25 Mart 2020 Çarşamba

BENİM FİLMLERİM VARDI


 19 Şubat 2017

Çocukluğumun Yeşilçam’ı en çok Ahmet Tarık Tekçe, Suphi Kaner, Yıldırım Önal ve Yılmaz Güney’di fakat sadece bu kadar değildi. Orhan Günşiray’dı, Cüneyt Arkın’dı, Sami Hazinses’di, Vahi Öz’dü, Hüseyin Baradan’dı, Necdet Tosun’du, Mürüvvet Sim’di, Mualla Sürer’di... 70’li yılların başında şimdiki adı Gazeteci Erol Dernek Sokak olan sokaktaki “Ata’nın Kahvesi”nin önünden geçtiğimde en çok Arap Celal’i görürdüm. Sokağın öbür ucunda Hayati Hamzaoğlu görünürdü. Havva Sokak’ta Renan Fosforoğlu’na, Anadolu Pasajı’nın önünde Cevat Kurtuluş’a, Yeşilçam Sokak’ta “Tecavüzcü Coşkun”a rastlardım. O yıllarda insanlar “artiz” olmak için evlerinden kaçar, soluğu İstanbul’da, Beyoğlu’da alırlardı. Anadolu’dan bakıldığında İstanbul sinema demekti. Yeşilçam’ın o büyülü dünyası her zaman insanları içine çekmişti. 
60’lı yıllarda Sadri Alışık Turist Ömer, Göksel Arsoy Altın Çocuk, Yılmaz Güney Eşref Paşalı filminde ve daha birçok filmde “gangster”di. Bol yıldızlı, geniş kadrolu filmler vardı en çok. Bir dönem Turgut Özatay’sız film yok gibiydi. Ahmet Tarık Tekçe o kadar çok filmde oynuyordu ki kitapsız ilim, Ahmet Tarık Tekçe’siz film olmaz deniyordu. Killing filmlerinin yanı sıra o yıllarda Hüseyin Baradan Çekilin Aradan ya da Her Yol Helal Zımbala Bilal gibi filmler de vardı. İrfan Atasoy “uçan adamdı” ve “kendi taklalarını kendi atar” denirdi. Yılmaz Köksal “komik kovboy”, Danyal Topatan Camoka, Dursune Şirin de çocukluğumuzun “Arap bacı”sıydı. 
Sadri Alışık’lı Red Kit filminin çiftlik sahibi “iyi kalpli moruk amcası” Ali Şen’di, avukat Karasakal da gerçek haydut. Atını Seven Kovboyda Red Kit Daltonlar’a karşı mücadele eder. Dalton Kardeşler’in Sami Hazinses’i, posta arabasını soyarlarken “leydiler, centilmenler sakın kımıldamasın eller, inin aşağıya beyler” diye seslenir arabadakilere. Filmin kötü adamları tabii ki Kudret Karadağ ve Süheyl Eğriboz’dur. Sevimli Şerif Cevat Kurtuluş, filmin güzel kadını Bayan Mercedes de Figen Han’dır. Filmin yönetmeni Aram Gülyüz 1974 yılında çektiği bu filmden 4 yıl önce de İzzet Günay’lı bir Red Kit çekmişti.

‘VARSIN FAKİR OLAYIM’

Yılmaz Güney’li, Cüneyt Arkın’lı filmler kadar Ayşecik’li, Ömercik’li, Yumurcak’lı, filmler de büyük ilgi görüyor, mutlu sona hep birlikte seviniliyordu. Ezilen, horlanan, hep ağlayan Ayşecik’in, sevimli Ömercik’in, Afacan’ın, Yumurcak’ın, Sezercik’in yanı sıra o filmlerin iyi, sevimli ve babacan insanları Vahi Öz, Hulusi Kentmen, Necdet Tosun, Sami Hazinses, Suna Pekuysal, Hüseyin Baradan, Cevat Kurtuluş’la da bütünleşirdik. “Bana annemi versin, bütün servet onun olsun. Ben para pul istemiyorum, annemi istiyorum” diyordu Yavrum filminde Ayşecik. Ayşecik Fakir Prenses filminde de babası o doğmadan ölmüş, mahallede herkesin prenses dediği biridir. Günün birinde prenses olur. O filmde de “ben sevdiğim insanlar arasında yaşayayım da varsın fakir olayım” der.  

ENTELEKTÜEL GANGSTER

Yarın Son Gündür filminde Yılmaz Güney entelektüel bir gangsterdir. Lakabı ‘kara çocuk”tur, rol arkadaşı Fatma Girik’in de “mavi çocuk”. Bilal İnci “kemikkıran”, Süleyman Turan “komser Sülüman”, Feridun Çölgeçen de “aslan avcısı Yakup Bey”dir. Yılmaz Güney, senaryosunu kendi yazdığı ve yönettiği filmde, kendisini tehdit eden Yakup Bey’e “belki artist olurum, beni Yılmaz Güney’e benzetirler” der. Aldığı yanıt “yok canım sen o kadar çirkin değilsin”dir. Filmin bir başka sahnesinde Mavi Çocuk’a “biz usturanın her zaman keskin tarafında yürüyoruz. Önümüzde mezarlıklar ve hapishaneler var” der. Yılmaz Güney’in gerçek yaşamında da hep hapishaneler oldu. Güzel, sıcak insan bakışlarıyla, boynunu yana eğmesi, oynadığı her rolün ona yakışması ve kendine özgü çizgisiyle kendi kuşağını olduğu kadar kendinden sonra gelen kuşakları da etkilemiş bir sinemacıydı Yılmaz Güney.
Yeşilçam’da filmler bin bir zorlukla, yokluklar içinde, insan emeğine ve “yaratıcılığına” dayanarak yapılıyordu. Bir avuç inançlı sinemacının, yönetmenin ve her biri doğal yetenek olan oyuncuların, sinema emekçilerinin olanaksızlıklar içinde ortaya çıkardıkları filmler, halk tarafından beğeniyle izleniyordu. 70’li yılların ortalarına kadar sürdü bu durum. Sonra büyü bozuldu. Gittikçe daha az film çekilir oldu. Seyirci salonlardan uzaklaştı(rıldı). Arkasından çok kanallı televizyonlar ve videonun etkisiyle kriz derinleşti, sinema salonları arka arkaya kapanmaya başladı. Birçok yapımcı sinemadan kazandığı parayı sinemaya aktarmadı. “Han hamam” sahibi kimi yapımcılar, işletmeciler, sinemacılar salonlar kapanırken, pazarı Amerikan sinemasına kaptırırken sessiz kalmayı seçti. Birçok sinemacı para yok gerekçesinin arkasına saklandı.
Geldik bugünlere. Popüler Yeşilçam filmleri dönemi bitmiş, yeni bir dönem başlamıştı. Popüler Yeşilçam filmleri diziler olarak televizyonda sürüyordu. Artık yönetmen sineması iyi oyuncu, kötü oyuncu vardı... Sinemadaki kriz henüz aşılamamıştı fakat yeni bir “kuşak” da yetişmişti oyuncusuyla, yönetmeniyle, birçok “eski” usta yönetmenimizin ve oyuncularımızın yanı sıra. Yeniden iyi filmler yapılıyor, seyirci salonlara dönüyor ve “yerli filmleri” izliyordu. 
Ne mutlu... Çok yaşasın sinema…

