25 Mart 2020 Çarşamba

ŞEHİRDEKİ YABANCI’DAN ŞEHRİN GURBET KUŞLARI’NA


  01 Ocak 2017
Halit Refiğ’in yönettiği Şehirdeki Yabancı (1962) filmi de sansüre takılan, sinema tarihimizdeki önemli ilk toplumcu gerçekçi filmlerdendi. Moskova Film Festivali’ne davet edilen Şehirdeki Yabancı’nın Sovyet basınındaki tepkileri, en iyi şekilde M. Kvasnetskaya’nın Festival Sputnik’teki eleştirilerinde şu sözlerle özetleniyordu: “Bazı teknik aksaklıklarına rağmen Şehirdeki Yabancı genç Türk film endüstrisinin araştıran, düşünen, halkının hayatına bağlı olarak hisseden birçok yetenekli insanlara sahip olduğunu göstermektedir.” 1963’te yazıldığı halde bugün için hâlâ geçerli olan, Türk sineması üzerine en doğru yargı... (Halit Refiğ, Ulusal Sinema Kavgası, Sf. 27 Hareket Yayınları, İstanbul, Ekim 1971). 
Bu dönemde çekilen Gecelerin Ötesi (Metin Erksan, 1960), Yılanların Öcü (Metin Erksan, 1962), Otobüs Yolcuları (Ertem Göreç, 1961) Şehirdeki Yabancı (Halit Refiğ, 1962), Acı Hayat (Metin Erksan 1963), Susuz Yaz (Metin Erksan, 1964), Kızgın Delikanlı (Ertem Göreç, 1964), Karanlıkta Uyananlar (Ertem Göreç, 1964), Hızlı Yaşayanlar (Nevzat Pesen, 1964), Bitmeyen Yol (Duygu Sağıroğlu, 1965) ve Haremde Dört Kadın (Halit Refiğ, 1965) filmlerini 1960’ların ilk yarısında yapılan toplumsal gerçekçi filmlerin önemli örnekleri olarak sıralayabiliriz.
1960’lı yılların başında toplumsal gerçekçi filmler çeken yönetmenler, ulusal bir sinema dili oluştururken estetik kaygılar da taşıyorlar ve bunu filmlerine yansıtmaya çabalıyorlardı. Yapılan toplumsal gerçekçi filmlerle, yalnızca yaşanan hayatın salt gerçekliğini değil, bu gerçekliğin toplumsal boyutlarını da yansıtarak hem Yeşilçam sinemasının masal/hayal dünyasının dışına çıkılıyor hem de ‘devrimci’ bir uyanışın, toplumsal muhalefetin oluşmasına katkı sağlanıyordu. 
Demokrat Partinin Menderes iktidarıyla başlayan ‘çarpık kapitalistleşme’ sürecinde toplumun genetiğiyle ve algılarıyla da oynanmaya başlanmıştır. Her mahallede milyoner yaratma söylemleriyle sınıf atlama düşleri körüklenirken, başarıya giden yolda her yol mübah anlayışı yaygınlaştırılır. Sonuçta gemisini kurtaran kaptandı ve her koyun kendi bacağından asılıyordu. 12 Eylül ve sonrasında çok daha bilinçli toplum mühendislikleriyle gerçekleştirilen durumun ilk tohumları böylece atılmış oluyordu. Geleceğini Amerika’ya/NATO’ya, küresel egemen güçlere bağlayan devletin yöneticileri Menderes’ten Demirel’e, Özal’dan Erdoğan’a ve darbecilere kadar sürekliliği benzer uygulamalarla çoğaltarak, geliştirerek sürdürdüler.
Menderes hükümetinin popülist uygulamaları, toplumda karşılığını bulmakta gecikmedi. Toplumsal gerçekçi filmlerin ilk örneği, Metin Erksan’ın yönettiği Gecelerin Ötesi, yaşanan toplumsal/bireysel dönüşümü yalın gerçekçi bir dille anlatan önemli bir filmdi.
2. Türk Film Festivali’nde Metin Erksan’ın En Başarılı Senaryo Ödülü aldığı, Sinema dergisinin düzenlediği soruşturmada da En İyi Film ve Metin Erksan’ın da En Başarılı Yönetmen seçildiği Gecelerin Ötesi, oyuncularının da filmografisinde önemli bir yer tutar. 
Filmde ideallerini gerçekleştirebilmek için ‘çete’leşen altı gencin öyküsü anlatılır. Farklı düşleri olan bu insanlar, ‘kısa yoldan köşeyi dönme’ tohumlarının atıldığı, her mahallede bir milyoner yaratma söylemlerinin insanları etkilemeye başladığı günlerde, kendilerine mutluluk getireceğine inandıkları, ideallerini gerçekleştirmek için sahip olmaları gerektiğini düşündükleri parayı ‘çete’ kurup soygunlar yaparak elde etmeye çalışırlar. Uzun yol kamyon şoförü, ailesine de bakmak zorunda olan bir mensucat fabrikası işçisi, Amerika’ya gidip orada çalışmak, yeni dünyanın nimetlerinden yararlanmak isteyen iki müzisyen, işsiz bir idealist aktör ve yine parasız bir ressam bir araya gelerek soygunlar yaparlar. Kısa yoldan ‘köşeyi dönme’ düşlerinin nelere yol açabileceğini, insanların hayatın gerçekleri karşısındaki bu tür seçimlerinin, tutunma yöntemlerinin yarattığı dramları yalın bir dille, sahici biçimde anlatan Gecelerin Ötesi’nde Kadir Savun, Erol Taş, Hayati Hamzaoğlu, Suna Selen, Oktar Durukan, Suphi Kaner, Ziya Metin ve Yılmaz Gruda da unutulmaz bir oyunculuk sergilerler.
Kendisi de büyük toprak sahibi olan Menderes bir yandan dışa bağımlı kapitalistleşme adımları atarken, bir yandan da toprak reformuna yanaşmadığı gibi tamamen ağalık sistemini destekleyen büyük toprak/köy sahiplerinden yana bir politika izler. Köylünün payına da ağaya marabalık yapmak ve yoksulluk düşer. 
Büyük kentlerde başlatılan sanayileşme adımları, yeni iş alanları oluştururken ‘taşı toprağı altın şehir’ yanılsaması yaratır. Bu büyüye kapılan ağa zulmünden, açlıktan, yoksulluktan yılmış kır yoksulları, sonradan kent yoksullarına ve oralarda ‘öteki’ne dönüşüp dışlanacakları büyük kentlere göç etmeye başlar. Oluşan bu göç dalgası da büyük altüst oluşlara, toplumsal dönüşümlere yol açacaktır.
Sinemamızın önemli filmlerinden olan Gurbet Kuşları’nda Usta Yönetmen Halit Refiğ, yeni bir hayata kavuşma hayalleriyle başlayan köyden kente göç sorununu ilk kez kapsamlı bir biçimde sinemaya aktarır. Gurbet Kuşları sinemamızdaki ilk göç filmidir aynı zamanda.

