçlarım vardı ki, berberler ‘Kuzey Vargın saçı yapılır’ diye yazılar asardı.”

Oynadığı rollerdeki gibi özel yaşamı da hızlı hareketli ve olaylıdır. 69 yılının sonlarında yaşadığı tatsız bir olaydan dolayı cezaevine girer ve 35 yıla mahkum olur. 3 yıl tutuklu kalır. Bir kavga esnasında Salih Güney’i ve iki arkadaşını bıçaklamıştır. 
“Salih Güney’le bu olay geldi başımıza. Barda oturuyorduk. Burhan diye bir arkadaş vardı, gazeteci. O zamanlar Kartal Tibet falan geliyor, pazarları maç yapıyoruz, sonra da Neşe meyhanesine gidip içiyoruz. Salih Güney de kaleci. Bir maçta Burhan’ın köpeği ipini kopardı, tesadüfen topa çarptı ve gol oldu. Barda Salih hava atıyor ‘iyi oynarım’ diye. Burhan da ‘ulan benim köpeğim bile gol attı sana’ dedi. Bunun üzerine Salih ‘çık ulan dışarıya’ dedi. Çıkarım çıkmazsın derken ben de ‘bırakın bu işleri ayıptır’ dedim, döndüm arkamı. Bitti benim olayım. Bunlar çıktı dışarı. Pat bir el, Ahmet Mekin. ‘Kuzey hadi kardeşim ayır şunları’ dedi. Herkes duyuyor. Ben de ayırmaya gittim. Dışarı çıktığımda Burhan kan içindeydi. Ötekinin yanında iki arkadaşı daha var, üçü bir olup Burhan’a yükleniyorlar. Araya girdim, kıyamıyorum buna vurmaya. Bana bir kafa attı. Ne olduysa o anda oldu. Üçünü de bıçakladım. Anlık bir olaydı, taammüde soktular. Sonra konuşanlar, olayı görenler niye gelmedi şahitlik yapmaya. Daha dinlenmemiş şahitler olmasına rağmen 35 yılı yüzüme okudular. 73 affıyla çıktım. Çıktıktan sonra kimse aramadı, sormadı, Türker İnanoğlu ve Ümit Utku hariç. Onların hakkını ödeyemem.”
On-on iki filmde başrol oynadıktan sonra ikinci adamlığa geçer, “kötü adam” oynamaya başlar. Bu geçişten memnundur. “Ayhan Işık çok sevdiğim bir büyüğümdü, Ediz Hun da sevdiğim, güvendiğim arkadaşımdı. Onlardan fikir alırdım. ‘Aman Kuzey’ciğim para politikanı gevşek tut’ derlerdi. Filmcinin seni seçmesi için parayı önemsemeyeceksin, ben de önemserdim. Paramı vermedikleri zaman işe gitmezdim. Bunu tabii camiada böyle anlatmıyorlardı. Ben biraz özel hayatıma da dikkat etmezdim. Adımız çıktı. Birinci adamlık zor. İkinci adam olduğun zaman seninle uğraşan azalıyor. Kötü adam oynamaya başlayınca işlerim çoğaldı. Bir de beni en çok baltalayan olay, Memduh Ün’le yaptığımız bir filmdi. Fatma Girik’le başrol oynuyoruz. Zeki Ökten asistan, Ayla Algan da asistanlığa heveslenmiş. Balıkçı Güzeli filmin adı. Senaryoyu okumuştum. Ben fakir gencim, Müjdat Gezen de zengin çocuğu oynuyor. Ben kızı kaçırıyorum, mutlu son falan. Çekim sırasında Ayla Algan, Memduh Ün’ün aklını çeliyor Fatma’nın kaybı oluyor diye, onun lehine değiştiriyor senaryoyu. Ben de bunu duydum. Topladım valizimi, setin ortasından geçip gidiyorum. Memduh Ün ‘nereye gidiyor bu tokmak’ dedi. Ben de küfrettim, çıktım gittim. Otomatikman benim iş hayatım söndü. Memduh, hem yapımcı hem yönetmen, tabii ki herkes onu dinleyecek. Sonra çağırdılar, gittim filmi tamamladım ama başrol olayı bitti.”
1940 yılında Kadıköy’de doğar Kuzey Vargın. Babası subay olduğu için Ankara, Elazığ, Van derken epeyce yer dolaşır. Aklında hep Avustralya’ya gitmek vardır. 1973 yılının sonlarında  Bahçelievler’deki Ömür tesislerinin sahibi olan arkadaşı Tolga Yüzaltı, ‘sana ihtiyacım var, gel benim müdürlüğümü yap’ der. 