İNSAN YAŞADIĞI YERE BENZER


 12 Şubat 2017
 “İnsan yaşadığı yere benzer  / O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer” diyordu Edip Cansever. Hepimizin hayatında yaşadığı yerler, o yerlerdeki mekânlar önemlidir. Çocukluğumun İstanbul’u ve mekânları (plajlar, istasyonlar, sinemalar) bir masal ülkesi gibiydi. “Bir varmış bir yokmuş.” Kentin, yoğun göç alıp yaşanması güç bir ‘mega köy’e dönüşmediği, insanların henüz Ege’nin, Akdeniz’in tatil yörelerini keşfetmediği, oralara ‘kaçmadığı’ yıllarda geçmişti çocukluğum, ilk gençliğim.
Hayat henüz böylesine kirletilmemişti doğduğum, büyüdüğüm yıllarda. İstanbul’un‘en güzel’ sayılan yıllarında yaşamıştım gençliğimi. Mahalle kültürünün, komşuluğun, mahalle arkadaşlığının olduğu yıllardı. İnsanlar tıpkı Yeşilçam filmlerinin hayal kahramanları gibi ‘fakir ama onurluydular.’ Örneğin, bir çıkar amacıyla kendilerine teklif edilen, hak etmediklerini düşündükleri parayı tüm yoksulluklarına karşın reddedebiliyor, karşısındakinin yüzüne çarpabiliyorlardı; 50’li yıllarda Türkiye’yi “küçük Amerika” yapmak isteyen zihniyetin toplumda sınıf atlama düşlerini körüklemesine rağmen. Ülkeyi yönetenlerin her mahallede milyoner yaratma girişimleri, ne yazık ki insan kirlenmesinde önemli bir başarı da kazanmaya başlamıştı.
Çocukluğum, gençliğim İstanbul’un Kartal’ında geçmişti. Haydarpaşa’dan Gebze’ye istasyonlar, (“O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar / Nazilli kokardı”), Moda’dan Pendik’e plajlar, her mahallede sinemalar vardı. O plajlarda, istasyonlarda, sinemalarda unutulmaz anılar biriktirmiştik. Sahillerde yer alan plajlar benzeri zor bulunur güzelliklere, buralarda yaşayanlar için de yeri doldurulamaz anılara sahipti. Buralara ayrı güzellikler ve değerler katıyordu. Sinemalarda beyazperdeye yansıyan düşsel öykülerde unutulmayan yüzler tanımış. Masallar dünyasında yolculuklara çıkmıştık.
Sahilin Kadıköy’den Pendik’e kadar doldurulması ve sahil yolunun geçmesiyle bütün bu güzellikler, anılar, oluşan kolektif toplumsal hafıza ve geçmişimiz yok edilmişti. Bu yok edişlere karşı çıkmak, yalnızca geçmişe el sürdürmemek için değil, geleceğimize sahip çıkmak içindi de aynı zamanda.
Birçoğumuz için artık ne doğup büyüdüğümüz o yerdi, ne İstanbul eski İstanbul. Kentsel dönüşüm adı altında yeni yıkımlar, yeni yok edişler de sürüyordu bir yandan. Tüm bu değişimlere karşın doğup büyüdüğümüz, yaşadığımız ‘yer’le (ülke, şehir, ilçe, mahalle, sokak, ev) özdeşleşen anılarımız yaşam boyu peşimizi bırakmıyordu, Kavafis’in Şehir adlı şiirinin dizelerine yansıdığı gibi.
Yaşadığım aşklar, sinemalar, plajlar hayattan çekilince kendime yeni yurtlar, yeni dostlar, yeni mekânlar arama yolculuğum da başlamıştı. Rumeli Hisarı’ndaki Ali Baba’nın kahvesine köprü altı da eklenmişti.
Tanışıklığım çocukluk yıllarına uzanan köprü üstünden sonra, defalarca geçip gittiğim köprü altıyla da tanışmam 1980’lerin sonuna, 1990’ların başına denk gelir. Cağaloğlu’da çalışıyor, grafik tasarım işleri yapıyordum. ‘Köprü altı çocuklarına’ karıştığımda 30’lu yaşlarımın başındaydım.
Yanılmıyorsam önce tabelasında Osana Davutyan yazan 60 kapı numaralı Balıkçılar Çay Evi’nin sonra da, birahanelerin, meyhanelerin ve tabii ki Kemancı’nın müdavimi olmuştum.
Galata’yı “Bizans”a bağlayan Galata köprüsü, berduşundan entelektüeline köprü altı müdavimlerini de birbirine bağlıyordu. Kültürlerin buluşma noktası, bir arada yaşadığı salaş mekânlarda dostluklar paylaşılırdı. Buluşma noktası köprü altında berduşlar, işli-işsiz gazeteciler, mizahçılar, edebiyatçılar, müzisyenler, işsizler, emekliler iç içe, bir arada yaşardı.
Onlarca insan tanıdım, arkadaşlar, dostlar edindim, unutulmaz anılar biriktirdim köprü altında. Her mekânında, her masasında oturduğum köprü altında tanıdığım arkadaşlarımın, edebiyatçıların, mizahçıların, müzik insanlarının isimlerini yazmaya kalksam birkaç dergi sayfası yetmez.
Çok küçük bütçelerimiz olsa da çok büyük masalar kurar sabahın ilk saatlerine kadar içer, sohbetler ederdik. Kimimiz son vapura, son trene yetişmek için telaşla ayrılırdı aramızdan gecenin bir yarısı, kimimiz sokaklarda sabahlamayı göze alırdı.
Henüz ‘Beyoğlu Cumhuriyeti’nin oluşmadığı yıllarda ‘özgürlükler ülkesi’ ülkesi gibiydi köprü altı mekânları.
Dalgıç Kadir’iyle, Bülent Karaköse’siyle, Ressam Maruf’uyla, Abdülika’sıyla, Nuri Kurtcebe’siyle, Küçük İskender’iyle, şairleri, ressamları, gazetecileriyle, isimli-isimsiz yüzlerce müdavimiyle birçoğumuz için son duraktı köprü altı.
İçinde yaşarken bir gün yok olacağını, tüm anılarımızın da köprüyle birlikte yanacağını düşünmüyorduk. Yanan anılardı, yanan geçmişimizdi, yanan bir dönemdi.
Bedri Rahmi Eyüboğlu, İstanbul Destanı’nda, “İstanbul deyince aklıma martı gelir / Yarısı gümüş, yarısı köpük / Yarısı balık yarısı kuş / İstanbul deyince aklıma bir masal gelir / Bir varmış, bir yokmuş” demişti. Anlatılanlar, anımsadıklarım sanki bir masaldı; dün vardı, bugün yok.
Anımsamak acı veriyor. Ölü sevici bir toplumda yitip giden değerlere ağıt yakmak, içi boş arabesk bir ‘nostalji edebiyatı’ tutturmak, geçmişi kutsamak ya da inkar etmek yerine geçmiş bilinciyle, bugünün dünyasına geçmişin olumlu değerlerini aktarmalıyız diye düşünenlerdenim. Geçmiş bilincinden yoksun, modaya ve ranta dönüştürülmüş bir nostalji edebiyatının ucuz popülist, oportünist dilini kullanan akbabalar kadar, başka ne zarar verebilir ki yaşanmış ve yaşanacak hayatlara. Bir kenti, mahalleyi, sokağı anlamak, tanımak için de çoğu kez bir yaşam harcamak gerekir.
 “Bana bir varmış de/ Bir varmış bir yokmuş deme/ İçime dokunuyor.” (Can Yücel)