SİNEMAMIZDA KÖY FİLMLERİ


25 Aralık 2016

      
1930’lardan 2000 yılına kadar 403 adet köy filmi çekildiğini görüyoruz. Türk sineması 1930’larda, konusu köyde geçen filmlerin ilk örneklerini vermeye başladığında, yaşanan süreç savaş sonrası atmosferidir. O yıllarda köylüler merkezden o kadar uzaktadır ki, konusu Anadolu’da geçen filmlerin çekimleri bile İstanbul civarındaki geniş kırsallarda veya çiftliklerde yapılır. Muhsin Ertuğrul’un 1934 yılında çektiği Aysel Bataklı Damın Kızı, ilk köy filmi örneği olarak kabul edilir. Film, bir uyarlamadır. Senaryolaştıran Nâzım Hikmet Ran’dır. Filmde Anadolu’daki iki aileden Aysel ile Ali’nin aşk öyküsü anlatılır. Bu filmden sonra 1950’lere kadar çekilen köy filmi sayısı 11’dir. Kentte oluşturulan köy dekoru içinde çekilen bu filmler, ağırlıklı olarak, aşk ve macera konuları üzerine yoğunlaşmıştır. Bu dönemde köy egzotik bir mekân/dekor olarak algılanır.
Reşat Nuri Güntekin’in eserinden uyarlanan, Turgut Demirağ’ın 1947 yılında yönettiği Bir Dağ Masalı adlı film, konu olarak dönemindeki filmlerden ayrılan bir örnek olsa da fazla dikkat çekmez. Acıklı öyküler içeren filmlerinden biri olan bu filmde farklı olarak geri kalmış bir köye yerleşen, idealist bir öğretmenin öyküsü anlatılır.
Dönemin asıl önemsenen/önemli filmi, Lütfi Ö. Akad’ın 1949’da yönettiği Vurun Kahpeye’dir. Film Halide Edip Adıvar’ın aynı adlı eserinden uyarlanır. Bu film, bir sonraki dönemin köy filmlerinde iki yeni temanın yolunu açar; Köylülerin bir millet duygusuyla kahramanlık gösterdiği anlatılar (Hürriyet Şarkısı, 1951, Bulgar Sadık, 1954) ve Anadolu’ya giden öğretmenler, doktorlar, ebelerin hikâyelerini anlatan filmler (Adak Tepe, 1952, Şafak Sökecek, 1951). Vurun Kahpeye filminin üç kez sinemaya uyarlanmış olması da filmin ayrı bir özelliği/başarısıdır.

AĞA, TÖRE, TOPRAK DAVASI

50’li, 60’lı yıllar Türkiye’de siyasal-ekonomik ve kültürel alanlarda köklü değişimlerin, gelişmelerin yaşandığı yıllardır. Demokrat Parti çizgisi köklü dönüşümleri ve yeni yaşam biçimlerini de beraberinde getirir. Bu kaçınılmaz olarak sinemaya da yansır.Bu dönüşümlerden ilki elektriğin kasabalara, köylere kadar ulaşmasıyla büyük kentlerde yoğunlaşan sinema salonlarının bütün ülkeye yayılmasıdır. Bu beraberinde film sayısının artmasını da getirir. İkinci önemli gelişme ise köyden kente göçün artmasıdır.
Sinema, salonlar ve gösterim olanaklarının artmasıyla kentten kırsala doğru bir yönelim yaşarken, filmlerin kahramanlarını da kırsalın gerçekliklerine yöneltir. İdealist devlet görevlilerinin hikâyeleri dönem filmlerinde önemli bir yer tutar. Bu filmlerde öğretmenler, doktorlar köylere gelirler ve oradaki yaşamla yüzleşirler; ‘genç cumhuriyetin aydınlanmacı öncüleri olarak’ gericiliğe, cehalete, hastalıklara karşı mücadele ederler.
Bunların yanı sıra, 1950’lerin filmleri içinde, ‘köydeki ağa’ da bir önceki döneme göre daha bir görünür olmaya başlar. Ağa, töre ve toprak davası ile ilgili filmler çekilir ve bu filmler 1960’lı yılların başından itibaren köy filmlerinin anlatısında temel oluşturacak olan bir takım öğelerin de öncüllerini oluşturur, kısmen yerleştirmiş olur.
1950-1959 yılları arasındaki dönemde çekilen toplam köy filmi sayısı 63’tür. Köy filmlerindeki bir önceki döneme göre yaşanan sayısal artış, film sektörünün olanaklarındaki genel gelişmelere bağlı bir sonuçtur. Filmlerin çoğu, köyde geçen aşk ve macera hikâyelerini konu almayı sürdürür. Bu dönemde, Muharrem Gürses, Yeşilçam’ın tipik karakteristiklerini yerleştiren, ağdalı köy melodramlarının yönetmeni olarak öne çıkar. Kendinden sonra gelen bazı yönetmenleri de etkileyen Gürses filmleri, bütün o kaba anlatımına karşın, kalabalık seyirci kitlelerini salonlara çeker. Muharrem Gürses köy melodramları ağırlıklı, her türden film çekmeyi sürdürürken, sinemamızın sonrasına damgasını vuracak yönetmenler de film yapmaya başlar. 
1950-1959 yılları arasındaki dönemde, kırsaldaki yaşama gerçekçi yaklaşımın ilk denemeleri olarak kabul edilen üç film vardır: Karanlık Dünya/Âşık Veysel’in Hayatı, (Metin Erksan, 1952), Lütfi Ö. Akad’ın Yaşar Kemal’in bir öyküsünden uyarladığı Beyaz Mendil (1955) ve Fikret Otyam’ın senaryosundan Nedim Otyam’ın çektiği Toprak (1952). Bu filmler tamamıyla yönetmen yaratısı değildir; ya bir yaşanmışlığa, yerinde gözleme ya da bir uyarlamaya dayanırlar.

‘EKİNLER CILIZ’ SANSÜRÜ!

Konya’da toprağa bağlı yaşayan insanların hayatındaki zorlukları anlatan Toprak ile Erksan’ın Âşık Veysel’in hayatını konu edinen Karanlık Dünya adlı filmleri sansüre uğrar. Karanlık Dünya filmi birkaç nedenle sansür edilir; Filmin adı karamsar bulunur, bir de filmdeki ekinler cılız olduğu gerekçesiyle çıkarılır, yerine başka filmlerden görüntüler eklenir.
1955 yılında Doğu Anadolu’yu konu alan iki film vardır; Atıf Yılmaz, Esat Mahmut Karakurt’un aynı adlı romanından uyarladığı Dağları Bekleyen Kız ile kaçakçılık konulu ilk film örneğini verir. Orhan Elmas ise Ezo Gelin filmiyle Güneydoğu’daki töre düzenini bir halk hikâyesi üzerinden anlatır. Elmas 1968 yılında filmi tekrar çekerken,  film 1973 yılında Feyzi Tuna tarafından bir kez daha sinemaya uyarlanır. 
Ezo Gelin filmleri Behçet Kemal Çağlar öyküsünden uyarlanmıştır, fakat Ezo Gelin aynı zamanda bir halk öyküsüdür. Birbirinden farklı Ezo Gelin öyküleri olsa da öykülerin hepsinin coğrafyası Anadolu’nun doğusudur. Filmlerin çekim yeri Kilis’tir.
Ezo Gelin’den sonra, konusu Anadolu’nun doğusunda geçen diğer bir film, 1959 yılında Çetin Karamanbey tarafından çekilen Eceline Susamışlar olur. Bu dönemde kaçakçılık üzerine çekilen ikinci filmdir Eceline Susamışlar. Doğu ile ilgili çekilen filmlerin konularına bakıldığında, 1970’lere kadar doğu coğrafyasının sinemaya genel olarak kaçakçılık anlatılarıyla yansıdığını söylemek mümkündür.