“Ömür’ün müdürlüğünü yapmaya başladım. Düğün salonu, restoran falan derken mutlu bir hayatın içine girdim, para kazanmaya başladım.” Ömür tesislerinde müdürlüğü uzun sürmez. Sonra Bertan isimli bir arkadaşı “gel senin vizeni alalım, Amerika’ya git” der. 15 gün içinde vize alınır ve 74 yılının başlarında Amerika’ya gider. Çok çalışır, para biriktirir. 84 yılına kadar kalır orada. Türkiye’yi de çok özlemiştir. Özlem gidermek için gelir. 
 “Gezmeye gelmiştim. Dönmeden bir süre önce bir arkadaş grubuyla toplanmıştık. Orada bir hanımla tanıştım. Yıllar oldu hâlâ gideceğim. Evlendik, çok güzel bir kızım var. Eşimi de kızımı da çok seviyorum. Bu dördüncü evliliğim. Ayrıca bir oğlum iki torunum var Amerika’da.”

SÜLEYMAN TURAN


 RESSAM VE MİZAHÇI BİR AKTÖR  19 Mart 2017
Sinema dünyasında on parmağında on marifet olan çok yönlü sanatçılarımız vardır. Onlar genellikle mütevazıdırlar, kendilerinden söz etmeyi sevmezler. Çoğu, kendisiyle ilgili fazla konuşmaz, yaptıkları işlerle var olmak isterler. Çok yönlü sinemacılara örnek olarak hemen aklımıza gelen Orhan Arıburnu, İhsan Yüce, Sadri Alışık, Fikret Hakan, Yılmaz Güney, Bülent Oran gibi isimleri sayabiliriz. Onlar oyunculuklarının yanı sıra mizahçıdırlar, ressam, şair, öykü, roman ve senaryo yazarıdırlar. Süleyman Turan da çok yönlü sinema oyuncularımızdan biridir. Sinema ve tiyatro oyunculuğunun dışında ressam, çizgi-romancı ve mizahçıdır.
Belki de birçoğumuz onun oyunculuk dışındaki becerilerinden, yeteneklerinden, örneğin onun mizahçılığından, ressamlığından haberdar değiliz. Çünkü o da, üreten birçok sanatçı gibi mütevazı ve kendinden söz etmeyi pek sevmiyor. Birçoğumuz yıllardır gazetelerde Süleyman Turan imzasıyla tefrika edilen çizgi-romanların çizerinin sinema oyuncusu Süleyman Turan olduğunu, izlediğimiz birçok filmde senaryonun ve geçmiş yıllarda severek izlediğimiz “Zeki-Metince” dizisinde bazı skeçlerin ona ait olduğunu bilmiyoruzdur.
“Bazı şeylerin çok detaylı anlatılması gerekmiyor, başlıklar halinde kısaca yazarsınız” diyerek tevazu gösteriyordu. Sinema öncesi de ilginç bir yaşamı vardır Süleyman Turan’ın. Dikkat Kan Aranıyor filmindeki ve diğer birçok filmindeki iyi oyunculuğuyla “yıldız sisteminin” yıldızı değilse de halkın gözünde hep yıldız oldu.
Asıl adı Süleyman Başturan. Bir filminde Başturan yazılır afişlere. Kemal filmin yapım görevlisi Adnan İrkut, soyadının uzun olduğunu söyler, kısaltırlar Süleyman Turan olur. 1937 yılında doğan Süleyman Turan, Kadıköylü olmakla övündüğünü söylüyor. “Bir ayrıcalık gibi geliyor bana Kadıköylü olmak. İstanbul’da böyle semtler vardır. Gariptir oraları hep sanatçı yetiştiren muhitler gibidir. Kadıköy kocaman bir dünyaydı, bu tarafı, İstanbul tarafını pek bilmezdik. Ben üniversiteye başlayana kadar gerçekten bilmiyordum. Haydarpaşa Lisesi’nde okudum. İzzet’le (Günay) aynı sınıftaydık. Göksel (Arsoy) vardı aynı okulda. Yine aynı okulda kader birliği yaptığım bir arkadaşım daha vardı, Tunç Oral. Biz ona ‘Çakır’ deriz. Üstelik o benim gençlik dönemimde birlikte çok hızlı, bir takım maceralara girdiğimiz bir arkadaşım. Sonra geldik sinemada buluştuk. Ondan sonra üniversite macerası başladı. İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi’nde okudum. Çizgiyle uğraşıyordum o sıralar, resim yapıyordum. Sonra yedek subaylık girdi araya.”