KENDİNE SÜRGÜN İNSANLAR


 05 Şubat 2017
Hayatın içinde, içimizde yaşayan bir berduşun da, bir kâğıt toplayıcısının da, kendine sürgün bir yaşam sürdüren müzisyenin, ressamın, şairin-edebiyatçının da ulaşılmayı bekleyen yaşam öyküsü vardır. Her insanın şiiri de öyküsü de olabilir keşfedilmeyi bekleyen, saklı tutulan. Geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden, müziğe Sultan-ı yegâh gibi bir başyapıt ve onlarca eser armağan eden Ergüder Yoldaş hayatının bir bölümünü Büyükada’da “bir mağarada” ‘kendine sürgün’ yaşamayı seçmişti.
Sinemamızın ilk yıldızlarından Cahide Sonku’nun iç acıtıcı yaşam öyküsü bilinir. Böyle onlarca kırık dökük hayat vardır bildiğimiz. İlk Yeşilçam kitabım Artizler Kahvesi’nin giriş yazısında şunları yazmıştım:
“Beyoğlu biraz da Yeşilçam demektir. Sınıf atlama düşleriyle, artist olma umuduyla evlerinden, ailelerinden uzaklaşanlar soluğu Beyoğlu’nda alırdı bir zamanlar. Yeşilçam’ın büyülü dünyası onları da etkilemiştir çünkü. Fakat gerçek hayatla filmlerde gördüklerinin aynı hayatlar olmadığını anlamaları uzun sürmez. Yeşilçam’ın melodramlarında gördüklerini yaşamak isteyenler için asıl dram işte o zaman başlar. Çoğu umduğunu bulamaz, düş kırıklıkları ve büyük acılar yaşar. Kimi o fırsatı yakalamış, isimleri, yüzleri ve hayatları unutulmazlar arasına girmiştir, fakat mutsuz yaşamış, mutsuz ayrılmışlardır aramızdan. ‘Kardeşim benim’ duyarlılığını, kişiliksiz ucubeler olmaktansa yalnızlaşmayı, yoksullaşmayı, acıları göze alma cesaretini, onurlu bir hayat sürebilme seçimini birçoğumuz bu insanlardan öğrenmişizdir.”
Cinayet insanı olmaktansa cinnet insanı olmayı seçmiş insanlar... Kaçımız çöplükleri karıştıran ya da soğuk bir kış günü bir köşede yarı çıplak uyuyakalmış (belki de ölmüş) berduşların hayatını merak etmiş, araştırmıştır. Neler yaşamış, neden böyle bir karşı duruşu (evet, birçoğu için -bilinçleri oranında- bu bir tavır, bir karşı duruştur) seçmişlerdir. Bir berduş nerede, nasıl ölür; cenazesi kimler tarafından, nereye ve nasıl kaldırılır? Bir sanatçı (zaten kendine sürgünken) neden Büyükada’da bir mağarada yaşamayı seçer? Neden insanlar onları anlamaya çalışmak, seçimlerine saygı duymak yerine, kendi çıkarları için onlara zarar vermeye kalkarlar? İnsanlar birbirlerini neden bu kadar rahat kırabiliyorlar? Hayat, erdem, aşk yorgunu, kırgını insanlar ruh uyuşmazlığı içinde daha kaç yüzyıl acı çekecekler?
Taksim’den İstiklal Caddesi’ne doğru yürümeye başladığımda nedense hep Cahide Sonku, Yıldırım Önal ve beyaz kefenleri içinde protestosunu haykıran Ferda Ferdağ gelir aklıma; bir de oturacak kiralık ev bile bulamayan Özcan Özgür. Cahide Sonku bataklıkta gül olmayı seçmişti seçmesine fakat bizler beter bataklıklardık. O, Beyoğlu’nun arka sokaklarında, salaş meyhanelerinde ulaşması mümkün birçok lüksü reddederek alkolde dostluk arıyordu. Kader ve cinnet arkadaşlarıyla yaşadığı dram, o günün Yeşilçam starlarından kaçını ilgilendirmişti? Daha sonra aynı dramı yaşayanlar onu hatırladıkça neler hissetmişlerdi? Kimi anılarını dinledikçe bugün bile bizlere çok önemli hayat dersleri verdiğini düşünüyorum. Cahide Sonku cinnetini en çok başkalarıyla olduğunda mı yaşıyordu? Ya Yıldırım Önal... Radyo tiyatrolarında, arkası yarınlarda “Stella, Stella...” diyen sesi bugün bile kaç kuşağın kulaklarında. Belki de yaşadığı varoluş sancısı, yaratıcı acı nedeniyle hayatla bir türlü uzlaşmayan, belki de bu yüzden sıkça alkol komalarına giren Yıldırım Önal, bir çekim sırasında fotoğraf çektirmek istemediği için gazetecilerden kaçar. Bu kaçışın nedenini soran gazeteciye, “Ben gazetecilere küskünüm arkadaş... Çöp bidonuna düştüğüm gün, hemen ayaklarımın resmini çekip ‘sarhoş’ diye yazdılar. Gözümün birini kaybettim, ‘Moşe Dayan’ diye alay ettiler. Tımarhaneye tedavi için yattım, bu defa da ‘deli’ dediler. Hiçbiri benden bir aktör, bir Yıldırım Önal olarak söz etmedi. Söyle, korkmadan söyle arkadaş, haklı değil miyim?” yanıtını verir.
Yeşilçam’ın sevimli güldürü oyuncusu Suphi Kaner otuz yaşında intihar ederek ölür. Daha önceleri dört kez intihar girişiminde bulunan Suphi Kaner de dostluğu alkolde arıyordu. İçki içmeyi sürdürür. Bunun üzerine Prodüktörler Cemiyeti bir yazı yayınlayarak Suphi Kaner’i boykot eder. Bir süre sonra da üç tüp Nembutal adlı hapları yutup, yaşamına son verir Suphi Kaner. Ve ünlü komedyen 30 yaşındadır bir ‘Yeşilçamzede’ olarak hayata veda ettiğinde. Gerçekten Kaner’in intiharına neden, yalnızca Prodüktörler Cemiyeti’nin bu boykot kararı mıydı? Ya da tutsağı olduğu alkol müydü?”
40 yıl var olma, ayakta kalabilme savaşı verir Ferda Ferdağ. Yeşilçam onu çok çabuk hırpalamış, oynadığı üç başrolden sonra figüranlığa indirmişti. “25 yaşından sonra anne, teyze, nine, hala” rollerini uygun görmüşlerdi. Ferda Ferdağ, kırgın ve öfkeliydi. On üç yaşında Tepebaşı Şehir Tiyatroları’na Kül Kedisi Sindrella’nın provalarına kadrolu girmiş, on dört yaşında Yeşilçam’ı keşfetmişti. Ne umutlarla, fakat hep hayal kırıklıklarıyla, acılarla ve yalnızlıklarla geçen otuz beş-kırk yıl... Sonunda annesinin altın bileziği, oğlunun yardımları ve yan oyunculukla beş yıllık borç farkını tamamlayarak emekli olur.
“Haram olsun İstanbul... Bütün paralarım zemin katlarına, o akmayan sularına, jeton yutan telefonlarına, yanmayan kaloriferlerine, ikide bir kesilen elektriklerine, ayakta duracak yer bulamadığım otobüslerine, kolibasilli denizlerine gitti. Bir kere daha haram olsun İstanbul...”
Altın Kalemler dergisinde Ergun Arpaçay şunları yazar: “Yeşilçam’da bir yorgun savaşçı var. Kameraların önünden kırgın ayrılan bu yorgun savaşçı Ferda Ferdağ’dır. Çevirdiği son filminin bir planlık sahnesini tamamlayarak setten ayrılan Ferda Ferdağ buruktur, üzgündür, kırgındır. Ferda Yeşilçam’daki mücadelesini kaybetmiştir, ama sanat gücünü, sanat aşkını yitirmemiştir. Zira yıldızlar gökyüzünden düşse bile onların unutulmayacaklarını bilmektedir. (...) Mağluplar da alkışlanır. Ferda Yeşilçam’da yenilmiştir, ama yıkılmamıştır.”