NEDİM V. OTYAM:

 BENİM SİNEMA MÜZİĞİ HOCAM, SİNEMA  18 Aralık 2016

Müzik, sinemanın vazgeçilmez parçalarından biridir. Sessiz sinema döneminde oyuncuların konsantre olmaları için çekim anında ve daha sonra da izleyicinin ilgisini dağıtmamak için salonlarda küçük gruplara, filme uyumlu müzik parçaları çaldırılırmış. Sesli sinema dönemine geçildiğinde müzikal filmler çekilmeye başlanmış. 1920’li yıllarda Batı sinemasında moda olan müzikaller, şarkılı filmler kısa bir süre sonra bizde de çekilmeye başlandı. İlk örnekler Muhsin Ertuğrul’un 1933 yılında yönettiği “Karım Beni Aldatırsa”, “Cici Berber”, “Söz Bir Allah Bir”dir. Bu filmlerin senaryolarını da Mümtaz Osman takma adıyla Nâzım Hikmet yazmıştır. Daha sonraki yıllarda da daha önce yapılmış çeşitli müzikler, şarkılar çekilen filmlere uygulanıyordu. Bunlar film için yapılmış müzikler değildir.
İlk özgün film müziği 1951 yılında “İstanbul’un Fethi” filmi için Nedim V. Otyam tarafından bestelenir. Böylece filme uygulanan müzikler yerine, o film için bestelenen özgün film müziği dönemi başlar.
1919 yılında doğan Nedim V. Otyam’ın çocukluğu Konya Aksaray’ında geçmiş. Müzik ve sinema aşkı da çocukluk yıllarında başlamış. Eczacı olan babası Vasıf Bey sinema, tiyatro ve müzikle çok ilgiliymiş. “Çocukluğum bütünüyle Anadolu’da geçti. Orada Anadolu’nun saflığını, kıraçını, Anadolu insanının temizliğini ve doğayı iyi tanıma olanağı buldum. Babam tiyatroyla uğraşmış, müziği çok seven bir insandı. Büyük bir gramofonumuz vardı. Hangi plak çıksa bize gelirdi. Müziği bize hikâye ile dinletirdi. Örneğin Macar Rapsodisi’ni dinletirken, bir kervanın gidişini canlandırarak anlatırdı. Yesari Asım Arsoy, Münir Nurettin Selçuk, Safiye Ayla ve operetler dinlerdik. Böylece hem Batı müziği hem de tek sesli müziği dinleme zevkine eriştim. Bu arada babam ortaokulun koridoruna sinema kurmuştu; fakat zarar etti. Bende sinema sevgisi o yaşlarda başladı. Bir tanıdığımız bana küçük bir sinema makinesi vermişti. Bir arkadaşımla sinema açalım dedik ve onların samanlığını salona dönüştürdük. Bulduğumuz tellerle samanlığa elektrik çektik. Makine mumla çalışıyordu, 60’lık ampul koyduk. Çalıştırmamızla patlamalar oldu ve samanlık yanmaya başladı. İlk sinemacılığımız böyle sonuçlandı.”
Konservatuar sınavlarına girer. Nefesli Sazlar Trompet Bölümü’nü kazanır Nedim V. Otyam. Orada Emin Türk ve Sabahattin Ali’yi tanır. Yine konservatuar sıralarından başlayarak Orkestra Şefi Ernest Praeytorius ile beş yıl kompozisyon ve şeflik, George Markwitz ile sahne musikisi ve koro idaresi, ayrıca sahne müziğine ilgisi nedeniyle yönetmen Carl Ebert’le sahne çalışması yapar. Yine öğrenciliği sırasında Riyaset-i Cumhur Flarmoni Orkestrası’na (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) girer. İki kez köşke gider ve Atatürk’e çalan toplulukta yer alır.
“Orkestranın daimi üyesi değildim, ihtiyaç oldukça çağırılırdım. Orkestra’da bir Faruk abimiz vardı, alkolle arası çok iyiydi. Hayatında bir kez içmiş, hep mahmurluk bozardı. Bir gün onu aramışlar, fakat kalkacak hali yok. Beni çağırdılar. Böylelikle köşkte salon orkestrasında çaldım. İlk kez Atatürk’ü orada gördüm. Sonra bir kez daha gittim. Biz çaldıktan sonra ‘mesainiz payidar olsun, teşekkür ederim’ derdi.” Konservatuar yıllarında, Tiyatro Bölümü’nde öğrenci olan Agâh Hün’le ve Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nda flüt çalan Muzaffer Tema’yla tanışır, iyi arkadaş olurlar. “Agâh Hün’le hep sinema üzerine konuşur, sinema sinema gezerdik. Benim sinema müziği hocam yok. Ben film izleye izleye yetiştim. Benim sinema müziği hocam sinema.”
Bir gün Muzaffer Tema bana ‘Dudaktan Kalbe’ filmi çekiliyor, müziklerini yapar mısın?’dedi.” Muzaffer Tema, Nedim Bey’i Atlas Film’e götürür ve yönetmen Şadan Kamil’le tanıştırır. “Dudaktan Kalbe”nin hazırlıkları yapılırken, “İstanbul’un Fethi” filmi bitmiştir. “Önce bu filme müzik yapalım” derler. Platoya brandalarla, dekor merdivenleriyle stüdyo kurarlar. Nedim Bey geniş kadrolu bir orkestra oluşturur.

HEM SİNEMAYA HEM İSTANBUL’A KÜSTÜ

“Dudaktan Kalbe’ filmi için gitmiştim, ilk film müziğimi ‘İstanbul’un Fethi’ filmi için yaptım. Senfonik orkestrayla yapılan ilk özgün film müziğiydi bu. Daha önce uygulamalar yapılmış, sırf film için yapılmış özgün film müziği yok o tarihe kadar.” Atlas Film Şirketi’nin Müzik Direktörü olmuştur artık Nedim Bey. Ardından “Dudaktan Kalbe” filmine de özgün müzik besteler. Senaryosunu da yazdığı “Yurda Dönüş” filmi ile yönetmenliğe başlar. Ardından Barbaros Film Şirketi’ni kurarak film çalışmalarını sürdürür. Sütlüce yangınından sonra şirketi kapatmak zorunda kalır. “Sonra bütün yaşantım borç ödemekle geçti. Borçlarımı ödedikten sonra, bir gün Marmara Ereğlisi’ne gitmiştim. İstediğim gibi işler de gelmiyordu filmcilerden. Bir anlamda küsmüştüm İstanbul’a.”
Evet, Nedim Bey İstanbul’a, çok sevdiği sinemaya küser ve gezmek için gittiği Marmara Ereğlisi’ne yerleşir. Bir gün Yılmaz Güney gelir Nedim V. Otyam’ı ziyarete. Masalar kurulur, balıklar yapılır. “Muhabbet ganiydi, şişeler gelip gidiyordu. Gece yarısı oldu, Yılmaz ‘baba seni götürmeye geldim. Benim bir filmim var, ona müzik yapacaksın’ dedi. ‘Ben küskünüm, gitmem’ dedim. Neyse, sabaha karşı dörtte çıktık geldik İstanbul’a. Stüdyoya gittik filmi izlemeye başladım. Altı kısım izledim, hep davul zurna gidiyor. ‘Yılmaz benim yapabileceğim bir şey yok. Davul zurna ile halletmişsin’ dedim.”
Nedim Bey’in izlediği film Seyit Han’dır. Yılmaz Güney “sonuna kadar izle abi, bu kadar da hatırımız yok mu?” der. Sonuna kadar izler ve çok etkilenir filmden. Senaryoyu ister. Sabahlara kadar notaları yazar, müziği besteler. Film çıkar ve Yılmaz Güney’le birlikte izlerler. “Yılmaz Güney bana, ‘bunun olabileceğini aklım kesmeseydi, oralara kadar gelir miydim? Ben bilmez miyim bunu kimin yapacağını, eline sağlık tam istediğim gibi olmuş’ dedi.” Seyit Han 1.Adana Film Festivali’nde En İyi Fon Müzikçisi ödülünü alır

ÖZTÜRK SERENGİL: YEŞŞEE..