Askerlik sonrası Türkiye’ye dönen grupla dönmez. Bir süre daha oralarda kalmak, dünyayı dolaşmak istiyordur. “Bizim grupla birlikte dönmedim. Bu da benim oralarda Japonya’da, Amerika’da, Almanya’da, Azor Adaları’nda çok uzun bir süre daha dolaşmamı sağladı. Sonra geldim, bir iki defa da ‘parasız nasıl gidilir’i denedim. Onu da yaptım sonra. İlkinde param vardı. İkincisinde bir gofret alınca bitecek kadar param vardı ama oldu, gittim, geldim. Asla dürüstlükten şaşmadım, ufacık ufacık esprilerle, şirinliklerle götürdüm, keyifliydi. Her şeyi parayla halletmekten daha keyifliydi. Bunların hepsi 1963’ten önceydi. Sonra döndüm. İnsanın içinde hep farklı şeyler yapmaya zorlayan bir potansiyeli var. Bu potansiyelin, ait olduğu yere kanalize edilmesi gerekiyor. Onun arayışı içinde oldum. Bu sanat olur diye düşünüyordum, creative bir şey yani. Bir şeyler üretmek gerekiyor. Sonra resim çalışmalarımı profesyonel hale getirdim. Ondan sonra 1962’de de tiyatro serüveni başladı.”
Tiyatroya başlama serüveni de ilginçtir Süleyman Turan’ın. Ünlü tiyatro oyuncusu Saim Alpago özel bir tiyatro kurmuştur. Selim Naşit, Altan Karındaş, Erdoğan Sıcak, Gürdal Onur, Üner İlsever, Tülin Oral gibi oyuncular vardır ekipte. “Ben de Gürdal’ın iyi arkadaşıyım. Gidiyorum, geliyorum kulise, meraklıyım da. Bir oyun oynuyorlar, ben onu seyrederken ezberledim falan. Bir gün Selim Naşit gelmedi. Saim Bey beni yakaladı ve sahneye atıverdi. İnanılır gibi değildi, korkunç bir şey. Ondan sonra tiyatro başladı.”
Tiyatro bir taraftan devam ederken aklı sinemadadır Süleyman Turan’ın. Sinemaya merakı vardır, başlamak içinse yollar muhteliftir. “Şöyle olabilir; tanıdığınız biri sizin elinizden tutar, herhangi bir sete götürür, bir sayın bay yönetmenle tanıştırır. Ondan sonra... Bir başka yoldan girmek daha cazip diye düşündüm. Ses dergisi yarışmalar düzenliyordu. Tabii benim girmem, derginin düzenlediği yarışmanın amacına asla uygun değil. Çünkü onlar bir tane son derece yakışıklı bir beyefendi ile son derece güzel bir hanımefendi arıyorlar. Bende yanlış anlaşılma korkusu hep vardır. Onun için de not yazmıştım müracaat ederken, ‘bunun sinemaya girmek için nezih, doğru dürüst bir yol olduğunu düşünüyorum’ diye. Sonra birilerinin dikkatini çekmişim, daha çok da Osman Seden’in. İlk şansı Osman ağabey tanıdı bana, Sayın Bayan filminde.
Sayın Bayan filmindeki rolü çok küçüktür Süleyman Turan’ın. Kendi deyimiyle “rüzgâr gibi geçtiyi” oynamıştır, kameraya alışmak adına. Türkan Şoray, Tamer Yiğit, Ayten Çankaya gibi oyuncular vardır filmde. “Sonra Koçum Benim filminde Ayhan (Işık) ağabeyle oynadık. O dolu dolu, koskocaman bir roldü.” Süleyman Turan’ın iki tane de ödülü vardır, Yarın Son Gündür filmiyle 3. Adana Film Festivali’nde (1971), Güllü filmiyle de 9. Antalya Film Şenliği’nde (1972), en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü alır. Yarın Son Gündür filminde Yılmaz Güney’le oynar. “Bir de o yıl benim çok başarılı olduğumun söylendiği bir film daha vardı, Dikkat Kan Aranıyor. Temel Gürsu’nun çektiği başarılı bir filmdi. Ertem Eğilmez koskoca bir projeyi Temel’e verdi, ona o kadar güvendi. Ekrem Bora’nın bence en güzel rollerinden biriydi. Münir Özkul öyle, herkes çok iyiydi filmde. O filmden benim ödül almam bekleniyordu fakat hangi nedenle bilmiyorum, o yarışmaya sokulmadı. Yarın Son Gündür filmiyle ödül verdiler.”