YENİ HAYATIN GETİRDİĞİ YENİ AHLAK


 29 Ocak 2017
      
Yalnızlaşan insan gelecek düşlerini yitirdi. Tek kutuplu dünyaya egemen olan ‘yeni dünya düzeni’nin, tüm dünyada “ustalıkla” gerçekleştirdiği operasyonlarla, toplum mühendislikleri yaparak yeni yaşam biçimleri, yeni değerler yarattığına tanık olduk. Ülkemizde 12 Eylül 1980 darbesiyle başlayan, küreselleşen uluslararası ağ ile uyumlu gelişen süreç, uluslararası uygulayıcıları tarafından “yeni dünya düzeni”, bu “düzenin” dayattığı, dönüşüm¸ sağlayan değerler de “yükselen değerler” olarak sunuldu.
Dünyanın birçok coğrafyasında olduğu gibi¸ ülkemizde de çok çabuk benimsendi, kanıksandı, içselleştirildi. Süreç ve ‘operasyon’ çok önceki yıllarda başlatılmıştı elbette; sonuçları 80’li yıllardan itibaren alınmaya başlandı. Ülkemizde 80 öncesi başlatılan provokasyonlarla, yılgınlık ve korku egemen hale getirilmiş, “başka güçlerden” yardım beklenir bir ortam yaratılmıştı. Buna sol güçlerin bu provokasyonları, gelişmekte olan süreci görememeleri, yaşanan karmaşa ortamında birçok insani değerin baskı altına alındığı, bastırıldığı eklendiğinde de, yeni dünya düzencilerinin işlerinin kolaylaştığını, yükselen değerlerin tüm toplum katmanları gibi, işçisinden “solcusuna”, sanatçısına, aydınına kadar muhalif güçleri etkilemesine şaşmamak gerekiyor.
31 yıldır yaşanan süreçte geçmişin erdemleri/değerleri yok edilerek, yükselen değerler adına yeni yaşam biçimleri, yeni değerler oluşturuldu. “Yeni bir ahlak olgunlaşıyor. Bu ‘yeni ahlak’ın, Janus gibi iki yüzü var. Ama birbirine zıt değil, aksine birbirini tamamlayan iki yüz bu... Ön yüz derin cehalet, arka yüz derin melanetten oluşuyor! Bu sülük¸ bir salgı ile kaplı garip organizma, cehaletin cesaretiyle melanetin habis, karanlık enerjisinden kuvvet alıyor. Gıdasını da oradan buluyor.” (V. B. Bayrıl. “Yeni Ahlak Yeni Hayat”, EST&NON Birikimler Dergisi. Kasım-Aralık 1999 Sayı. 1)
Cumhuriyet tarihinin en hızlı insan kirlenmesini yaşadık, eylül etkili yıllarda. Yeni dünya düzeninin toplum mühendisliği çabaları, yeni bir kültür, yeni bir insan modeli yarattı. Hırslı, bencil, çıkarcı bu insan modeli hedefine ulaşabilmek için her türlü yolu mubah saymakta, sistemin kendisine dayattığı yeni görevleri fütursuzca uygulayabilmektedir.
Önce başka bir dünya düşü kuran gençler için “Asmayıp da besleyelim mi?” dediler, gencecik insanları astılar, birçok insanı gözaltında kaybettiler. Kurdukları korku imparatorluğu ile amaçladıklarını gerçekleştirip, korku ve yılgınlık yarattılar, yalnızlaşmayı, bireycileşmeyi dayattılar. Yalnızlaşan insan gelecek düşlerini yitirdi. Yeni kararlarla oluşturdukları ekonomik sistemle de desteklediler süreci. Bir yandan yalnızlaşan insana yoksullaşmayı dayatırken, bir yandan tüketim toplumu oluşturuyor, sundukları nimetlere ulaşılabilmesi için her yolun mubah olduğu fikri aşılanıyordu. Bugün farklı isimlerle varlığını sürdüren ya da “ele geçirilen” çeteler bu sürecin ürünüdür.
Omurgasızlaştırılan, dahası onursuzlaştırılan birey için artık her yol mubahtır. Tüketim toplumunun araçları da bu dönüşüme hizmet etmektedir. Kredi kartlarıyla, medyanın, özellikle de televizyonun “beyin yıkama” programlarıyla kuşatılan, sıkıştırılan birey için kaybedecek bir şey kalmamıştır. Bunlara bir de sistemin bilinçli olarak dayattığı ve sunduğu “derin cehalet” ve “derin melanet” eklendiğinde, istenilen toplum mühendisliği başarıyla tamamlanmış olmaktadır. Dostluk, dayanışma, sevgi duyguları yok edilmiştir. Artık insanlar televizyon programlarına katılıp “N’olur biraz yardımcı olun Memet Ali Bey” diyebilir, bir başkası gözyaşları içinde acısını aktarır ya da adaleti, yardımı televizyon programı sunucularından isteyebilirdi.
Darbe sonrası oluşturulan seçilmişlerin sisteminde de, tüketim toplumunun ve iktidarın sunduğu nimetlerin cazibesine kapılan küçük aydınlar, aydınlar, muhalif bireyler saf değiştirebilmişlerdir. Çürüme toplumun her katmanında yaşanır. Geldiğimiz noktada ne yazık ki tüm bunların sonuçlarını gözlemliyor olmak şaşırtıcı olmasa da acıdır, üzücüdür. Bunlarla mücadele etmek, direnmek için çok daha fazla enerji harcamak gerekmektedir.
Filmlere, televizyon dizilerine yansıyan entrikalar, toplumun her kesiminde farklı biçimlerde, farklı boyutlarda yaşanır. Sinema budur, dizi böyle olur dayatması ve şartlandırması, hayata da yansır. Yoksul halk yığınları sorunlarına, kendi hayatlarına, aydınlar da kendilerine ve toplumlarına yabancılaştırılmıştır. Tüketim ve show toplumunun “iyi tüketicileri” olanlar batıcı bireylere dönüşmüştür. Bir duruşu, kimliği ve kişiliği olan, direnen birey ise sistem tarafından kuşatılmıştır.
Bu fotoğraf içindeki birey, yeni hayatın dayattığı yeni ahlak anlayışını uygularken zorlanmaz. Her “yola” başvurabilir.
Şimdi bizlere düşen, tüm bunları dönüştürmek için kolları daha fazla sıvamak, daha fazla enerji harcamak ve düşlerimizi, geleceğin yeni insanını yaratmak için direnmek, mücadele etmektir. Buna uygun yeni kolektifler/imeceler oluşturmak, yeni dergiler hazırlamak, yeni filmler yapmak, yeni tiyatro oyunları sahnelemek direnme ve mücadele araçlarını, alanlarını yaygınlaştırmak, Çoğaltmak her zamankinden daha önemlidir. Başka bir dünya bu yolla kurulabilir; yeni insan da...