11 Aralık 2016

 “Artist, her zaman kazanacağını sanır. Oysa bilmez ki ömrü gece kelebeği kadar kısadır. Aynı gün doğar, yaşar ve ölür. O, hep hayal dünyasında yaşar. Cenazesinde bile espri yapılır. Ona yapılan her şey göstermeliktir. Cenaze dönüşü, daha yolda aleyhinde atılıp tutulmaya başlanmıştır bile.”
“Yeşilçam’ı Benden Sorun” adını verdiği anılarında bunları söylüyordu Öztürk Serengil, kendi deyimiyle “Artist Takımı” için. Kendisine yapılan acımasızlıkları, dedikoduları, vefasızlıkları, kırgınlıkları da bütün ayrıntılarıyla ve kendi üslubuyla anlatır anılarında.  
Yıllar önce Feridun Karakaya’yı Cilalı İbo, Sezer Sezin’i Şoför Nebahat, Neriman Köksal’ı Fosforlu Cevriye, Sadri Alışık’ı Turist Ömer, Belgin Doruk’u Küçük Hanımefendi olarak tanıdıysa içimdeki sinema sevdalısı o hiç büyümeyen çocuk, yine o yıllarda Adanalı Tayfur olarak tanımıştı Öztürk Serengil’i de.

KÖTÜ DEĞİL ‘TATLI SERSERİ’

Hayatını adadığı, anılar biriktirip acılar biçtiği 68 adımlık Yeşilçam Sokağı’nda, “tutunamayan” dönemini atlatıp ‘dikiş tutturduğunda’ kötü adam olarak ünlenir Öztürk Serengil. İlk zamanlar birçok insana “işte kötü bir adam böyle olur” dedirtse de beni hiçbir zaman korkutan bir kötü adam olmadı. Hep matrak bir adam olarak algıladım onu. En “kötü”yü oynadığında bile... “Yeşşeee”, “temem bilekis”, “kelaj”, “abidik gubidik” gibi eğlenceli “Öztürk Serengil Edebiyatı” olan ve komik hareketler yapan gerçekten de “kel”aj, şapkalı, aşağı sarkık bıyıklarıyla ve Feridun Karakaya’nın Osman Seden’e önerisiyle “tatlı serseri rolleri” oynayan komik bir adam.
Öncesinde ve sonrasında iki kötü adam tanıdım acımasız mı acımasız, yaptıkları kötülüklere salondan da anında sert tepkiler alan fakat yine de çok sevdiğim; Ahmet Tarık Tekçe ve Önder Somer. Ahmet Tarık Tekçe iri cüssesiyle, filmlerinde çocuk kaçıran, kötülük yapmaktan kaçınmayan efsane bir kötü adamdı. Önder Somer de salon filmlerinin en tepki çeken kötü adamıydı. Genç kızların içkilerine ilaç koyup, onları ‘kötü emellerine alet etmekten’ kaçınmazdı. Ne masum kız kötü yola düşmüştü onun yüzünden. Öztürk Serengil ikisinin ortasında bir kötü adamdı; -açlıkla, yoksullukla, didinmeyle geçen ilk on yıllık sinema serüveninde-“Ne Şeker Şey” ve “Badem Şekeri” filmleriyle başlayıp “Adanalı Tayfur”la doruğa ulaşan tatlı serseri ve komik adam rollerine kadar. Henüz Adanalı Tayfur olmadığı, küçük rol büyük rol ayrımı yapmadan her teklifi kabul ettiği ve kötü adam olarak nam saldığı günlerdeki inandırıcılığını şu cümlelerle açıklıyordu Öztürk Serengil, “Bir insanı kandırmaktan, ünlü deyimle ‘kazıklamaktan’ çok zevk alırdım. Aldatmak, yalan söylemek beni aç, yoksul bırakan cemiyetten intikam almak hoşuma gidiyordu. O kadar fakirdim ki tek pantolonum vardı. Acı, acıklı, hazin şeyler bunlar. Menfi bir tip olmuştum. Gerçekten fena insandım. İlk filmlerimde bu fena adam rolünü o kadar içten, o kadar candan oynadım ki herkes beğendi ve bugünkü şöhretimi kazandım.”

HAYLAZLIKTAN ARTİSTLİĞE

2 Mayıs 1930’da Artvin’de doğan Öztürk Serengil başarıyı ve başarısızlığı, yoksulluğu ve zenginliği, şöhreti ve yalnızlığı iç içe yaşar. Annesi ve babası öğretmendir. Çocuk yaşlarda düşer aklına, artist olma sevdası. Bu tutkusunu bilenler “Artist Öz” diye çağırırlar onu. Okulda derslere de aldırdığı yoktur. Lise çağlarında yerli yabancı bütün artist adlarını ezbere biliyordur. Derslerde dalıp, kafasında filmler çevirir. Bir de okulun en haylaz öğrencisidir ve bütün öğretmenlere çok çektirmiştir. Aynı okulda öğretmen olan babası da, gelen şikâyetlerden bunalmış, diğer hocalara karşı itibarı zedelenmiştir. Sonunda Haydarpaşa Lisesi’nde yatılı okuması için İstanbul’a gönderilir. Orada da hemen yaramaz öğrencilerden oluşan bir grup oluşturur ve ‘eylemlerine’ devam eder. Okuldan kovulup sürgün gittiği Trabzon’da da dikiş tutturamayınca okulu bırakır. Tutkuyla bağlı olduğu sinemada şansını denemek için İstanbul’a, Yeşilçam’a gelir. 
1950’li yıllar başlamıştır ve bütün ideali filmlerde rol bulabilmektir. Artist kahvelerinden çıkmaz günlerce, gelebilecek teklifleri bekler aç karnına. Kahvede ya da orada burada kalır aylarca ama umudunu yitirmez. O günlerde tanır setlerde çalışan Suphi Kaner’i. Suphi Kaner de onu, o günlerde adı Gaffar Bumin Çıtanak olan Fikret Hakan’la tanıştırır. Uzun süre kader birliği yapacak üçlü kurulur böylece. Üçünün de tutkusu sinema, düşleri büyük oyuncular olmaktır. Filmlerde oynayan, içlerinde evi ve biraz parası olan bir tek Fikret Hakan’dır. Öztürk Serengil’in ve Suphi Kaner’in kahvede yatmalarını istemez. Kahve arkadaşlarıyla, Sami Hazinses ve Danyal Topatan’la vedalaşıp Fikret Hakan’ın evine yerleşirler. 1953 yılında Fikret Hakan’la birlikte, Avni Dilligil’in “Saat 6” ve “Çığır Sahne” tiyatrolarında oyunculuk yaparlar. O yıllarda içlerindeki en ünlü oyuncudur Fikret Hakan. “Üç Arkadaş” (1958) filmiyle doruğa çıkar ünü. 1954 yılında oynadığı “Üçüncü Kat Cinayeti” filminden sonra Öztürk Serengil de ufak tefek rollerde oynamaya başlamış, küçük rollerin değişmez oyuncusu olmuştur. Oynadığı filmlerde başarı kazanan Suphi Kaner ise, birden ünlü ve paralı bir oyuncu olmuş, eve uğramamaya başlamıştır. Aynı evde birbirlerini göremezler günlerce. İçlerinde durumu en perişan olan, en parasızları Öztürk Serengil’dir. Ayrılmaz üçlünün arasına ün ve para girmiştir, grup dağılır. Askere gitmeye karar verir Öztürk Serengil, evden yıldırım hızıyla ayrılır.
Asker dönüşü yine Yeşilçam’a döner. Kadrosunda Lale Oraloğlu, Altan Karındaş, Pekcan Koşar gibi oyuncuların olduğu “Mücap Ofluoğlu Oda Tiyatrosu”na girer. Vestiyere bakacak, müşteriye yer gösterecektir, ufak tefek rollerde de oynar. Tiyatroda yatıp kalkıyordur.  Fakat hayatı yavaş yavaş değişmeye başlar. O günlerde tanıştığı Mevhibe Hanım’la evlenir. 
Amerikan, Türk, Alman ortak yapımı bir film çekilecektir ve filmin çekimini And Film üstlenmiştir. Lale Oraloğlu da ikinci başkadın rolünü oynayacaktır, ayrıca ekibe tercümanlık yapıyordur. Büyük rollerden birini oynayacak olan Turan Seyfioğlu ile parada anlaşamayan ekip, fuayede Öztürk Serengil’in fotoğrafını görür ve oynamasını ister. Başına ‘devlet kuşu’ konmuştur. Görüşmek için gittiği, filmin Türk yapımcısı ve yönetmeni Turgut Demirağ, “Filmin adı Karasu”der; “Rolünüz büyük ve önemli. Badman (kötü adam) oynayacaksınız. Sizi ben de beğendim. Ne istiyorsunuz?” Şansı dönmüştür Öztürk Serengil’in. Filmin çekimleri bitmiş, yönetmenlerin, yapımcıların ve ünlü oyuncuların da davetli olduğu gala gecesine gelinmiştir. Afişlere soyadı yanlışlıkla Öztüç olarak yazılmıştır. Verilen arada Kemal Film’in sahibi, yönetmen Osman F. Seden locaya gelerek tebrik eder ve kartını verir. “Film bittiğinde meçhul “Öztüç”, omuzlara alınarak, kapıya kadar taşınıyor, Öztürk Serengil’liğini ilân ediyordu.” Kemal Film’in kadrosuna girer on beş bin lira aylıkla.  