EDİZ HUN


 BİLİM İNSANI VE DUYGUSAL BİR AKTÖR 12 Mart 2017
1963 yılına gelindiğinde Yeşilçam bir ilke daha imza atıyordu, Türkan Şoray ve Hülya Koçyiğit’i aynı filmde oynatarak. Bu filmin adı ‘Genç Kızlar’dı. Türkan Şoray ve Hülya Koçyiğit’in birlikte oynadıkları ilk ve son film. Jön olarak başrolde ise o güne kadar adı sanı duyulmamış genç ve yakışıklı bir oyuncu vardır. Sinemayla yeni tanışan bu oyuncunun adı Ediz Hun’du. Almanya’ya gitmek, yarım bıraktığı üniversite öğrenimine devam etmek için hazırlık yaparken, Acar Film’de çalıştığını öğrendiği aile dostları Sebahattin Sürmeligil, “Türk sineması yeni yüzler arıyor, sen de istersen bir resim çektir de gönder” demiştir.
“1960’ta liseyi bitirdikten sonra Almanya’ya gitmiştim. Würzburg Üniversitesi’nde Diş Doktorluğu okuyordum. 3. sömestrde babam bir rahatsızlık geçirdiği için İstanbul’a gelmem gerekti. Sonra o rahatsızlık geçti ama babamın yanında kalmak beni daha mutlu edecekti. Daha sonra yedek subay olarak askere gidip döndüm. Büyükada’da yeni ev yaptırmıştık, orada kalıyorduk. Okulumu bitirmek için Almanya’ya gitmeye hazırlanırken aile dostumuzun önerisiyle, yarışmaya resimlerimi gönderdim. O zamanlar Ses dergisi çok popülerdi. Finale kaldım, sonra da birinci seçildik, Ajda Pekkan ve ben. 1963’ün ekim ayıydı.”
22 Kasım 1940 doğumlu olan Ediz Hun’un babası makine mühendisi, annesi de felsefe öğretmenidir. Yarışmayı kazanınca 6 filmlik anlaşma yaparlar. Kemal Film, Pesen Film, Güven Film, Acar Film, Melek Film ve Erman Film’in çekeceği filmlerde oynayacaktır. Ama kafasında yarım bıraktığı tahsili vardır. İlk filmden sonra “inşallah beğenmezler de bir daha filmlerde oynatmazlar, ben de Almanya’ya giderim” diye düşünür.
“Çünkü ilk filminde kendisini izleyince beğenmemiştir. ‘Eğer yeteneğiniz yoksa ya da halk tarafından beğenilmezseniz bu anlaşmaların hepsini tatbik etmemiz gerekmeyebilir. O zaman siz de tahsilinize devam edersiniz, endişe etmeyin’ dediler. İlk filme 1963 kasım ayında başlayıp bitirmeye çalıştık. Bu Genç Kızlar adlı filmdi. (Gülerek) Tabii o genç kızlardan birini ben canlandırmıyordum, o kızların hocalarını oynuyordum. Nevzat Pesen çekti. Daha sonra ikinci filme başladık 1964’ün ocak ayında. Türkan Şoray’la oynadığımız, Ülkü Erakalın’ın çektiği Mualla adlı filmdi bu. Onu üçüncü film Gecelerin Kadını takip etti. Dördüncü film Bir İçim Su, Hülya Koçyiğit’le oynadık. Her film iş yaptıkça yenisi geliyordu. Ben ilk filmde kendimi seyrettim hiç beğenmedim. Ama film iş yaptı. Çok enteresandır bazı filmleri beğenmiyorsunuz hikâye olarak, resim olarak fakat halk çok beğeniyor, bazılarını da çok beğeniyorsunuz iş yapmıyor. Sonra Öksüz Kız’ı çektik Türkan Şoray ve Zeynep Değirmencioğlu’yla, ondan sonra Affetmeyen Kadın’da oynadım. 6-7 film oldu ben kopamadım. Arka arkaya filmler çekile çekile 73’lere geldik. 73’te geriye baktığımızda 100’ü aşkın, belki de 120 filmde oynamışım ki ben az film çeken oyuncuydum. Senaryoları mutlaka isterdim, senaryoyu görmeden oynamazdım. Kadronun, rejisörün iyi olması beni çok bağlardı. Birçok insanla çalıştık tabii. Atıf (Yılmaz), Hulki (Saner), Metin Erksan, Orhan Aksoy, Ülkü Erakalın, çok değerli rejisörlerimiz hepsi.”