VURUN KAHPEYE


22 Ocak 2017
 40’lı, 50’li yıllardan itibaren salonların ve gösterim olanaklarının artmasıyla, sinema kentten kırsala yönelirken, filmlerin kahramanları da köyün, kasabanın gerçekliklerine yönelir. İdealist devlet görevlileri dönemin filmlerinde başrollerdedir. Bu filmlerde öğretmenler, doktorlar köylere gelirler ve oradaki yaşamla yüzleşirler; ‘genç cumhuriyetin aydınlanmacı öncüleri olarak’ gericiliğe, cehalete, hastalıklara karşı mücadele ederler.
Reşat Nuri Güntekin’in eserinden uyarlanan, Turgut Demirağ’ın 1947 yılında yönettiği Bir Dağ Masalı adlı filmde, geri kalmış bir köye yerleşen, idealist bir öğretmenin öyküsü anlatılır.
Dönemin asıl önemli filmi, Lütfi Ö. Akad’ın 1949’da yönettiği ve Sezer Sezin’i de yıldızlığa taşıyan Vurun Kahpeye’dir. Film Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserinden uyarlanır. Vurun Kahpeye filminin üç kez sinemaya uyarlanmış olması da filmin ayrı bir özelliği/başarısıdır. 
1884, İstanbul doğumlu olan ve kayıtlara “yazar, siyasetçi, akademisyen, öğretmen” olarak geçen Halide Edip Adıvar’ın ölüm tarihi 9 Ocak 1964. 
Muhsin Ertuğrul dönemi sineması “Tiyatrocular Dönemi”dir. Tiyatrocuların egemenliğinde olan sinemada oyuncular tiyatrocu, oyunlar tiyatrovaridir. Cahide Sonku bu dönemin yıldızlarındandır. Sinemacılar kuşağının ilk yıldızı, sinema dilindeki oyunuyla Sezer Sezin’dir. 
Kendi kendini yaratan insanlardandır Sezer Sezin. Çok küçük yaşlarda, annesinden habersiz evden kaçarak Hürriyet Apartmanı (1944) ve Yayla Kartalı (1945) filmlerinde küçük rollerde oynar. Yapımcı Necip Erses’in isteğiyle, Köroğlu filminde başrollerden birini oynar. Damga (1948) filmindeki ilk önemli oyunuyla ünlenir. Filmin bir hafta salonlarda kalmasını umarlarken, dört hafta gösterilir, kapılarda uzun kuyruklar oluşur. Arkasından Vurun Kahpeye (1949) filmi ile yıldızlaşır. Sezer Sezin, Vurun Kahpeye filmi ile büyük bir başarı elde eder. 
Vurun Kahpeye Halide Edip Adıvar’ın 1926 yılında yazdığı ve Kurtuluş Savası’nı anlattığı romanıdır. Kitabın kahramanı idealist bir öğretmen olan Aliye’dir. Şehit bir babanın ve veremden ölmüş bir ananın tek çocuğudur. Roman onun Dar-ül Muallimat’tan (o zamanki kız öğretmen okulu) mezun olduktan sonra Kurtuluş Savası sırasında geldiği kasabada yaşadıklarını anlatır. Dar-ül Muallimat Osmanlı’nın dağılma sürecinde bürokrasinin “yeni insan” yaratma kaygısıyla açılan okullarından birisi olarak idealist öğretmen yetiştirir. (Dar-ül  Muallimin de Erkek Öğretmen Okulu’dur.) Aliye, bekâr ve güzel bir kadın olmasından dolayı kasabada herkesin dikkatini çeker ve dedikodulara maruz kalır. Ama Kuvayı Milliye’ye yakın olan Ömer Efendi ile o yöredeki Kuvayı Milliye birliklerinin başı Tosun Bey tarafından korunur ve Tosun Bey’le nişanlanır.
Düşmanın köye girmesiyle beraber köyde Kuvayı Milliye’nin varlığından hoşnut olmayan iki yobazın kışkırtmaları sonucu, düşmanla işbirliği yaptığı gerekçesiyle linç edilir. Kitap, Aliye üzerinden cumhuriyet ideolojisini ve cumhuriyet insanını anlatmaya çalışır.
Kurtuluş Savaşı dönemi romanlarında kurtuluşun İstanbul dışında olacağına dair umutlarla köy idealize edilmeye başlanmış ve o dönem edebiyatçıları köye gönderdikleri subaylar ve öğretmenleri romanlarında konu edinmişlerdir. Bu karakterler halkı aydınlatmaya çalışmıştır.
Yine bu dönem romanlarından Reşat Nuri Güntekin’in eseri “Çalıkuşu”na bakıldığında, orada anlatılan öğretmen Anadolu’nun çeşitli köylerine gitmesine rağmen, roman “Vurun Kahpeye”ye oranla hayli romantiktir. “Çalıkuşu”ndaki öğretmen bir ideal ile yola çıkmamıştır; aşk acısı ve inadı onu köylere düşürmüştür. Oysa Aliye’nin en büyük dileği köy çocuklarına bir umut olmaktır. Bu yüzden de kitapta ve filmde okuldan mezun olurken ettiği yemin tekrarlanır. “Toprağınız toprağım, eviniz evim; burası için, bu diyarın çocukları için bir ana, bir ışık olacağım ve hiçbir şeyden korkmayacağım; vallahi ve billahi!”
ÜÇ FARKLI UYARLAMA
Halide Edip’in romanı 1949 yılında Lütfi Akad, 1964’te Orhan Aksoy, 1973’te Halit Refiğ tarafından sinemaya uyarlanmıştır. Üç filmin de yapımcısı Erman Film’dir.
İlk filmin yapım sürecinden yukarıda söz etmiştik. Filmin oyuncu kadrosunda da Sezer Sezin (Aliye), Kemal Tanrıöver (Tosun), Settar Körmükçü (Hacı Fettah), Vedat Örfi Bengü (Uzun Hüseyin), Temel Karamahmut (Düşman Subayı) Arşavir Alyanak (Ömer Efendi) Mahmure Handan (Gülsüm Hala) vardır.
Orhan Aksoy’un 1964 yapımı filminde Aliye öğretmeni Hülya Koçyiğit, Halit Refiğ uyarlamasında ise Hale Soygazi oynamıştır.
Uyarlamalardaki ayrışmada önemli iki önemli ayrıntı vardır. Biri Aliye’nin, anne yadigârı yüzüğünü satarak bayrak kuması alması ve bu bayrağın öldükten sonra üzerine örtülmesi. Diğeri de kasabanın “yobazı” olan Hacı Fettah’ın galeyanı ile kasaba halkının Aliye’yi linç etmesi. Her uyarlama bu iki bölüm başta olmak üzere yapıldığı döneme göre farklılıklar içerir. Bu farklılıkların yönetmenlerin sinema dili ve duruşlarıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz
Linç sahnesini Lütfi Akad kasaba dışına çıkarmıştır. Orhan Aksoy’un yaptığı uyarlamada yer daha belirsizken, Halit Refiğ herkesin gözleri önünde, kasaba meydanında öldürtür Aliye’yi.
Lütfi Akad linç olayını genel planda alarak, olayı toplumsal bir olgu olarak görür. Aliye haricinde kimsenin yüzü gözükmez. Kalabalık/yığın vurgulanır. Yine Akad’ın uyarlamasında Aliye’nin ölüsü bayrakla hemen örtülürken Refiğ’in yaptığı uyarlamada Aliye’nin kanlı cesedi ön plandadır. Yığının görüntülerinden çok Hacı Fettah ve Uzun Hüseyin belirgindir.
Aksoy’un uyarlamasında, Aliye öldükten sonra elinden nişanlısının hediye ettiği madalyon çıkarken, Halit Refiğ uyarlamasında küçük bir Kuran çıkar.
 (*) Bir yılda 328 kadın katledildi
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun 2016 yılı raporuna göre, kadın cinayetleri bir önceki yıla göre arttı. 2015’te 303 kadın öldürülürken, 2016’da sayı 328’e yükseldi. Rapora göre, kadın cinayetlerinin yüzde 50’si OHAL döneminde işlendi.