YÜKSELİŞİ VE DÜŞÜŞÜ

Artık şeytanın bacağını kırmıştır Öztürk Serengil. Ardından film teklifleri arka arkaya gelmeye başlar; şöhret ve para da. Büyük bir hızla yükselir. Kendi yapım şirketini kurar. Fikret Hakan ve Ekrem Bora ile çıktıkları bir yurt dışı gezisinde gördükleri twist dansını, Türkiye’de ilk kez yapması da ayrı bir kapı açar önünde.  Adı Twist Kralı’na çıkar. Filmciler ilgili ilgisiz sahnelere twist dansı koyarak ek ücret öderler. Twist dansı sayesinde de büyük para ve sükse kazanır. Öztürk Serengil şapkaları satılıyor, sokaklarda insanlar “yeşşeee”, “temem bilekis”, “kelaj”, “abidik gubidik” edebiyatıyla, hareketleriyle ve kılık kıyafetiyle onu taklit eder. 
“Abidik Gubidik Twist” plağı kapış kapış satılır. Plağın arka yüzünü henüz tanınmayan Ajda Pekkan’a doldurtur. Serengil Plak olarak film oyuncularına plaklar yapar. Ayhan Işık’ın önerisiyle “Kulüp Abidik Gubidik”i açar. Tülay German, Gönül Yazar gibi o dönemin büyük sanatçılarına büyük paralar ödeyerek sahneye çıkartır. Birçok yeniliğe imza atıyor, çuvallarla para kazanıyordur. Fakat bu arada film şirketi zarar etmeye başlamış, filmlerde kullandığı sözcüklerden dolayı da “dilimizi bozuyor” diyen eleştiriler yoğunlaşmış, dahası “Bu adamı durduracak bir merci yok mu?” diyerek gittikçe sertleşmiştir. Bütün bunların üstüne, Öztürk Serengil’in yaşamını mahveden alışkanlığı kumar da eklenince, hayatı altüst olur. Kazanç Vergisi’yle mallarına da “re’sen takdir yoluyla haciz” konup 26 dairesi satışa çıkarılınca iflasını açıklar. Sinemaya veda edip yurt dışına çıkar. 
Küllerinden defalarca yeniden doğsa da kumar alışkanlığı yakasını bırakmaz Öztürk Serengil’in. Yurtdışından döndüğünde, hayata yeniden tutunabilmek için Şehzadebaşı’ndaki Kulüp Sineması’nda başlattığı şovlarını, 70’li yıllarda Gar Gazinosu’nda sürdürür. Sinema oyuncularının gazino sahnelerine çıkmalarının müsebbibi de Öztürk Serengil’dir. Osman Kavran’ın yeni açacağı gazinosuna, krize giren Yeşilçam’dan ünlü oyuncuları transfer etme fikrini geliştirir ve hayata geçirir. Ayhan Işık, İzzet Günay gibi isimlerin olduğu furyada kimler yoktur ki… 
11 Ocak 1999’da aramızdan ayrılarak, özlediği eski arkadaşlarına kavuşan ve biz göremesek de onlarla birlikte yeni filmler çeken Öztürk Serengil, anılarını şu cümlelerle bitiriyordu: 
 “Yeşilçam sokağında Yeşilçam’ı aradım geçen gün. Ne zaman sıkılsam ve gençliğimi hatırlasam oraya giderim. Köşede erketeye yatmış pezevenk Stavro… Papyonunu düzeltip selam verirken, Nevzat Pesen’le Ayhan Işık kol kola gülümserler hep. Muammer Karaca, Salih Tozan, Vahi Öz ve Suphi Kaner, Necdet Tosun’u ayartarak beni kızdırmaya çalışıyorlar. Ahmet Tarık Tekçe, Süavi Tedü, Cahide Sonku, tam Pıtpıt’ın kahvesi önünde iskemleye oturup yolumu kesiyorlar… Bakıyorum herkes kahvede uyumak için yer seçiyor kendine. Atıf Kaptan’ın işaretiyle kalkıyorum, Danyal Topatan’ın uzattığı çayı alarak Suphi Kaner’in yanına gidip oturuyorum. Hasan Tual’in bütün sokağı yırtan sesine karşılık Hasan Ceylan ve Süha Doğan elle kolla konuşuyorlar… Hepsinde smokinler, beyaz gömlekler ve papyonlar… Konuşamıyorum.
Ne güzel, ne güzel, bütün dostlarım burada… Bir sessizlik, huzur, alışılmamış bir huzur var. Semih Sezerli ve hocam Avni Dilligil’i görünce şaşırıyorum bir an. Semih’i kenara çekerek, ‘Nedir bu olanlar? Düğün sahnesi mi çekilecek?’ diyorum. ‘E, tabii. Çabuk ol. Neden giyinmiyorsun? Seni bekliyor herkes…’ diyor.
Hızla çıkıyorum Yeşilçam’dan. Cadde boyunca, insanlara çarpa çarpa yürüyorum. Herkes beni gösteriyor parmağıyla. ‘Gördün mü, Öztürk film çekiyor yollarda…’ Evet, daha hızlanıyorum. Yetişmem gerek biliyorum, smokinleri giymem gerek, herkes bekliyor beni… Smokinlerimle… Eliya Pardo kapanmadan…”