Zaman zaman Büyükada’da gördüğüm, beyazperdede ve son yıllarda televizyonlarda onlarca filmini izlediğim Ediz Hun duygusaldı, duyarlıydı. Oynadığı filmlerde genellikle romantik jön olan, sevdiği kadın için ‘milyonları’ reddeden, berduş olan, içen, ağlayan, her türlü fedakarlığı yapan adam olarak belleklerimizde yer alıyordu. Gerçek hayatta da oynadığı filmlerdeki kadar romantik ve duygusaldı Ediz Hun.
Tunç Okan, Tamer Yiğit, Sema Atalay, Ediz Hun
“Cihangir doğumluyum. 22 Kasım 1940’ta Alman Hastanesi’nde gözlerimi açmışım ama Astroloji’ye inanmam. Babam Adnan Bey Kadıköylüydü. Sonra adada ev yaptırıp oraya taşındılar. Acar Film’de müdür olarak çalışan Sebahattin Sürmeligil’le orada tanıştılar. Annem felsefe öğretmeni Neşvet Hanım. Neşve ‘ışık saçan’ demek. Uzun yıllar İstanbul Kız Lisesi’nde ve Atatürk Kız Lisesi’nde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. İkisini de kaybettik şimdi. Ben tek evlat olduğum için onlara çok bağlıydım. Biz iyi bir üçlüydük. ‘Neşvet, Adnan, Ediz, mesut üç kişiyiz biz’ gibi kafiyeli şiirimiz vardı. Ben Atatürk Erkek Lisesi mezunuyum.”
Ediz Hun’un hızlı sinema dönemi 73’e kadar yoğun tempoda sürer. O yıllarda sinema “televizyonun parıltıları ekranda görünmeye başlayınca” bir bocalama dönemine girer. 70’lerde sinemaya ara verince Norveç’e gider. “1981 yılında Norveç Oslo ve Trondheim üniversitelerinden mezun oldum. Ben çok azimli bir adamım. Şimdi gitsem yine başka bir bölümde 4-5 sene okur, mezun olur gelirim. 74’lerde sinema televizyonun etkisiyle büyük bir bocalama ve bunalım dönemine girdi. Bu bunalımdan çıkabilmek için çok yanlış bir değerlendirmeyle aşırı çıplaklığı ön plana geçirdiler. Bazı arkadaşlarımız da maalesef bu tuzağa düşüp, para kazanma hırsıyla bu filmlerin içinde oldular. Bugün mutlaka bundan pişman olmalılar diye düşünüyorum. Böyle bir ortamda benim çalışabilmem söz konusu değildi. Belirli bir eğitim almış bir ailenin çocuğu olarak, kendi hayat felsefeme göre de yanlış bulduğum için o filmlerde oynamam söz konusu değildi ve derhal ilgimi kestim. Sonra Avrupa’ya, Norveç’e gittim. Norveç’te önce Oslo Üniversitesi’nde Biyoloji daha sonra Trondheim şehrinde de Çevre Kimyası bölümlerinden sınıf üçüncüsü olarak mezun oldum. 1981 yılında tekrar yurda geldim, çiçeği burnunda bir üniversite mezunu olarak ama 40 yaşını geçmiş biri olarak. Ondan sonra ticaret yapmaya başladım.
‘Bugüne kadar yaptıklarınızdan mutlu musunuz?’, ‘tatmin oldunuz mu?’ diye sorulabilir. Yanıtım, çok mutluyum, çok tatmin oldum. Mutlu bir insanım. İyi, efendi bir insan olarak tanındıysam bu beni mutlu ediyor. Hayatta kimseyi aldatmadım, kimseyi kırmadım. David Niven ölmeden önce şöyle demişti: ‘Ben çok sevilen bir insanım. Dünya beni tanıyor, bana inanıyor, sevgi ve saygı duyuyor. Yarın ölecek olsam, tebessümle bu dünyayı terk edeceğim.’ Ben de aynı çizgideyim. Yarın ölecek olsam, geriye dönüp baktığım zaman kendime düşen bir takım mesajları verebilmiş bir insanım, mutlu bir insanım.”

ENGİN ÇAĞLAR


SALON FİLMLERİNİN ROMANTİK JÖNÜ 05 Mart 2017
Yıldız dergisinin 1951 yılında sinemaya yeni oyuncular kazandırmak amacıyla düzenlediği yarışmadan sonraki yıllarda da başka sinema, magazin dergileri bu tarz yarışmalar düzenlerler. Bu yarışmalarla yeni yüzler, yeni yetenekler gelir sinemaya. 60’lı yıllarda yayın hayatına başlayan Ses dergisi de ilk kez 1962 yılında “Sinema Artisti Yarışması” düzenler ve bunu sürdürür. 