KÖY GERÇEĞİ VE BAŞYAPIT FİLMLER


 15 Ocak 2017
Metin Erksan’ın 1952 yılında çektiği, Aşık Veysel’in öyküsünü anlattığı Karanlık Dünya ‘ilk gerçekçi köy filmi’ sayılıyordu. Gerçekçi köy filmleri içinde yine Metin Erksan’ın yönettiği Fakir Baykurt’un romanından uyarladığı, sansür nedeniyle başına gelmeyenin kalmadığı unutulmaz filmi Yılanların Öcü (1962) ve yine yasaklarla, sansürle boğuşan filmi Susuz Yaz (1964) da başyapıt filmler olarak sinema tarihindeki yerlerini alır.
Metin Erksan’ın sansürle başının derde girdiği ve Sansür Komisyonu’nun filmin adının “Aşık Veysel’in Hayatı” olarak değiştirilmesini istediği filmi Karanlık Dünya, şartlı olarak gösterim izni alabilir. İznin şartlı olmasının gerekçeleri de, filmde görünen ekinlerin boylarının kısa ve cılız olması, tarım işleminin çok ilkel gösterilmesi ve filmde turna dansı yapan kızlardan ikisinin çıplak ayaklı, ikisinin çarıklı olmasıydı. 
Yılanların Öcü’nde Bayram rolüyle Fikret Hakan’ın, Haççe rolüyle Nurhan Nur’un, Haceli rolüyle Erol Taş’ın, Irazca rolüyle Aliye Rona’nın, Muhtar rolüyle Ali Şen’in unutulmaz oyunculuklarının ve Yalçın Tura’nın müziğinin de filmin başarısında çok önemli yeri vardır. 
Film uzun süre sansürle boğuştuktan sonra, dönemin Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel’in Çankaya Köşkü’ndeki özel gösterimde sanatçıları kutlamasıyla sansürden çıkabilir. Fakat film Ankara’da gösterime girdiği gün olaylar meydana gelir. Ulus sinemasındaki gösterime katılan Fakir Baykurt sahneye çıktığında olaylar büyür, koltuklar kırılır, afişler yırtılır. Sokağa taşan olaylar sırasında topluluk “Kahrolsun komünistler” sloganıyla yürüyüş yapar. 
Susuz Yaz’da Osman Kocabaş, iyi kalpli abisi Hasan Kocabaş’ın karşı çıkmasına rağmen köylülerin suyunu kendi tarlasına çevirir. Köylüler susuz ve ürünsüz kalırlar. Susuz yazlar yaşanır. Ardından abisi Hasan’ın güzel karısı Bahar’a göz koyar. Köylü susuzluk çeker, Osman cinsel açlık. Elde edemediği Bahar’a anlatamadığı derdini, korkuluğa anlatır. Aç gözlü ve hain Osman, Bahar’ı elde etmek için oyun oynamaktan ve yalan söylemekten çekinmez. Metin Erksan’ın Susuz Yaz filmi de Sansür Kurulu tarafından tümüyle reddedilmiştir. 
1961 Anayasası’nın getirdiği bu kısmi demokratik ortamda, önemli toplumsal dönüşümler yaşanır. Hayatın akışı ve yaşanan dönüşümler sinemaya da yansır. 1960-1965 yılları arasında toplumsal gerçekçi filmler yapılır. 
60’lı yılların başında toplumsal gerçekçi filmler çeken yönetmenler, ulusal bir sinema dili oluştururken estetik kaygılar da taşıyorlar ve bunu filmlerine yansıtmaya çabalıyorlardı.
Toplumsal gerçekçi filmlerin ilk örneği, Metin Erksan’ın yaşanan toplumsal dönüşümü yalın gerçekçi bir dille anlattığı Gecelerin Ötesi’dir. Filmde ideallerini gerçekleştirebilmek için “çete”leşen altı gencin öyküsü anlatılır. Farklı düşleri olan bu insanlar, ‘kısa yoldan köşeyi dönme’ tohumlarının atıldığı, her mahallede bir milyoner yaratma söylemlerinin insanları etkilemeye başladığı günlerde, kendilerine mutluluk getireceğine inandıkları, ideallerini gerçekleştirmek için sahip olmaları gerektiğini düşündükleri parayı ‘çete’ kurup soygunlar yaparak elde etmeye çalışırlar.
Gecelerin Ötesi, Yılanların Öcü, Otobüs Yolcuları, Şehirdeki Yabancı, Susuz Yaz, Kızgın Delikanlı, Karanlıkta Uyananlar, Hızlı Yaşayanlar ve Bitmeyen Yol filmlerini 60’ların ilk yarısında yapılan toplumsal gerçekçi filmlerin önemli örnekleri olarak sıralayabiliriz.
Büyük kentlerde başlatılan sanayileşme adımları, yeni iş alanları oluştururken ‘taşı toprağı altın şehir’ yanılsaması yaratır. Bu büyüye kapılan ağa zulmünden, açlıktan, yoksulluktan yılmış kır yoksulları, sonradan kent yoksullarına ve oralarda ‘öteki’ne dönüşüp dışlanacakları büyük kentlere göç etmeye başlar. 
Kentin ‘yeni sakinleri’ tutunabilmek için hızlı ve acımasız bir yaşam mücadelesine girişir. Karınlarını doyurmak, bakmakla yükümlü oldukları evlerine ekmek parası götürebilmektir bütün amaçları; paylarına düşense hep zor işlerdir. 
Kente göçün başlamadığı dönemin köy gerçekliğini Metin Erksan’ın Yılanların Öcü ve Susuz Yaz filmlerinde izleriz. 
Yılanların Öcü’nde küçük toprağını ekerek geçimini sağlayan Kara Bayram yoksul bir köylüdür. Köy kurulundan ikinci üye Haceli, oğlu Bayram ve gelini Haççe ile oturan Irazca Ana’nın evlerinin önüne ev yapmak ister. Irazca kadın buna çok sert tepki gösterir. İki aile arasında şiddete varan tartışmalar, kavgalar yaşanır. Deli Haceli evi yapmak, Irazca da yaptırmamakta kararlıdır. Muhtar, ev yapımına ayak direyen Bayram’ı, Haceli’nin kardeşlerine dövdürür. Haceli de kerpiçlerini parçalayan Irazca’nın evine saldırır ve Haççe’yi döver. Haççe aldığı darbelerle hastalanır ve çocuğunu düşürür. 
Sonunda Irazca, köyü ziyarete gelen Kaymakam’a durumu anlatır ve muhtarla, Haceli’yi şikâyet eder. ‘Genç Cumhuriyet’in idealist kaymakamı, Irazca Ana’dan yana tavır alır. Kadir Savun da köyün iyi ve babacan adamıdır. Tabii ki Bayram’dan yanadır ve ailenin en büyük destekçisidir. Gerektiğinde Bayram’ı savunmak için Deli Haceli ve kardeşlerinin karşısına dikilir. Kaymakam gittikten ve muhtarla, Haceli güç duruma düştükten sonra, yenilgiyi hazmedemeyen Haceli’nin kardeşleri, ağabeylerine, “İstersen emret, şimdi gidip evlerini ateşe verelim,” dediklerinde, karşılarında Kadir Savun’u (Agali Dayı) bulurlar. “Eğer böyle bir şey yapacak olursanız, en önce beni bulursunuz karşınızda. Ben düpedüz Bayram’dan yanayım. Bunu her zaman böyle bilin.”
Kadir Savun, filmde çok az gözükse de hem kendisini çok iyi anladığını ve oyunculuğunu doğru değerlendirdiği söylediği Metin Erksan’ın filminde oynamaktan mutludur hem de Aliye Rona gibi rol arkadaşlarından. Aliye Rona’nın Iraz kadın rolünden öylesine etkilenmiştir ki, kızına da Iraz adını koyar.