İZZET GÜNAY


 KOMİK JÖN 04 Aralık 2016
Bugüne değin 120 film yaptım. 3-4 tanesi hariç hepsi başrol. Bir oyuncunun on yıllık hayatı içindedir bu. 1971-72’de sinemanın dışına çıktık, ara verdik. Bir oyuncunun Türk sinemasında esas hayatı on yıldır. Böyle bir sinema yapısı var. Amerikan sinemasına, batı sinemasına benzemiyor. Altmışımızda jön oynayamıyoruz, John Wayne gibi. Belki de ondan Türk sineması fazla gelişemedi. Kamerayı öğreniyorsun, oyunculuğun oturuyor fakat çocuk yüzümüz kayboldu, çizgilerimiz geldi ve biz sinemanın dışında kaldık. Tam oyuncu olduğumuz sırada biz sinemanın dışında kaldık. Ne oldu, yeni çocuklar geldi, sinemayı yeni baştan öğrendi. Jönlere senaryo yazılan bir sinemaydı. Jön, jöndam ve kötü adam üçlemesi...
Çok şanssız işler yaptık, yapmak zorunda kaldık. Bu devirde gelseydik bu sinemayı yapacaktık biz de. Bu çocuklar da o zaman gelseydi o sinemayı yapacaklardı. Kurtuluş yok.”
1960’lı yılların komik jönü (aynı zamanda birçok filmde de romantik jön) İzzet Günay’la Şişli’deki antikacı dükkânında konuşmuştuk. İlk gençlik yıllarından bu yana koleksiyonculuk yaptığını, antikacılığa ilgi duyduğunu söyleyen İzzet Günay, sinemadan uzaklaştıktan sonra en sevdiği işi, antikacılığı seçmiş.
TİYATRO ‘MİKROBU’NU YUTTU
1934 yılında Sarıyer’de doğan İzzet Günay, altı aylıkken Salacak’a yerleşirler. Babası iskele memurudur. Bütün çocukluğu Salacak’ta, sahilde geçer. Paşakapısı Ortaokulu’nda okurken babasını kaybeder. Çok genç yaşta ölmüştür babası. Annesi ve kendisinden 18 ay büyük abisiyle sıkıntılı bir döneme girerler. Deniz Harp Okulu’nun kolej kısmına verilir İzzet Günay. Fakat askerlik ona göre değildir. Sınavlarda kâğıtları boş vermeye başlar ve fizik dersinden not ortalaması yüksek olduğundan Haydarpaşa Lisesi’ne bir üst sınıfa naklolur.
“Haydarpaşa Lisesi’nde benim amatör tiyatro çalışmalarım başlıyor. Cağaloğlu’da Yeşilay Gençlik Kolu var, orada tiyatro çalışıyoruz. Kısa sürüyor ama biz ilk tiyatro mikrobunu alıyoruz. Liseyi bitirdikten sonra çizgim iyi olduğu için şimdi Cağaloğlu’da Basın Müzesi olan, o zamanki İmar Müdürlüğü Harita Şubesi’ne teknik ressam olarak girdim. Okumak, mimar olmak istiyordum fakat mimarlığın pahalı bir eğitim olduğunu öğrenince vazgeçtim. Sonra 1955 yılının Aralık ayında yedek subay olarak askere gittim.” 
Askerden döndükten sonra birkaç ay süren başarısız bir kömür ticareti tecrübesi yaşar İzzet Günay. Beyoğlu’da, Galatasaray Taksim arası turların atıldığı güzel zamanlardır. O turlardan birinde gazetede Haldun Dormen’in Tiyatro Okulu ilanını görür. Müracaat etmek için gittiğinde cesaret edemez ve geri döner. Ertesi gün yine gider, bu kez başvuru formunu doldurur. 50 lira bulup Balo sokağındaki fotoğrafçıda fotoğraf çektirir. “Size mektupla neticeyi bildireceğiz” derler tiyatroda. Uzun süre haber gelmez. Buradan bir şey çıkmayacak, hiç değilse gidip fotoğraflarımı alayım diye düşünür. 
DORMEN SÜRPRİZİ
1957’nin yaz aylarıdır. Fotoğraflarını almak için gittiği tiyatronun fuayesinde Haldun Dormen’le karşılaşır. Hoş bir sürpriz bekliyordur İzzet Günay’ı. 
“Fuayeye girdiğimde Haldun Dormen salondan çıkıyordu. Beni gördü ‘siz İzzet Günay mısınız?’ dedi. ‘Şimdi size mektup yazılıyor içeride, söyleyelim yazmasınlar’ dedi arkasından. Ben şaşırmıştım. Karar vermişler beni çağırmaya, beni Asaf Çiğiltepe ile tanıştırdı. Bir dram, bir komedi iki piyes oynanacaktı. Karaağaçlar Altında piyesindeki şerif rolü için beni düşünmüşler. Küçük bir rol, iki satır da lafı var. Oyuncu kadrosu çok iyiydi. Yılmaz Gruda, Fikret Hakan, Erol Keskin var. Yüz lira maaşla başladım. Arkasından Kamp 17 piyesinde oynadım ve kadroya alındım.”
Kırık Plak filminde akça pakça bir şoför aranıyordur Zeki Müren’e. Küçük bir roldür. Osman Seden çağırtır İzzet Günay’ı. 
“Tamam dediler. Yövmiyeli bir rol, günde 150 lira alacağım. Tiyatroda 300 lira maaş alıyordum, dokuz gün çalıştım filmde. Kendimi görebilmek için filme iki kez gittim. Bir çırpıda geçiyordu, çok azdı rolüm. Ayfer Feray ve Belgin Doruk da vardı. Sinemayla ilk tanışmam bu.”
1962 yılında Çifte Nikâh filminde Ayhan Işık’la başa baş bir rol oynar. Bu ikinci filmidir ve komik jönü oynuyordur. 63 yılında da Orhan Günşiray ve Fatma Girik’le Hop Dedik filminde yine komik jönü oynar. 
“Bu iki rol benim çıkışımı hazırlıyor. Varan 1’le ilk başrol geliyor. Arkasından ikinci başrolüm Beni Osman Öldürdü. Osman Seden çağırıyor beni, ‘üç film bizdesin’ diyor. O zaman seçme hakkın yok. Yapımcının çok kuvvetli olduğu yıllar. Birinci sınıf şirketlere oynamak da çok önemliydi. Ben 64 yılında 18 film birden yaptım, bu rekor rakamlardan biridir.” 
1970’li yılların hemen başında sinema krize girip ardından da seks filmleri furyası başlayınca sinemadan uzaklaşır, ara vermek zorunda kalır. 1973 yılında da sahneye çıkar. 
“68’lerde sahne için teklifler geliyordu, kabul etmiyordum. Bizden ilk Efkan Efekan çıktı sahneye. Hatta 71’de Ayhan Işık’la bir film çekiyorduk, bana ‘teklifler geliyormuş, kabul edersen selamı sabahı keserim’ dedi. Bir, bir buçuk sene geçti, ilk Ayhan imzaladı anlaşmayı. 73’ün 22 Haziran’ında, Lunapark Gazinosu’nda sahneye çıktım, Ayhan benden bir ay sonra çıktı. Ben Emel Sayın’ın kadrosundaydım.”
Filmciliğin eski haline dönmeyeceğini, bugün başka türlü bir sinema olacağını düşünüyor İzzet Günay. Geçmişte çok büyük hatalar yapıldığını, alt yapının olmadığını ve bugün televizyonlarda aynı hataların sürdürüldüğünü söylüyor. 
Geçmiş yıllarda yokluk içinde çalışıldığını söylüyor ve ekliyor, “Büyük bir özveriyle çalışıldı. Olanak yoktu, teknik donanım yoktu. Teknisyeninden başoyuncuya kadar herkes görevini iyi şekilde yapmıştır, o ortam içinde. Köprüler altından çok sular geçti. Yeni oyuncular ‘siz sinemanın altın devrini yaşadınız’ diyorlar. Onlara göre öyle. Ben de diyorum ki, ‘sinema böyle yapılır, siz altın devrini yaşıyorsunuz’. Çünkü biz yıldız sisteminin oyuncularıydık. Yıldız sistemi başka türlü çalışıyordu. Önce yıldız sonra rejisör ve senaryoydu. Şimdi bu baş aşağı döndü. Birinci rejisör sonra senaryo ve oyuncu geliyor. Bu sinema için daha doğru bir diziliş.