Hülya Koçyiğit, Tamer Yiğit, Ediz Hun, Kadir İnanır, Ajda Pekkan, Engin Çağlar, Tarık Akan gibi birçok oyuncu Ses’in düzenlediği yarışmayla sinemayla tanışmıştır.
Engin Çağlar da 1968 yılında Ses dergisinin yarışmasını kazanarak sinemaya gelir. Gerçek adı Çağlan Övet olan Engin Çağlar 1940 yılında Fatih’te doğar. Çocukluğu ve gençliği Şişli’de geçer. Robert Kolej’den sonra Şişli Terakki Lisesi’nden mezun olur ve iç mimari okumak için Almanya’ya gider.
“Sinemayı çok seviyordum. 1950’lerden itibaren takip ediyordum filmleri. Yarışmaya severek ve isteyerek girdim. İlk filmim Fatma Girik’le birlikte oynadığımız Öksüz’dü. Sonra Türkan Şoray’la Bana Derler Fosforlu, Günah Bende mi? ve Kadın Değil Başbelası filmlerinde oynadım. Aynı yıl Hülya Koçyiğit’le Kınalı Yapıncak filminde, Filiz Akın’la da Hüzünlü Aşk’da oynadım. O dönemde sinemaya yeni giren bir erkek oyuncu dört büyük kadın oyuncuyla mutlaka karşılıklı oynamalıydı. Ben salon filmlerinde romantik jönü oynadım. Ama benim siyah beyaz döneme giren filmlerim de var. Bunların çoğu avantür filmlerdi. Kılıçlı kavgalı kostüme filmlerde de oynadım. Ben başladığımda Ayhan (Işık) ağabey vardı. Orhan Günşiray, Fikret Hakan, Göksel Arsoy, Ekrem Bora gibi dev bir kadro vardı sinemada. Onların arasında kendimize bir yer bulduk. Bizden sonra da kimse bizi alttan itip zorlamadı. Bir mankenler dönemi geldi geçti, isimleri bile kalmadı. Çünkü onlar sinemayı başka amaçlarla kullandılar. Bizim gibi sinemaya sevgiyle gelmediler. Gidenin yerine kimse gelmedi. Şener Şen var son yılların en iyi oyuncusu olarak. ”
Engin Çağlar’la Cağaloğlu Yokuşu’ndaki baba yadigârı işyerinde, Öğretmen Yayınları’nda görüşmüştük. Türkiye haritaları, Atatürk köşesi, mevsimler tablosu gibi okul malzemelerinin imalatını yapıyordu o yıllarda. 
“1969’da 10 film, 70’te 13 film, 71’de 13 film gibi yoğun bir tempoyla 60 kadar filmde oynadım. O zamanlar yılda 200-250 film çekiliyordu. Oyuncunun devamlılığı için, arandığını göstermesi için her ay bir filmde oynaması gerekiyordu. 75 yılına kadar dolu dolu çalıştım. Sinemanın güzel dönemidir. Benim için 1955’le 1975 arasıdır sinemanın altın devri. Sonra televizyon girdi insanların evine. Ekonomik ve sosyal problemler başladı. Yavaş yavaş insanlar sinemalardan çekildi. Seks filmleri dönemi başladı. Bu dönemde ben sinemadan uzaklaştım. Ticaret yaptım. Sahneye çıkmadım, sinemadan kazandığım şöhreti başka bir alanda kullanmak istemedim. Konfeksiyon işi yaptım, mağazalarım vardı. Akademiden resim, renk ve ofset matbaacılığını iyi bildiğim için 1980 yılında babamın işyerinin başına geldim.”
“Sinemadan çok uzak kalmadım aslında. Tabii alışılmış bir tempo ve yoğunluk vardı o yıllarda. Gazeteler hepimizi gündemde tutardı. Eski yoğunlukta olmasa da 80’lerden bu yana sürdürüyorum film çalışmalarımı. 90’larda televizyon dizileri başladı. Ben ilk Orhan Kemal’den uyarlanan El Kızı’nda oynadım Perihan Savaş’la. Sonra Akif Bey, Varsayalım Böyleyiz ve Yasemin dizilerinde oynadım. 
Biz Saner Film’e Emel Sayın’la birlikte beş tane film yaptık. O filmler, o yılların hâsılat rekorları kıran filmleriydi. Metin Erksan gibi usta bir yönetmenin çektiği, beğenilen filmlerdi. Emel Sayın-Engin Çağlar ikilisi oluşmuştu. Öyle ikililer vardır sinemada. Emel de çok güzel bir kadın ve zamanın en güzel şarkılarını söylüyor. Ben de iyi bir yerdeydim sinemada.”