AH GÜZEL İSTANBUL


 08 Ocak 2017
50’li, 60’lı, 70’li yıllarda askerlik için ya da öğrenim görmek için büyük kente gelenler geldikleri büyük kentlerde kök salma umuduyla ‘yerleşmeyi’ seçti. O yıllarda başka bir göç dalgası daha yaşanmıştı büyük düşlerin kenti, taşı toprağı altın bellenen İstanbul’a.
Yeşilçam filmlerinin büyülü dünyaları tüm ülkeyi sarmış, “gişe rekorları kıran”, büyük işler yapan filmler salonları doldurmuştur. Olanaksızlıklar içinde ortaya çıkan filmler halk tarafından beğeniyle izleniyordur. Bu filmlerin unutulmaz oyuncuları, starları da o yılların en gözde, şöhretli ve özenilesi insanları olur.
İnsanlar şöhret olmak, “artist” olmak için evden kaçıp, soluğu İstanbul’da alıyordur. O yıllarda İstanbul, Beyoğlu biraz da Yeşilçam demektir. Sınıf atlama düşleriyle, artist olma umuduyla evlerinden, ailelerinden uzaklaşanlar soluğu Beyoğlu’nda alır. Yeşilçam’ın büyülü dünyası onları da etkilemiştir fakat gerçek hayatla filmlerde gördüklerinin aynı hayatlar olmadığını anlamaları uzun sürmez. Yeşilçam’ın melodramlarında gördüklerini yaşamak isteyenler için asıl dram işte o zaman başlar. Çoğu umduğunu bulamaz, düş kırıklıkları ve büyük acılar yaşanır. Kimi o fırsatı yakalamış, isimleri, yüzleri ve hayatları unutulmazlar arasına girmiştir fakat çoğu mutsuz yaşamış, mutsuz ayrılmışlardır aramızdan.
Sınıf atlama, şöhret olma düşleri ve artist olmak için evden kaçan insanlar birçok Yeşilçam filmine de konu olur. Bunların en etkileyicisi, iz bırakanı kuşkusuz “Ah Güzel İstanbul”dur. Atıf Yılmaz’ın yönettiği filmde Haşmet Bey suretinde dev gibi bir Sadri Alışık yansır beyazperdeye. Karşısında Ayşe suretinde, genç ve başarılı oyuncu Ayla Algan vardır şöhret olmak için çabalayan. Biri tüm servetini yitirmiş, düşmüş eski İstanbul beyefendisi Haşmet İbriktâroğlu, diğeri de artist olma düşleriyle İzmir’deki gecekondularından kaçıp İstanbul’a gelen Ayşe Goncagül’dür.
Zengin ve köklü aileden gelen İstanbul beyefendisi Haşmet İbriktâroğlu, seyyar fotoğrafçılık yapmaktadır. Dedesinin dedesi Osmanlı sarayında ibrikçi başı, dedesi paşa, babası da zengin bir hovarda ve tüccardır. Haşmet Bey de, Beylerbeyi’nde bir yalıda dünyaya gelir. Bir yaşındayken annesi yakışıklı bir zabitle kaçar, babası da içkide iki hanı bir koca köşkü kaybeder. Servetin kalan kısmını da Haşmet Bey batırır. Kendi başına buyruk olabilmek için seyyar fotoğrafçılık yapmaktadır. İki üç kuruş için hürriyetini satmak istemez. Paralar suyunu çekince varlıklı dostları da arayıp sormaz olur. İnsancıldır, kalenderdir Haşmet Bey. Çorbasını da rakısını da “Sabah Çorbacı Gece Meyhaneci” tabelası olan Rıfkı’nın yerinde içer.
Körüklü fotoğraf makinesiyle ‘İstanbul Hatırası’ yazan bezin önünde fotoğrafını çekerken tanır Ayşe’yi Haşmet Bey. İlk karşılaşmada aralarında geçen konuşma çarpıcıdır.
Ayşe: Film yıldızı olucam da… Kendim geldim. Sinema mecmuasının artist yarışması için. Oğuz Baranlı Bey var, tanırsınız herhalde. Sirkeci’de bir pansiyon var canım, Medeniyet Pansiyonu…
Haşmet Bey: Oğuz Bey de medeni olmalı!.