ORHAN GÜNŞİRAY


YEŞİLÇAM’IN ÇAPKIN JÖNÜ  27 Kasım 2016
Yeşilçam’ın en popüler jönlerindendi Orhan Günşiray. Gençliğini 70’lerde yaşayan bizim kuşak daha çok Yılmaz Güney ya da Cüneyt Arkın’cıydı fakat Orhan Günşiray’ı da bilirdik. Yarın Bizimdir, Mahalleye Gelen Gelin, Fosforlu Cevriye, İkimize Bir Dünya, Vurguncular gibi filmlerini izlemiş, sinema-magazin dergilerinde “çapkınlığına” yönelik çok haberler okumuştuk. Polisiye komedi ve macera filmlerinin gözünü budaktan sakınmayan, korkusuz ve çapkın jönüydü. Filmlerinde çapkın jönü oynayan Orhan Günşiray’ın özel hayatında da çapkınlıklarıyla ilgili çok hikâyeler anlatılırdı. Hayatını dolu dolu yaşamıştı. “Benim gibi yaşayan insan azdır” diyor. Bir eşiyle iki kez olmak üzere 7 kez evlenen Orhan Günşiray’ın 5 çocuğu var. Çocukları çok sevdiğini söylüyor. Çocuklarından biri yakından tanıdığımız sinema ve tiyatro oyuncusu Mahir Günşiray.
Sinema öncesinde uzun süre ticaretle uğraşmış. Eniştesiyle birlikte müteahhitlik yapmışlar. Futbol ve voleybol da oynuyordur o yıllarda. Futbolu Beyoğlu Spor’da oynar, sonra Fenerbahçe’ye gelir. Fakat minisküs olunca mecburen futbolu bırakır. Bu arada 1950 yılında yapılan bir müsabakada “Adalar Erkek Güzeli” seçilir. 1956 yılında babası vefat etmiştir. “Film işi de ondan sonra çıktı. Babam vefat edince uzun süre İstanbul’da kaldım. Eskiden tanıdığım Hasan Kazankaya’yla karşılaştık, sohbet ettik. ‘Benim bir romanım var, onu senaryolaştırdık filme çekeceğiz. Bu filmde sen de oynayacaksın’ diye ısrar etti. Ben şaka gibi kabul ettim o işi. Ondan sonra bir baktım kendimi sette buldum. Filmin adı Lejyon Dönüşü’ydü, Ertem Göreç yönetmişti. Çekimleri çok uzun sürdü. Titiz çalışılıyordu, film falan da karaborsaydı, zor bulunuyordu. Güzel bir filmdi, kadrosu çok iyiydi. Belgin Doruk vardı, Fikret Hakan vardı. Sonra başka teklifler aldım, kabul etmedim. ‘Lanet olsun, bir senede film bitti, canımıza okundu, böyle iş mi olur’ dedim. Sonra 58 senesiydi, Baki Baba vardı Şan Sineması’nın sahibi, iki de Ermeni ortağı vardı, onlar çağırdılar. Faruk Kenç de vardı, bir film yapacaklardı. ‘Ben bu işi yapmayacağım’ dedim, ‘geleceksin’ dedi Faruk ağabey. Onu sinemanın dışından, Büyükada’dan da tanıyordum. Gittik... Nedret Güvenç, Baki Baba’nın küçük bir kızı vardı o falan bir film çektik. Arkadan Acar Film çağırdı, 2-3 filmlik mukavele yaptı. Sonra arkası geldi işte. Sonra Neriman’la (Köksal) oynadığımız Fosforlu Cevriye ile başrole geçmiştim. Fosforlu Cevriye çok tuttu, ondan sonra meşhur oldum tabii. Senede 10-15 film çevirmeye başladık.”
Yıldızı birden parlamış, çok popüler bir jön olmuştur Orhan Günşiray. Film şirketleri, Anadolu’daki işletmeciler Orhan Günşiray’lı filmler istiyordur artık. Bu ün Günşiray’a para da kazandırır.
Oyunculuğun dışında yapımcılık da yapmaya başlar Orhan Günşiray. 1961 yılında Atıf Yılmaz’la birlikte Yerli Film yapım şirketini kurarlar. “Çok güzel bir yazıhanemiz vardı. Eksik olmasın rejisör mimar Duygu Sağıroğlu yapmıştı. İstiklal Caddesi’nde Sivas İş Hanı’nın 3. katındaydı. Filmler beni çok büyük zarara soktu. İşletmecileri takip edemiyoruz. Ben yoğun çalışıyorum, Atıf yoğun çalışıyor. Paraları ödemiyorlar, istedikleri gibi fiyatlandırıyorlar. Bütün bunlar bizi çok yıprattı. Yazıhaneyi kapattık. Sonra ben Günşiray Film’i kurdum. Küçük kızımın adı Aslı’ydı, bir de Aslı Film adıyla film yapmaya başladım. Bu filmlerimden on tanesi çalınmış durumda, kopyaları falan ortada yok. Altı tanesi var, onları da sattım. Sonra Suphi Kaner’in ölümüne çok üzülmüştüm. Çok içki içiyordu, boykot ettiler. Çocuk gitti kahrından intihar etti. Biraz isyankâr konuştum yapımcılara, çok hataları vardı. Filmlerimi işletmecilere aldırmadılar. Böyle sıkıntılı devreler geçirdim.”
Neşeli tipler çizer filmlerinde. Çapkındır, bıçkın ve cesurdur. Çapkın jön, filmlerindeki kadar gerçek yaşamında da çapkınlığıyla ünlenir, magazin dergilerine çok sık haber olur. Hayatı çok renklidir.
“Tabii bir kısım b
eni mutlu eden filmlerde oynadım. Fakat benim istediğim bu değildi tabii. Mesela Allah Cezanı Versin Osman Bey, Dolandırıcılar Şahı, Yarın Bizimdir, Mahalleye Gelen Gelin var, bunlar çok güzel filmler.
70’lerde bir süre sahneye de çıkar Orhan Günşiray. “Sinema durunca seks filmleri yapmaya başladılar. Orada büsbütün canına okundu sinemanın.”
1968 yılında Yeniköy’de Yeniçeri adıyla bir de restaurant açmış Orhan Günşiray. “Reklamları, ilanları şöyleydi: Yeniköy Yeniçeri, Orhan Günşiray’ın Yeri. Her gün doluydu. Müzik vardı, yemeklerimiz ve servis çok iyiydi. Oraya Ayhan Işık da gelirdi eşiyle, Sadri ve Çolpan da gelirdi. Sonra Yeniköy’ün biraz ilerisine Dolce Vita diye bir yer açtım, gazino gibi. Sadri, Çolpan, Ayhan ve eşi oraya da sık gelirlerdi. Ayhan çok ciddiydi, müşteriler var tabii. Sadri durur mu? Müşteriler gittikten sonra kapatırdık kapıları. Ayhan bateriye geçer, eğleniriz, şarkı söyleriz dans ederiz. Dünyada böyle Ayhan gibi bir sanatçı düşünemiyorum. Kendini yalnız mesleğine adamış, mesleği her şeyden önce gelen, başka bir dünyası olmayan bir sanatçıydı. Beni çok severdi. Hem anlatıyorum hem hatıralar gözümün önüne geliyor, üzülüyorum. Kırık Merdiven’i birlikte çektik Ayhan’la. En son gün Kumkapı’da çalıştık, işimiz bitti. Ayhan, ‘iş bitince seni yemeğe götüreceğim’ demişti. İkimiz bindik arabaya, ‘Orhancığım seni nereye götüreyim’ dedi. ‘Çiçek Pasajı’ dedim. ‘Olmaz’ dedi. Neden olmaz? ‘Yahu ben oraya hiç gitmedim, içinden bile geçmedim’ dedi. Her şeye dikkat ederdi Ayhan, her yerde gözükmek istemezdi. Sonunda girdik oturduk Çiçek Pasajı’na. Ayhan Işık’ı gören şaşırıyor, sonra beni görüyorlar. Orası altüst oldu. Sitem ediyorlar Ayhan’a, ‘ağabey sen bizim canımız, ciğerimizsin buralara nasıl gelmezsin’ diye. Göz göze geldik, gözünden yaş süzüldü, hemen topladı kendini. Müthiş bir gece geçirdik.”