Engin Çağlar sinemanın tekrar eski güzel günlerine dönemeyeceğini söylüyor. “O günün insanıyla, bu günün insanı arasında çok büyük değişiklik oldu. İnsanlarımız sinemanın gerisindeyken bugün aklı, bilgisi, estetiği filmlerin önüne geçti. Bir de ekonomik olarak evden çıkmak, sinemaya gitmek bir aile için epey külfet getiriyor. İnsanlar ekonomik olarak ancak kendilerine yeter durumdalar. Filmlerde de onları çekecek, seyredecek bir şey bulamaz hale geldiler. Televizyonlarda kanallar çoğaldı. Elbette İstanbul Kanatlarımın Altında gibi, Eşkıya gibi örnekler var. Yılda böyle 3-4 film olacak tabii. Ama bu filmciliği eskisi gibi sürdürmek, oyunculuğu sürdürmek, teknik ekibi tutmak için yeterli değil. Ekonomik olarak yaşayamazsınız. İnsanları tekrar Türk filmlerine, kapalı salonlara çekmek zor bir durum gibi gözüküyor. Sinemanın var olması gerekiyor. Bunun için Kültür Bakanlığı’nın, devletin yapacakları, sinemadaki şartların düzelmesi, çalışan insanların sosyal güvencelerinin olması hepimizi memnun eder.”

KARTAL TİBET


KARAOĞLAN’DAN TARKAN’A KARTAL TİBET 26 Şubat 2017
      
Bir dönem sinemamızın sevilen romantik jönlerindendir Kartal Tibet. Fakat biz onu Karaoğlan ve en çok Tarkan tiplemesiyle anımsarız. Kartal Tibet de tiyatrodan sinemaya geçtiğinde önce Karaoğlan ardından da Tarkan olarak çıkar izleyicinin karşısına. Bu filmler seri olarak çekilir, iş yapar. Kartal Tibet sinema oyunculuğundaki on yılını kapsayan dönemde tarihi, kostüme filmlerin, çizgi-roman tiplemelerinin yanı sıra romantik jön olarak da beyazperdede kendine yer edinir. Melodramların, avantür ve komedi filmlerin aranan jönüdür. 120 civarında filmde oynar. İlk filmi 1965 yılında oynadığı Karaoğlan serisinden Altay’dan Gelen Yiğit’tir. 1975 yılından sonra oyuncu olarak büyük rollerde görmemeye başlarız Kartal Tibet’i. Sinema filmlerinde ve televizyon dizilerinde yönetmenlik yapıyordur o yıllardan bu yana. 
Ankara’da doğmuş Kartal Tibet. Annesi ve babası öğretmendir. Baba aynı zamanda da avukattır. Kartal Tibet’in oyunculuğu Konservatuar öncesine, çocukluk yıllarına dayanıyor. 1945 yılında Ankara Koleji’nde ilkokula başlar. 1949’da da Ankara Radyosu Çocuk Kulübü’ne girer, radyo temsillerinde yer alır. Bir yıl sonra Devlet Tiyatrosu’nun Çocuk Tiyatrosu’nda oynamaya başlar. 1955 yılında da konservatuara girip tiyatro eğitimi alır. Kimler yoktur ki o dönem konservatuarda eğitim gören. 
Daha önceleri de sinemadan teklifler gelirmiş Kartal Tibet’e. Fakat öğrenciliğini, okulunu bitirmeden kabul etmek istememiş. Kendi deyimiyle o sıralar “burnu biraz havalardadır” ve Türk sinemasını küçümsüyordur. Fakat Suat Yalaz’ın çizgi-roman kahramanı olan Karaoğlan teklifi cazip gelir. “Teklif benim için güzeldi. Klasik eğitim aldığım için kılıç kullanmak benim yatkın olduğum bir şeydi, bir ata binmesini öğrendim. Gerisi zaten oyunculuk, onu da tahsil etmiştim. Onu sinemaya taşıdım. Tiyatro salonundaki seyircilerin kalitesi yüksekti ama sayıları çok azdı. Yaptığım işi daha çok kitleye duyurma şansım vardı sinemada. Eksiğiyle sevabıyla, bugün için yeri daha iyi görülen ve kabul edilen Türk sinemasına geçtim böylece. Bir akademisyen olduğum için ben de başlangıçta Türk sinemasını eksik ve küçük görüyordum. Bunun için özür dilerim. İlk filmim çok iyi iş yaptı ve hemen 15 filmlik kontratla apar topar Yeşilçam’a evi de taşıdık.” 