Ayşe: Kibar adam, beni görmüş beğenmiş. ‘Yarışmaya boşuna girme’ dedi. ‘85 kız var, senin pistonun yoksa kazanamazsın’ dedi. ‘Ben seni hemen yükseltirim’ dedi.
Haşmet Bey: Hemen artist yapacak sizi.
Bu konuşmalar sürerken düzenin nasıl işlediğini, artist olma ve sınıf atlama düşleri içinde bu yollara başvuranların başlarına neler gelebileceğini bilen Haşmet Bey’in canı sıkılır, içi burkulur. Ayşe önce kendini sinemacı olarak tanıtan, kadın tüccarı Oğuz Baranlı’nın tuzağına düşer. Haşmet Bey’in eski yalısının yanındaki köhne kulübede kalmaya başlar. Ayşe’nin “bildiğimiz gecekondu ayol” dediği yalı müştemilatı köhne kulübede Haşmet Bey, geçmiş yaşantısının, geldiği sınıfın simgeleri olan piyanosunu, ailesinin fotoğraflarını ve antika aynasını, kitaplarını korumaktadır.
Film, yaşanan yeni dönüşümler üzerinden, geleneksel değerler ve modern değerler çatışması ekseninde kurar dramatik yapısını. Medeniyet sözcüğü olumsuz dönüşümü, kirlenmeyi ve yenidünyayı simgeler biçimde kullanılır. Filmin en etkili konuşmasını Ayşe’nin artist olma hayallerindeki ısrarcılığına karşı Haşmet Bey, kulübeyi ısıtmak için çalı çırpı toplamaya çıktığında kendi kendineyken yapar: “Zavallı çocuk, cahil kafacığını çürük ümitlerle doldurmuşlar. Eee naparsın, aşağılık mecmualar, kötü filmler, pis efsaneler… Ben şimdi sana hakikati nasıl anlatacağım. Ahh ihtiyar medeniyet, çocuklarına sağlam, yepyeni bir dünya kurmaktan bunca aciz misin? Bizi yabancı diyarlardan getirttiğin süslü yalanlarla mı besleyeceksin?” Batı özentisi dönüşümlere, “medeniyet denilen tek dişi kalmış canavar”ın süslü yalanlarına bir hayıflanmadır bu.
Haşmet: Sus konuşma bari. Büsbütün öldürme insanı. Seni sevdim ulan, sevdim be. Esiri aşkın oldum. Ne istedinse yaptım, hatalar işledim. Muradın olsun, yüzün gülsün diye olmayacak işlere karıştım. Kendime bile ihanet ettim. Haşmeti harcadım, haşmeti. Bas hadi, defol. Defol, bir daha da görünme bana. Sana ağladığımı sanma. Bir Ayşe vardı, saftı, fakirdi, güzeldi; onu kaybettim, ona ağlıyorum.
Ayşe intihar girişiminde bulunur, bu görüşmeden sonra. Haberi alan Haşmet, hastaneye koşar. Ölümden dönen ve hastanede basına açıklama yapan Ayşe, gazino patronunun da isteğiyle, durumu bir şova dönüştürmekte, magazinel açıklamalar yapmaktadır.
“Hüviyetinizi niçin değiştirdiniz?” diye soran gazeteciyi, eline yazılı olarak verilen metni gizlice okuyarak yanıtlar: “Kendi burjuva çevremden kopmak, halka inebilmek, halkın dertlerini dile getirebilmek için.”
Açıklamaları yaparken gelen Haşmet’i karşısında gören Ayşe birden kendine gelir, ‘aslına’ döner.
“Yalan söyledim, hepsini uydurdum. Beni zorladılar, yalan söylemeye zorladılar. Yalancının, şaşkının biriyim ben. Ne zenginim, ne de kolejde okudum. Ayşe’yim ben Ayşe. O Aylin ismi de sahte, Ayşe de sahte ya, her şey yalan. Bu saçlar, bu kirpikler, bu boyalar… Dışımız, içimiz hepsi sahte. Babam işsiz, ağabeylerim fabrika işçisi. Sekiz nüfus bir odada. İstanbul’a kaçtım geldim, zengin olmak, meşhur olmak için. Yalanla dolanla yürütemedim işimi, gene işsiz, parasız kaldım, yalnız kaldım. O zaman ölmek istedim, her şey gibi ölüme bile hile kattım.