DİKENLİ YOL


  20 Kasım 2016
Çetin Öner ve Nezih Tuncay’ın değerli hatıralarına...
1986 yapımı Dikenli Yol, filmi, Hüseyin’in cezaevinden çıktıktan sonra evine gitmek üzere yaptığı otobüs yolculuğu ile başlar. Yolculuk esnasında geri dönüşlerle Hüseyin’in evinden polisler tarafından alınıp götürüldüğünü ve örgüt üyesi bir arkadaşı onun adını verdiği için suçlandığını görürüz. Yolda mola sırasında yemek yerken geriye dönüşle cezaevinde zorla yaptırılan yemek duasını görürüz. Dikenli Yol’da da kahramanın gördüğü şiddet bu tür geriye dönüş sahneleri ile verilir.
Eve geldiği andan itibaren de sık sık izlediğimiz geri dönüşlerle geçmişe yolculuklar yapar Hüseyin; yalnızca cezaevi günlerine değil ailesiyle yaşadığı eski günlere de. “Ölüm korkusuyla iç içe yaşayıp ender kişilerdeniz biz. Her sabah uyanıp bugün de ölmedim anne demenin ne olduğunu o cehennemde yaşamayanlar anlayamaz” diyen Yadigâr, üniversiteden arkadaşıdır Hüseyin’in. Tanıyınca âşık olduğu Yadigâr’ın kardeşi Şükran’la evlenirler. Geçmişle o an iç içe anlatılır filmde. Geçmişe dönüşlerde ağabeyi Aziz’le ve yengesiyle arasının çok iyi olduğunu görürüz; şimdiye döndüğümüzdeyse yengesinin Hüseyin’le konuşmadığını, mesafeli durduğunu.
Hüseyin cezaevindeyken Yadigâr da aranmaya başlanmış, kaçağa düşmüştür. Saklanmak istediği arkadaşları kabul etmediğinden Aziz’den yardım ister. “Ağabey, beni bir an önce dışarıya yollaman lazım, buralarda durucu değilim. Ben Hüseyin gibi değilim, dayanamam içeriye, iki günde cesedim çıkar. ‘Bunu biliyordun de ne diye bulaştın?’ diyeceksin ağabey, haklısın. Gönlümle mi oldu bu işler sanırsın. Bizi bize bırakmadılar ki ağabey. Ya ondan ya bundan dediler; arada kalamazdık tabii. Hüseyin’i de ben bulaştırdım bu işlere. Utanıyorum ağabey sizden ama gidecek yerim yok.” Bu söylenenler üzerine Aziz “Aldırma, buluruz bir çaresini” diye teselli eder Yadigâr’ı. Daha da acısı “Ne istiyor senden?” diye soran karısına Aziz’in verdiği yanıttır: “Yok bir şey canım, kovboyculuk oynuyorlardı hakiki mermilerle, oyun bitti. O kadar.” 
Aziz Yadigâr’ı kaçırmaya çalışırken polisle girdikleri çatışmada vurulur, hayatını kaybeder. Hüseyin’i cezaevinde ziyaret eden yengesi “Ağabey’inin dönmesini beklerken ölüm haberi geldi. Yadigâr vurdu dediler. Bilemedik aslını, araştırmadık da. Ne dedilerse inandık. Sustuk kaldık çaresiz” diye anlatır durumu. 
Bütün olup bitenlerden kendini sorumlu tutan Hüseyin yengesine “Başın darda kalınca ağabeyime git dediydim Yadigâr’a, nereden bilebilirdim ki yenge. Gelme yenge bir daha, bunca yolu tepip gelme buralara. Bir suçlu, bir sebep arıyorsan, benim o suçlu, benim yüzümden tüm bunlar, benim yüzümden” der. 
Şükran’la da ailenin ve Hüseyin’in arasına mesafe girmiştir. Evde kimse kimseyle konuşmuyordur. Yaşanan bu durum en çok evin annesine acı verir. Kocasının ölümünden sorumlu tuttuğu Hüseyin’e ve Yadigâr’ın kardeşi olan Şükran’a soğuk ve mesafeli davranan konuşmayan büyük gelinine, “Daha ne olsun be kızım, ev mi bu? Görmez misin kendi halini? Ya oğlan var mı yok mu belli değil” der ve aralarında şu diyalog yaşanır;
Büyük gelin: Anne ne olur açma bu konuyu.
Anne: Sen büyüksün gelinim, her zaman gösterdin büyüklüğünü. Karışık bir yumağa döndü düzenimiz. Hep birlikte çözelim düğümünü ocağımızın. (Şükran’ı göstererek) Ya bu garibin ne suçu var, gelin mi dul mu belli değil yıllardır.
Büyük gelin: Niyeymiş, nesi dulmuş onun? Önünde sonunda kavuştu işte kocasına. Beğenmiyorlarsa çeker giderler. Onları bağlayan hiçbir şey yok bu evde. Başı bozulan, ocağı sönen benim.”
Şükran: Anlamıyorsun yenge, annem anladı, sen anlamıyorsun. Buradan gitmekle unutmak, acılardan kurtulmak mümkün mü? O, aftan yararlanıp çıktı da kurtuldu mu sanki? Senin affetmediğini bildiği sürece bağışlar mı kendini? Günden güne ezilip yok oluyor yenge, görmüyor musun?
Büyük gelin: Ya biz, biz ezilmedik mi? Bunca yıldır nasıl yaşadık sanıyorsun sen? Bu kahrolası kasabada dul kalmanın, kadın başına koskoca bir evi geçindirmenin ne demek olduğunu bilir misin?
Şükran: Yeter artık yenge. Gerdeğe bile girmeden yıllarca dul kalan benim, senin hiç olmazsa anıların var. Ama gözünü öylesine kin bürümüş ki, farkında bile değilsin. Sözde büyüklük ediyorsun değil mi? Yatağımızı allayıp pullayıp vererek bizi ezdiğini sanıyorsun. Ama bir kez bile örtünmedik daha, bir kere bile.
Ailede bu konuşma sonrası buzların eridiği, yengenin barış ve dostluk elini uzattığı anda Hüseyin eski arkadaşından aldığı iş teklifi nedeniyle Şükran’la evden ayrılacağını söyler.
Ayrılan çifte düğünlerinde takmak üzere eşinin aldığı bileziği veren yenge “Bundan böyle kimsenin yeni acılara katlanmaya mecali yok, biz acıya borcumuzu ödedik. Acılardan bize fazla pay düştü. Ama artık yeter, yeter artık” der.
Aile Hüseyin ve Şükran’ı gözyaşları içinde uğurlar. Bu sahneleri izlerken “Güzel günler var görecek, güzel günler” diyen şarkıyı dinleriz.
Oyunculukların yalın ve başarılı olduğu filmde 12 Eylül belirsiz bir fondur. Cezaevi gerçeğinin yaşattığı acılardır anlatılan. Acıyı yalnız Hüseyin değil ailesi de yaşamıştır.
Yadigâr’ın Aziz’e söylediği ve aldığı yanıt filmin mesajını/duruşunu belirler. Son derece açık ve ideolojik bir mesajdır bu. Devrimciler iyi insanlar da olsa onları hapse ya da aranan, kaçak konumuna düşüren, ölmelerine neden olan devrimcilik kötüdür. ‘Devrimci Yadigâr’ın söylediklerinden şu anlatılır; bu insanların seçimlerini bilinçli yapmadıkları, birileri ‘ya onlardansın ya bizdensin’ demiştir, onlar da o koşullarda ortada kalamayacaklarından birini/devrimciliği seçmiştir. Ağabey Aziz de “Kovboyculuk oynuyorlardı hakiki mermilerle, oyun bitti. O kadar!” diyerek devrimciliğin sonu hüsranla biten bir kovboyculuk oyunu olduğunu, oyun bitince de hata yapıldığının farkına varıldığını vurgular. Oyunu bitirense devletin gücüdür.