1965 yılında İstanbul’a yerleşir Kartal Tibet. İlk filmi iyi iş yapmıştır ve beş yıl boyunca Karaoğlan serisi çeker. Ardından Tarkan serileri başlar, beş yıl da onlar sürer. Bu tarihi kostüme filmler sürerken aynı zamanda romantik jön olarak da dönemin sevilen ve aranan oyuncularındandır. 10-12 kostüme filmin dışında romantik jöndür, avantür filmlerin, komedilerin, dram ağırlıklı hikâyelerin de oyuncusudur. Öğrencilik yıllarında da, tiyatro oyunculuğuna ilk başladığı dönemde de Türk sinemasını küçümsediğini ve bunun için özür dilediğini söylemişti Kartal Tibet. Türk sinemasının eksiklerinin yanı sıra insanlarda da bir önyargı olduğunu, filmleri izlemeden küçümsediklerini söylüyorum. 
“Katılıyorum ve benim tezim de o” diyor. “O devirde de önyargılı bakıyorlardı. Amerikan sineması bir kere teknik olarak dünyadaki bütün sinemaların fersah fersah üstündedir. Onun otuz gömlek altında başlar herhalde Fransız ve İtalyan sineması, benim ölçülerime göre. Bunlar ‘bence’ laflar. Oyun bakımından, sinema dili bakımından çok geride. Türk sinemasının burada yeri yoktu. Türk sineması çok eski, çok iptidai, teknik imkânları çok eksik, hikâyeler çok basit fakat çok duru, çok samimi. Zaten film başlayınca bunu itiraf ederek başlıyor. O devirlerde bir Türkan Şoray’ı, bir Ayhan Işık’ı, diğerlerini eleştirirlerdi ve ben hep şu soruyu sorardım, ‘Türkan hanımın filmine gittiniz mi?’ ‘Yok, hayır gitmedim.’ Gitmeden, filmleri izlemeden önyargılı olan kişiler vardı. Benim çevrem de çok dolu bunlarla. Ben onlarla alay ederdim. Türk sinemasında örneğin Atıf Yılmaz diye bir yönetmen var, filmlerini seyrettin mi ki konuşabiliyorsun. Bir bak bakalım. Yok, ama işte yerli film Nayırlar, N’evetler falan... Yok Fatih zamanındaki filmde telgraf direkleri görüldü, figüranın kolunda kılıç oynarken saat vardı diye dört tane aptalca ki Amerikan filmlerinin yüzlerce kez yaptığı hatayı yaptık diye... Zahmet edip sinemaya gitmiyorlardı. Konuşanlar haksızdı. O konuşanların çoğu şimdi o güzellikleri keşfetmeye başladılar. Büyük bir hataydı. Madem bir devri paylaşıyoruz, bir şeyler oluyor, senede 5 tane Türk filmine git be kardeşim. Eleştirmek için bile olsa git. Türkan hanımı eleştirebilmek için ya da Atıf Yılmaz’ı... Cüneyt’i, Yılmaz Güney’i, Kartal’ı, Hülya Koçyiğit’i, Fatma Girik’i tanı. Gazetede yazılanlarla, kulaktan dolma bilgilerle kınama. Bugün beğeniyorsun çünkü. Gidip o filmleri seyretselerdi, o paraları verselerdi belki biz de o paralarla tekniğimizi geliştirir, platolarımızı, stüdyolarımızı açar daha iyi işler yaparak bu işi ilerletmiş olurduk. O hali bile güzeldi, şimdi seyrediyorlar. ‘Hiç seyretmezdim şimdi beğenerek seyrediyorum’ diyor herkes. O zaman aynaya bak, kendine kız. Çünkü sen hatalıydın. Biz evet iptidaiyiz ama çok güzel şeyler de yapılmış, cici güzel şeyler. Türkiye’de her şey o kadar yapılıyordu zaten. Hangi konuda Türk sinemasından daha ileri bir dal var, gösterin bana lütfen.”
Kartal Tibet oyunculuğa ara verdikten sonra da kameranın arkasına geçip yönetmen olmaya karar vermiş. “Bütün büyük ustaların, yönetmenlerin asistanı gibiydim. Laflarımız birbirini tutuyordu. Kendi oynadığım filmlerin bazı sahnelerini de çektirmişlerdi bana Ertem Eğilmez, Mehmet Aslan ve Metin Erksan gibi ustalar. Bir suskunluk devresinden sonra Hababam Sınıfı’nda Ertem Eğilmez’in asistanlığıyla başlayıp ardından da hemen aynı sene Tosun Paşa filmiyle yönetmenliğe başladım. 55 tane de film yönettim.”